Hitit Devleti Medeniyeti

Hitit Devleti Medeniyeti

Hitit Devleti Medeniyeti

Hitit Devleti medeniyeti, Eski Hitit krallığı, başkenti Hattuşaş (modern Boğazköy ), Halys virajında, MÖ 2. binyılın ikinci çeyreğinde Anadolu’nun bölündüğü birkaç eyaletten biriydi . En güzel anıtları, takip eden imparatorluk döneminden kalmadır. Stratejik olarak kayalık bir geçide yerleştirilmiş olan başkent, yüksek bir kale kayasına (Büyükkale) kadar yükselen bir iç muhafazaya sahiptir. İmparatorluk döneminde büyük ölçüde genişleyen dış şehir, dört millik güçlü bir devire sahiptir. Tahkimatlar, Savunma kuleleri ve kiklopik duvar örgüsünden (harçsız büyük düzensiz bloklar) oluşan çift duvarlar, kendisi bir taş apron duvarı ile korunan taş yüzlü bir toprak sur üzerinde durmaktadır. Kapılarının bindirmeli kemerleri, Geç Asur saraylarının heykellerini öngören aslanlar veya sfenksler gibi portal heykellerle çevrelenmiştir. Bir kemerin taş kapı sövesi üzerine oyulmuş, karakteristik olarak Hitit kısa eteği ve konik miğferi giyen bir savaşçının ünlü rölyefidir.

Şehrin başka yerlerinde şu şekilde tanınabilir dört bina vardır: en büyüğü tamamen kazılmış olan tapınaklar. Sütunlu geniş bir avlu ve bir köşesinde küçük bağımsız bir tapınak etrafında planlanmış, çeşitli mağaza odalarıyla çevrili devasa bir yapıdır. Bu özellikler ve ana kutsal alanın izole konumunun Mezopotamya veya Suriye tapınaklarında hiçbir benzerliği yoktur.

Hattusas Hittite Bogazkoy
Hititler Hitit Devleti Medeniyeti Mimarisi Heykeller Kabartmalar

Hitit Devleti Medeniyeti Heykeller

Modern Hitit bilgisi heykel, önce Hattuşa’nın portal heykellerinden, ikincisi ise kaya heykelleri, denilen olağanüstü tapınağı süsleyenler de dahil Yazılıkaya, ilçenin biraz dışında. Burada, kalkerdeki gökyüzüne açılan derin yarıklar kült için bir ortam oluşturuyor, kayanın dikey yüzlerine kabartmalar oyulmuştur. Girintilerden veya odalardan biri, bazıları uygun kült hayvanlarının üzerinde duran veya hiyeroglif bir yazıtla tanımlanan tanrıların bir gösterisiyle süslenmiştir. Bu figürler sadece ortalama bir ustalıkla oyulmuştur ve ikonografinin bir kısmı Hitit kraliyet ailesinin birlikte evlendiği Hurrialılardan ödünç alınmıştır. İkinci veya iç kutsal alandaki figürler ise dinsel coşkudan esinlenen bir sanat eseri ile oyulmuştur. Bir tanrının koruyucu kucağında genç bir kralın (Tudhaliyas IV) figürü, önündeki kayaya büyük bir hançer saplanmasının sembolizminden pek de etkileyici değildir. Anadolu’nun başka yerlerinde bu döneme ait kaya kabartmaları -Sirkeli, Gâvur Kalesi ve Örneğin Fraktin, esas olarak arkeolojik ilgi alanıdır. Çağdaş rölyeflere ve Demir Çağı’na göre oymada daha yetersizler, ki bunlara güzel bir örnek var. Toros Dağları’ndaki İvriz Harabesi, bir bereket tanrısına saygı duruşunda bulunan MÖ 8. yüzyıl yerel bir hükümdarını gösterir .

Hitit Devleti Medeniyeti Mimarisi Heykeller Kabartmalar

İvriz Harabesi gibi anıtlar Hitit tarihinin ilginç bir sonrasını temsil ediyor. Yaklaşık 1190 yılında BC imparatorluk yıkıldı Frigler Anadolu platosunda anavatanlarından sürülen Hititler, ancak 10-8 yüzyıllarda onlar küçük bir parçası yolcular olarak tekrar ortaya gibi şehir-devletleriMilid (modern Arslantepe-Malatya), Samʾal (modern zincirli) ve Karkamış, Toroslar’da veya Kuzey Suriye’de, siyasi otoriteyi yerli Aramiler ve diğer halklarla paylaştıkları yerde. Bu Syro-Hitit döneminde, onların sanatı ve mimarisi melezdi ve Hititlerin sık sık maruz kaldığı Asur’dan ve ayrıca Finike ve Mısır’dan çok etkilenen oldukça aşağı bir karaktere sahipti. Binalarında göze çarpan heykellerduvarların tabanlarını çevreleyen ortostatlar, genellikle kaba, siyah bazalttan garip bir şekilde beyaz kireçtaşı ile dönüşümlü. Sütunlar, kaideleri ve başlıkları taş olan ahşaptan yapılmıştır ve gerçek boyuttan daha büyük yekpare heykeller ortak bir özelliktir. Tahkimatlar hala şehirlerinin önemli bir yönü. Zincirli’dekiler yarım mil çapında yuvarlak bir kasabayı çevreliyor ve ortasında bir saray kompleksi içeren yüksek duvarlı bir kale var. Tüm Suriye sarayları gibi, bunlar da sütunlu bir revak, çatıya bitişik bir merdiven bulunan uzun bir kabul odası ve değişen sayıda emeklilik odasından oluşan bir veya daha fazla bit hilani birimi içerir (bkz. Sanat ve mimari, Suriye-Filistin). Bunların çarpıcı bir örneğiBit hilani olduğunuKaparu Sarayı Khābūr Nehri’nin kaynağına yakın yüksek Ḥalaf. Neredeyse barbarca heykel dizisi, şehrin ağırlıklı olarak Arami olduğunu gösteriyor. onlara rakiplerine göre bir avantaj sağladı. Demir, demirin ortaya çıkmasından önce birçok kültürün kullandığı bronzdan yapılmış eşyalardan daha güçlü bir malzemeydi.

 

Hitit Sanatı ve Mimarisi

Hititler tüccarlardı ve mükemmel metal işleme becerileri geliştirdiler. 1400’lü yıllarda demirden aletler ve silahlar gibi nesneler yapmaya başladılar, bu da onlara rakiplerine göre bir avantaj sağladı. Demir, kendinden önce birçok kültürün kullandığı bronzdan yapılmış eşyalardan daha güçlü bir malzemeydi.

Başkent Hattuşa’nın hemen dışındaki Yazılıkaya’da, doğal kaya oluşumları arasına bariyerler eklenerek yapılan açık hava “odaları” Hitit tanrılarının rölyefleri ile süslüyor. Bu alan, görünüşe göre bir sığınak ve muhtemelen hükümdar hanedanının atalarının anısına bir mezarlık alanıydı. Kamusal yol kenarı kabartmalarının aksine, belki de hanedan ve seçkinlerin küçük bir grubu için özel bir alandı.

Hititler, bıraktıkları az sayıdaki sanatsal kalıntıların nispeten büyük bir bölümünü oluşturan kaya kabartmalarının önemli üreticileriydi. Metalden sanat eserleri yaratmışlar ve bir tür içme kabı olan ritton gibi çanak çömlekler yapmışlardır. Ayrıca değerli taşlardan, basıldığında belgeler için resmi imza görevi gören küçük silindir mühürler oydular. Ancak Hititler taş oymacılığında, özellikle de figürün sağlam bir taş yüzeyden oyulduğu ancak ona bağlı kaldığı kabartma heykellerde çok başarılıydı. Kabartmalar, savaş arabalarında bazı krallar, hayvanlar ve savaşçıların sahnelerini içeriyordu. Hitltlere ait biçok önemli eser günümüzde Ankara’da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi‘nde sergilenmektedir.

Hitit Devleti Medeniyeti Mimarisi Heykeller Kabartmalar

Hititler kalker kayalıklarla çevrili kayalık bir arazide yaşadıkları için, inşa etmek için bol miktarda doğal kaynağa sahipti. Mimarilerinin çoğu kayboldu, ancak geriye kalanlar ağır taş yapılardan oluşan savunma amaçlı mimari. Hattuşaş’ı ve diğer şehirleri çevreleyen, bazıları tünelli, ağır çift duvarlı surlardı. Şehir zamanla genişledikçe, surlar da büyüdü. Hititler her zaman kendilerini savunmaya hazırdılar. Bazı duvarlarda aslan ve sfenkslerin devasa giriş heykellerinin bulunduğu büyük, kemerli kapılar vardı. Hititler, kiklopik duvarcılık adı verilen bir taş işçiliği üslubunu kullandılar, birçok farklı boyutta büyük taşlarla inşa edilmiş ancak harç benzeri bir bağlayıcıyla (kum, çimento ve su karışımı) bir arada tutulmamış yapılar. Hititler, sütunlarla çevrili bir giriş holü olan bit-hilani denilen bir tür saray yapısı yaratmışlardır. İnsanlar salona sütunlarla dizilmiş bir merdivenden çıkarak yaklaştılar. Hititler ayrıca çok sayıda depolama alanı, merkezi avlular ve çevreleyen sütun dizileri ile devasa tapınak yapıları inşa ettiler. Hattuşa’da sadece biri kazılmış olan dört büyük tapınak inşa edildi. Hitit Devleti Medeniyeti.

Efes Antik Kenti

Efes Antik Kenti

Efes Antik Kenti

Efes Antik Kenti, İyonya’nın en önemli kenti olan Efes, Kuruluşu Cilalı Taş Devri MÖ 6000 yıllarına dayanır. MÖ 10. yüzyılda eski Arzawa başkentinin yerine Attik ve İyonyalı Yunan kolonistleri tarafından inşa edilmiştir. Klasik Yunan döneminde İyonya’nın on iki şehrinden biriydi. Şehir, MÖ 129’da Roma Cumhuriyeti‘nin kontrolüne geçtikten sonra gelişti. Günümüz Türkiye’sinin batısındaki Ege Bölgesinde bulanan Efes, Cayster (Küçük Menderes) Nehri’nin güneyinde yer almasından dolayı zengin bir alüvyon toprağa sahip olduğu için verimli bir ovadaydı.

Efes Antik Kenti’nin şöhretinin borçlu olduğu şey kuşkusuz, Antik Dünyanın Yedi Harikasından biri olan yakındaki Artemis Tapınağıydı. Şehir, birçok anıtsal yapı arasında Celsus Kütüphanesi ve 25.000 seyirci alabilen bir tiyatroya sahipti.

Efes Antik Kenti Neolitik dönem

Efes’i çevreleyen alan yakındaki Arvalya ve Cukurici olarak bilinen yapay höyükler tarafından ortaya çıkarıldığı üzere Neolitik Çağ (yaklaşık MÖ 6000) sırasında zaten iskan edilmişti. 1996 yılı içinde Selçuk, Aydın ve Efes yol üçgeninin yaklaşık 100 m kadar güney batısında, mandalina bahçeleri arasında Derbent Çayı’nın kıyısında Çukuriçi Höyük saptanmıştır. Yapılan araştırma ve kazılar sonucu, bu höyükte taş ve bronz baltalar, iğneler, açkılı seramik parçaları, ağırşaklar, obsidyen (volkanik cam) ve sileks (çakmak taşı), deniz kabukluları, öğütme ve perdah aletleri bulunmuştur. Yapılan değerlendirmelerle Çukuriçi Höyük’te Neolitik dönemden Erken Bronz Çağına kadar bir yerleşimin ve yaşamın olduğu saptanmıştır. Aynı tür malzemeler yine Selçuk, Kuşadası yolunun yaklaşık 8. km’de Arvalya Deresi’nin bitişiğinde Gül Hanım tarlasında Arvalya Höyük saptanmıştır. Çukuriçi ve Arvalya (Gül Hanım) höyüklerinde saptanan eserler ile Efes’in yakın çevresinin tarihi böylece Neolitik Döneme kadar ulaşmaktadır.

Helenistik dönem

MÖ 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, MÖ 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise Büyük İskender’in generallerinden Lisimahos tarafından MÖ 300 yıllarında kurulmuştur. Şehir Roma’dan özerk bir şekilde Apameia Kibotos şehri ile ortak para bastırmıştır. Bu şehirler klasik dönemdeki Küçük Asya’da çok parlak yarı özerk davranmaya başlamışlardı. Lisimahos, kenti Miletli Hippodamos’un bulduğu, Izgara Plana göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Efes Antik Kenti Roma dönemi

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes Antik Kenti, Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış, anıtsal yapılarla donatılır. IV. yüzyılda limanın dolmasıyla Efes’te ticaret geriler. İmparator Hadrianus, limanı birkaç kez temizletir. Liman kuzeyden gelen Marnas Çayı ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolar. Efes denizden uzaklaşır. VII. yüzyılda Araplar bu kıyılara saldırır. Bizans döneminde tekrar yer değiştiren ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelen Efes, 1330 yılında Türkler tarafından alınır. Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, XVI. yüzyıldan itibaren giderek küçülmeye başlamıştır. Günümüzde ise bölgede Selçuk ilçesi bulunmaktadır.

Efes ören yerinde, Hadrianus Tapınağı girişindeki frizde Efes’in 3 bin yıllık kuruluş efsanesi şu cümlelerle yer alır, ‘’Atina kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı’nın kahinlerine danışır. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin lacivert sularına yelken açar… Kaystros (Küçük Menderes) Nehri’nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yaban domuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehanet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler…’’

Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes’in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu’nun eski ana tanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültürünün en büyük tapınağı da Efes Antik Kenti’nte yer alır. MÖ VI yüzyılda bilim, sanat ve kültürde Milet ile birlikte en ön sırada yer alan Efes, bilge Herakleitos, rüya tabircisi Artemidoros, şair Callinos ve Hipponaks, gramer bilgini Zenodotos, hekim Soranos ve Rufus gibi ünlü kişileri yetiştirmiştir.

Artemis Tapınağı

Dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı, antik dünyanın mermerden inşa edilmiş ilk tapınağı olup temelleri MÖ VII. yüzyıla kadar gitmektedir. Tanrıça Artemis’e ithafen Lidya kralı Croesus tarafından yaptırılan yapı, Yunan mimar Chersiphron tarafından tasarlanmış ve dönemin en büyük heykeltıraşları Pheidias, Polycleitus, Kresilas ve Phradmon tarafından yapılmış olan bronz heykellerle süslenmişti. Büyüklüğü 130 x 68 metre ve ön cephesi diğer Artemis (Ana Tanrıça) tapınakları gibi batıya dönüktü.

Efes Artemis Tapınaği, Neolitik, Roma, Helenistik Dönem

Tapınak hem bir pazaryeri hem de bir dini müessese olarak kullanılıyordu. Artemis Tapınağı MÖ 21 Temmuz 356’da adını ölümsüzleştirmek isteyen Herostratus adlı bir Yunan tarafından yakıldı. Aynı gece Büyük İskender doğmuştur. Büyük İskender Anadolu’yu fethettiğinde Artemis Tapınağı’nın yeniden yapılması için yardım teklif etmiş fakat reddedilmiştir. Tapınaktan günümüze sadece birkaç mermer blok kalmıştır. Artemis Tapınağı ile ilgili kazı çalışmaları 1863 yılında British Museum’un katkılarıyla arkeolog John Turtle Wood tarafından başlatılmış ve 1869 yılında 6 metre derinlikte, Artemis Tapınağı’nın temellerine ulaşılmıştır.

Celsus Kütüphanesi

Roma dönemi yapılarının en güzellerinden birisi olan yapı hem kütüphane hem de mezar anıtı görevini üstlenmiştir. 106 yılında Efes valisi olan Celsius ölünce, oğlu kütüphaneyi babasının adına mezar anıtı olarak yaptırmıştır. Celsius’un lahdi kütüphanenin batı duvarı altındadır.

Efes Antik Şehri Celsus Kütüphanesi

Meryem Ana Evi

Bülbüldağı’nda İsa’nın annesi Meryem’in son yıllarını Yuhanna ile birlikte geçirdiğine inanılan kilisedir. Hristiyanlar için hac yeridir ve bazı papalar tarafından da ziyaret edilmiştir. Meryem’in burada ölü mezarının da Bülbül Dağı’nda olduğu düşünülmesine karşın Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığı gibi Meryem’in mezarı dönemin Selefkosu’nda bugünün Silifke’sinde olduğu inanılmaktadır.

Yedi Uyurlar (Ashab-ı Kehf)

Bizans döneminde mezar kilisesi haline getirilmiş olan bu yer, Geç Roma imparatorlarından Decius zamanında putperestlerin zulmünden kaçan yedi Hristiyan gencin Panayır Dağı eteklerinde sığındıkları rivayet edilen mağara olduğuna inanılır. Dünya üzerinde ilgili mağaranın kendi sınırları içinde olduğunu iddia eden 33 kent olmasına karşın Hristiyan kaynaklarının çoğuna göre kent Hristiyanlarca kutsal sayılan Efes’tir. Türkiye’de Yedi Uyurlar mağarası olarak en çok bilinen ve ziyaret edilen mağara ise dönemin önemli bir merkezi ve St. Paul’ün doğum yeri olan Tarsus’takidir. Eski ismi Arap kaynaklarında Efsus şeklinde geçen Afşin de bilim adamlarından oluşan bir heyete hazırlattığı rapor ve yerel mahkemede açtıkları keşif davası ile iddiasını arttırmıştır. Türkiye’deki diğer Ashab-ı Kehf ise Lice’dedir.

Efes Antik Kenti’ndeki bu mağaranın üstüne bir kilise yapılmış hali 1927-1928 yılları arasındaki bir kazıda ortaya çıkarılmış, kazı sonucunda 5 ve 6. yüzyıla ait olan mezarlar da bulunmuştur. Yedi Uyurlara ithaf edilmiş yazıtlar hem mezarlarda hem de kilise duvarlarında bulunmaktadır.

Hadrian Tapınağı

İmparator Hadrianus adına, anıt tapınak olarak inşa ettirilmiştir. Korinth düzenlidir ve frizlerinde Efes’in kuruluş efsanesi işlenmiştir.

Hadrian Tapınağı, Efes Antik Şehiri

Domitian Tapınağı

Şehirdeki en büyük yapılardan biri olduğu düşünülen İmparator Domitianus adına yapılmış olan tapınak Traianus Çeşmesi’nin karşısında yer almaktadır. Günümüze yalnızca temelleri ulaşmış olan tapınağın yanlarında sütunların bulundu­ğu belirlenmiştir. Domitianus’un heykelinden kalanlar ise baş ve bir kol kısımlarıdır.

Serapis Tapınağı

Efes’in en ilginç yapılarından biri olan Serapis Tapınağı, Celsus Kütüphanesi’nin hemen arkasındadır. Hristiyanlık döneminde kiliseye dönüştürülen tapınağın Mısırlılarca yapıldığı düşünülmektedir.

Meryem Ana Kilisesi

431 yılında Konsül Toplantısı’nın yapıldığı yer olan Meryem Ana Kilisesi (Konsül Kilisesi), Meryem Ana adına inşa edilmiş ilk kilisedir. Liman Hamamı’nın kuzeyinde yer almaktadır. Hristiyanlık dinindeki ilk Yedi Kilise arasındadır.

St. Jean Bazilikası

Bizans İmparatoru Büyük Iustinianus tarafından yaptırılan ve o dönemin en büyük yapılarından bir olan 6 kubbeli bazilikanın merkezi kısmında, altta, İsa‘nın en sevdiği havarisi St. Jean (Yuhanna)’nın mezarının bulunduğu iddia edilmektedir ancak henüz herhangi bir bulguya rastlanamamıştır. Burada St. Jean adına dikilmiş anıt da bulunmaktadır. Hıristiyanlar için çok önemli kabul edilen bu kilise Ayasuluk Kalesi’nde yer almaktadır ve kuzeyinde hazine binası ve vaftizhane vardır. Efes Antik Kenti görülmesi gereken önemli bir yerdir.

Perge

Perge

Perge Antik Şehri

Pamphylia şehirlerinden biri olan Perge, Antalya’nın 18 km doğusunda, Aksu ilçesi sınırları içinde bulunan, bir zamanlar Pamfilya Bölgesine başkentlik yapmış antik bir kenttir. Şehirdeki akropolisin Tunç Çağı döneminde kurulduğu düşünülmektedir. Helenistik dönem boyunca şehir eski dünya içerisindeki en zengin ve güzel şehirler arasında sayılmaktadır. Ayrıca Yunan matematikçi Pergeli Apollonius’un memleketidir. Lidya ve Pers egemenliğine giren kent, MÖ 334’te Büyük İskender’e teslim oldu. Kentin en parlak dönemi, MS II. ve III. yüzyıllarda Romalılar döneminde olmuştur.

Aziz Paul yolculuğuna başladığında MS 46’da Perge’yi ziyaret ederek burada ilk vaazını verdi için Bizans döneminde Hıristiyanlar için önemli bir şehir haline gelmiştir. Hattuşaş kazılarında 1986 yılında bulunan tunç levha üzerindeki yazıttan Perge kentinin Hitit İmparatorluğu döneminde önemli bir yer tuttuğu anlaşılmaktadır. M.Ö. 1235’den hemen önceye tarihlenen tunç levha Hitit Kralı IV. Tuthaliya, düşmanları ve Vasal Kral Kurunta arasında yapılan anlaşma metnini içermektedir. Perge ile ilgili metin ise: “Parcha (Perge) şehrinin sahip olduğu bölgeyi Kaštarja nehrinin sınırlar. Eğer Hatti Kralı Parha Kentine saldırır silah zoru ile egemenliğine alırsa sözü geçen kent Tarhuntassa kralına bağlanacaktır”. Metinden anlaşıldığı kadarı ile yapılan savaş sonucunda imzalanan bu anlaşmada şehir ve sahip olduğu bölge taraflardan ikisine de kalmamış, bağımsızlığını korumaya devam etmiştir. Yazılış şekli ile Hitit Kralı şehre egemen olacak güce sahip olsa da, Pamfilya’nın güneybatı bölgesine pek ilgi duymadığı varsayımını kabul edebiliriz. Perge, Geç Hitit Döneminde pek önemli bir rol oynamadığı tahmin edilmektedir. Akropolis’in üzerinde küçük bir yerleşim yeri olarak yaşamını sürmüş olmalıdır.

Perge şehir Sikkeri üzerinde şehrin baş tanrıçası Artemis Pergaia her zaman Wanassa Preiis olarak yazılmıştır. Preiis veya Preiia çok büyük bir olasılıkla şehrin adı olmalıdır. Erken Aspendos Sikkerinde şehrin adı “Estwediiys” ve Syllion’da “Selyviis” olarak yazılmıştı. Strabon’un belirttiğine göre Pamfilya diyalekti Helenler için yabancıydı. Side ve Sillyon’da yerli dilde yazılmış yazıtlar ele geçmiştir. Arrian, Anabasis’de şöyle der; ‘’Kymeliler Sideye geldiklerinde kendi dillerini unutmuşlar ve kısa zamanda yerli dili konuşmaya başlamışlardır’’. Sözü edilen dil Sidecedir. Buradan şu sonuca varılabilir, Perge, Syllion ve Aspendos Pamfilya diyalekti ile Helence konuşurken, Side ve çevresinde Sidece etkin bir dil olmaya devam etmiştir ve Sidece luvi dil grubuna ait bir dil olarak kabul edilir.

Büyük İskender’in Perge Antik Şehrine Girişi

M.Ö. 334 yılında Büyük İskender Granikos Savaşını kazanınca Küçük Asya’yı Ahameniş İmparatorluğu yönetiminden kurtarmıştır. Arrian’ın belirtmiş olduğuna göre Pergeliler Büyük İskender ile Pamphylia’ya gelmeden önce Phaselis kentinde bağlantı kurmuşlardır. Makedonya Kralı Ordusunu Trakyalıların Toros üzerinden açmış olduğu yoldan Lykia’dan Pamhylia’ya göndermiş, kendisi yakın komutanları ile kıyı şeridini izleyerek Perge’ye ulaşmıştır. Arrian Perge şehri ile Makedonya ordusu arasında herhangi bir savaştan söz etmediği için, şehir savaşmadan krala kapılarını açmış olmalıdır. Şehir klasik dönemde güçlü bir şehir suru ile korunuyor olmasına karşın, güçlü Makedonya Ordusu ile savaşmak istememiş olmalıydı. Büyük İskender daha sonra Aspendos ve Side’ye doğru ilerlemesine devam eder, Side’ye ulaşınca tekrar Aspendos üzerinden Perge’ye dönmüştür.

Roma Dönemi

M.Ö. 133 yılında Bergama Krallığı III. Attalos’un vasiyeti ile Roma Cumhuriyetine devrolmuştur. Romalılar, Batı Anadolu’da Asia Eyaletini kurmuşlardır. Fakat Pamfilya bu eyaletin sınırları dışında kalmıştır. Şimdiye kadar açıklığa kavuşmayan noktalardan birisi, Bergama Krallığına ait olan Batı Pamfilya bölümünün Asia Eyaleti sınırları içerisine alınıp alınmadığıdır. Belki Pamfilya şehirleri bir süre serbest kalmışlar veya eyalete dahil edilmişlerdi. Bergama Krallığı Batı Pamfilya’yı Kestros’a kadar egemendi. Nehir doğal sınırı oluşturmaktaydı. Romalılar ancak Rodosluların deniz egemenliğinin son bulması ve Kilikya’lı korsanların yok edilmesinden sonra Pamfilya’da söz sabibi olabilmişlerdir. Roma döneminde Perge hakkındaki ilk bilgiyi Cicero’nun Verres’e karşı yazmış olduklarından edinmekteyiz.,

Hadrianus Dönemi

Hadrianus yönetiminde Lykia ve Pamphylia Eyaleti Sanato Eyaleti, Bithynia ve Pontus Eyaleti İmparatorluk Eyaleti olmak şartıyla statüleri değiştirilmiştir. Bu düzenleme yalnızca üç veya dört yıl süren bir zorunlu bir değişiklik olmuştur. Hadrianus dönemine ait en önemli epigrafik kaynak Plancii Ailesine ait ktistes yazıtlarıdır. Plancii sülalesi Roma İmparatorluk devrinde Perge tarihçesi için önemli bir rol oynamaktadır.

Doğu Roma İmparatorluğu Döneminde Perge

Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Piskoposluk düzenlemesinde Pamfilya’da özel bir durum ile Side ilk Piskoposluk merkezi, Perge de ikinci Piskoposluk merkezi olarak açıklanmıştır. Burada yeniden gelenek haline gelmiş iki kent arasındaki rekabet görülmektedir. Kesinlik kazanmayan tek konu hangi şehrin Pamfilya’nın başkenti olduğu konusudur. VII. yüzyılda bölgeye Arap akınları başlamıştır. Geç antik ve Bizans döneminde Perge’ye ait doğrudan bilgiye rastlanmamaktadır. Yalnızca Kilise Meclisi toplantılarının sonuç bildirgelerinden haber sahibi olunabilmektedir. Perge halkı bu tarihler arasında zamanla şehri yavaş yavaş terk etmeye başlamıştır. XVII. yüzyılda gezgin Evliya Çelebi Pamfilya’ya gelmiştir. Evliya Çelebi bu bölgede Tekke Hisarı adlı bir yerleşimden söz etmektedir.

Perge

Tekke Hisarı ile bazı araştırmacılar antik Perge kentinin aynı yerleşim yeri olabileceğini savunmaktadırlar. Perge kentinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda hiçbir Osmanlı buluntusu veya kalıntısına rastlanmamıştır. Günümüzdeki modern yerleşim yeri Aksu kentin yaklaşık 1 km güneyinde yer almaktadır. Bu nedenlerden dolayı Perge’nin çekirdek yerleşimi Bizans döneminden sonra herhangi bir zamanda halkı tarafından terk edilmiş olmalıdır. Pamphylia’nın bir parçası olan Perge antik kenti, günümüze kadar gelen kalıntılarıyla birçok medeniyetin yükselişini ve düşüşünü anlatıyor. Perge Antik Kenti’nin ihtişamını yansıtan sosyal ve kültürel yapılar; nekropol, tiyatro, surlar, stadyum, gymnasion, Roma hamamları, dikdörtgen planlı agora, yüksek kuleler, anıtsal çeşmeler, sütunlu sokaklar, Yunan ve Roma kapılarıdır.

Tiyatro

Cavea (Seyirci oturma yerlerinin bulunduğu alan), Orkestra ve Scene (Sahne) olmak üzere üç ana bölümden oluşur. Cavea ve sahne arasında orkestraya ayrılan alan, yarım daireden biraz geniştir. Bir dönem orkestra alanında yine aynı dönem popüler olan gladyatör ve vahşi hayvan dövüşleri yapılmıştır. 13000 seyirci kapasitelidir. Alt tarafta 19, üstte 23 oturma sırası vardır. Tiyatroda orkestra kısmının korkuluklarla çevrilmiş olması, burada gladyatör oyunlarının da yapıldığını göstermektedir. Fakat Perge tiyatrosunun en ilginç bölümü sahne binasıdır. 5 kapı ile kulise açılan sahne binasını yüzünde tablolar halinde şarap tanrısı Dionysos’un hayatını anlatan rölyefler vardır. Perge tiyatrosunun sahne binasındaki mermer kabartmalar da adeta bir filmin kareleri gibi betimlenmiştir. Sahne binasının yıkılması sonucu bu kabartmalardan birçoğu ağır hasar görmesine rağmen Dionysos’un hayatını anlatan bölümler oldukça anlaşılır durumdadır.

Perge Tiyatro Hadrianus Donemi

Stadyum

Perge Stadyumu antik dünyadan günümüze kalmış en iyi stadyumlardan biridir. İnce uzun dikdörtgen planlı olan yapının ana malzemesi yörenin doğal taşı olan konglomera bloklarından meydana gelmiştir. 234 x 34 metre boyutlarında olup kuzey kısa kenar nalı şeklinde kapalı güneyi ise açıktır. Yapı her iki uzun kenarda 30’ar kapalı kısa kenarda ise 10 adet olmak üzere 70 kemer sübstrüksiyon üzerine oturtulmuş 11 oturma sırasından meydana gelmiştir. Sıraların yüksekliği 0.436 metre genişliği ise 0.630 metredir. En üst kademe 3.7 metre genişliğindeki gezi alanı üzerinde arkalıklı sıralardan meydana gelmiştir. Güney kısa kenarda anıtsal bir ahşap girişin bulunduğu sanılmaktadır. Uzun kenarları taşıyan kemer boşlukları dükkân olarak kullanıldığı, üzerlerindeki dükkân sahibinin adı ve satılan malın cinsinin yazıldığı yazıtlardan anlaşılmaktadır. Stadyumun M.S. I. yüzyılın ikinci yarısında yapılmaya başlandığını söylemek mümkündür. Yaklaşık 12000 kişiliktir.

Agora

Şehrin ticari ve politik merkezidir. Ortadaki avlunun etrafında çepeçevre dükkanlar vardır. Bazı dükkânların tabanı mozaikle kaplıdır. Sırasıyla dükkânlardan biri agoraya, diğeri ise agorayı çevreleyen sokaklara açılır. Arazinin eğimine bağlı olarak güney kanattaki dükkanlar iki katlıdır. Doğu Roma İmparatorluğu döneminde batı giriş dışındaki ana girişler duvarla örülerek kapatılmış, kuzey giriş olasılıkla bir şapel olarak kullanılmıştır. Meydanın ortasında 13,40 metre çapında yuvarlak bir yapısı olan agora 75.92 x 75.90 metre boyutlarındadır.

Helenistik Kapı

Helenistik surun doğuda, batıda ve güneyde olmak üzere üç kapısı vardır. Güneydeki bu kapı, avlulu kapı türüne girmektedir. M.Ö. II. yüzyıla tarihlenen Helenistik kapı, çağın savunma anlayışına dört katlı iki yuvarlak kuleyle korunan ve oval avlulu bir plana sahip anıtsal bir yapıdır. Kapıda üç evrenin varlığı saptanmıştır. M.S. 121 yılında birtakım değişikliklere uğrayarak şeref avlusu haline getirilmiştir. Bu sırada Helenistik duvarların renkli mermerlerle kaplandığı sütunlu bir cephe mimarisi oluşturulduğu, duvarlara açılan nişlere tanrı ve kentin efsanevi kurucularına ait heykellerin konduğu anlaşılmaktadır.

Güney Hamamı

Kentin en iyi korunmuş yapılarından biri olan Güney Hamamı, Pamfilya Bölgesindeki benzerleriyle karşılaştırıldığında büyüklüğü ve anıtsallığı ile dikkat çeker. Soyunma, soğuk banyo, ılık banyo, sıcak banyo, beden hareketleri (palaestra) gibi farklı işlevlere ayrılmış mekanlar yan yana sıralanmış ve hamama gelen kişinin bir mekandan diğerine geçerek hamam kompleksinden yararlanması sağlanmıştır. Bazı mekanların tabanının altındaki ısıtma sistemi günümüzde görülebilir. Perge Güney Hamamı, M.S. I. yüzyıldan V. yüzyıla kadar uzanan farklı evrelere ait inşaat, değişiklik ve ekleme faaliyetlerini yansıtmaktadır.

Perge’deki diğer yapılar, nekropol, surlar, gymnasium, anıtsal çeşme ve kapılardır.

Nemrut Dağı Heykelleri

Nemrut Dağı Heykelleri

Nemrut Dağı Heykelleri ve Kommagene Krallığı

Nemrut Dağı, Küçük Asya’nın arkeolojik hitlerinin arasında yer alan ve aynı zamanda hala birçok sır saklayan bir arkeolojik sit alanıdır. Şimdiye kadar, dağın zirvesindeki yapay setin neyi gizlediğini kesin olarak belirlemek mümkün olmadı. Nemrut Dağı’ndaki devasa heykeller, dini senkretizmin ve Antiochus’un Yunan, Pers ve Ermeni etkilerini birleştiren yeni bir devlet kültünü tanıtma girişiminin mükemmel bir örneğidir.

Nemrut Dağı Heykelleri Tarihi ve Sanat

Türkiye’nin güneydoğusundaki Doğu Toros sıradağlarının en yüksek zirvelerinden birini taçlandıran Nemrut Dağı, Kommagene’nin geç Helenistik Kralı I. Antiochos tarafından (MÖ 69-34) inşa edilen Hierotheseion’dur (tapınak-mezar ve tanrıların evi). İskender’in imparatorluğunun dağılmasından sonra Suriye’nin ve Fırat’ın kuzeyinde kurulan bir krallık olan Kommagene üzerinde hüküm süren I. Antiochus’un (MÖ 69-34) mozolesi, Helenistik dönemin en iddialı yapılarından biridir. Yunan ve Farsça olmak üzere iki efsane dizisi ile izlenebilen panteonunun senkretizmi ve krallarının soyu, bu krallığın kültürünün ikili kökeninin kanıtıdır.

145 m çapında, 50 m yüksekliğindeki taş yonga höyüğünün üç tarafı doğu, batı ve kuzey yönlerinde teraslarla çevrilidir. Doğu ve batı teraslarından iki ayrı antika tören yolu yayılır. Bunların her iki yanında bir çift koruyucu hayvan heykeli, bir aslan ve kartal bulunur. Heykellerin başları, her stelin önünde bir sunak bulunan kaidelere monte edilmiş iki sıra kumtaşı steli barındıran alt kata düşmüştür. Bir sıra, Antiochos’un babası tarafından Pers atalarının, diğerinin ise Makedon atalarının kabartma heykellerini taşıyor. Dikilitaşın arkasındaki yazıtlar, şecere bağlantılarını kaydeder. Doğu terasın doğu tarafında kare bir sunak platformu yer almaktadır. Batı terasında, Nemrut’un özel önemini temsil eden ek bir sıra stel, Antiochos’un bir tanrı ile el sıkışmasını gösteren tokalaşma sahneleri (dexiosis) ve kült alanının yapım tarihini gösterdiğine inanılan aslanlı yıldız falına sahip stel . Kuzey teras uzun, dar ve dikdörtgen şeklindedir ve bir dizi kumtaşı kaideye ev sahipliği yapar. Kuzey terastaki kaidelerin yanında yer alan stellerde kabartma veya yazıt yoktur. Kült alanının yapım tarihini gösterdiğine inanılıyor. Kuzey teras uzun, dar ve dikdörtgen şeklindedir ve bir dizi kumtaşı kaideye ev sahipliği yapar. Kuzey terastaki kaidelerin yanında yer alan stellerde kabartma veya yazıt yoktur.

Nemrut Dağı Heykelleri

Antiochos’un Mezarı

Antiochos I Hierotheseion, Helenistik dönemin en iddialı yapılarından biridir. Karmaşık tasarımı ve muazzam ölçeği, antik dünyada eşi benzeri olmayan bir proje oluşturmak için bir araya geldi. Devasa heykelleri ve ortostatları (steller) inşa etmek için oldukça gelişmiş bir teknoloji kullanıldı ve bunların eşiti bu dönem için başka hiçbir yerde bulunamadı. Yunan ve Farsça olmak üzere iki efsane dizisi ile izlenebilen panteonunun senkretizmi ve krallarının soyu, bu krallığın kültürünün ikili kökeninin kanıtıdır. Kommagene I. Antiochos’un mezarı eşsiz bir sanatsal başarıdır. Nemrut Dağı doğal sit alanının peyzajı, Helenistik dönemin en devasa teşebbüslerinden biridir (kullanılan taş blokların bir kısmı dokuz tona kadar çıkmaktadır). Nemrut Dağ’ın mezarı veya Hierothestion’u, Kommagene krallığının medeniyetine eşsiz tanıklık ediyor. Antiochos, babası Mithridates tarafından Darius’un soyundan ve annesi Laodice tarafından İskender’in soyundan gelen bu anıtta temsil edilmektedir. Bu yarı efsanevi soy hem Doğu’nun hem de Batı’nın güçlerinden bağımsız kalmaya çalışan bir hanedanın hırsını şecere terimleriyle tercüme eder.

Nemrut Dağı Tümülüsü

Nemrut Dağ’daki tümülüs, Karakuş ve Eski Kahta’daki mezarlardan çok orijinal bir panteonun liberal senkretizmi aracılığıyla önemli, tarihi bir dönemi göstermektedir. Zeus’un Oromasdes (İran tanrısı Ahuramazda) ve Herakles’in Artagnes (İran tanrısı Verathragna) ile asimilasyonu, heykel ve kabartmalardaki Yunan, Pers ve Anadolu estetiğinin samimi bir karışımında sanatsal karşılığını bulur.

Nemrut Dağ büyük ölçüde bozulmamış ve onu doğru ve inandırıcı bir şekilde Üstün Evrensel

Değer olarak ifade ediyor. Kommagene’nin önemli kült alanları hala var, yapılar orijinal yapılar ve orijinal ilişkileri hala gözlemlenip algılanabiliyor. Mülkiyet sınırı tümülüs ile doğu, batı ve kuzey teraslarını içermesine rağmen tören yollarının tamamını kapsamamaktadır. Mülkün bütünlüğüne yönelik en büyük tehdit, ciddi mevsimsel ve günlük sıcaklık değişimleri, donma ve çözülme döngüleri, rüzgar, kar birikimi ve güneşe maruz kalma gibi çevresel koşulların neden olduğu maddi hasardır. Ayrıca, bu bölge birinci derece deprem kuşağında yer almakta olup sismik olarak aktif olan Doğu Anadolu Fayı’na çok yakındır. Bu nedenle tümülüs, heykeller ve steller depreme karşı hassastır.

Kral Antiochos, vasiyetini bildirdiği nomos (yazıt) yazılmasını emretti. Nomos, Nemrut Dağı üzerinde hiyerotezin (kutsal alan) yaratılmasının yasal ve tarihi yönleri ve yeni bir dini kültün kurulmasıyla ilgili ayrıntılı bilgiler içerir. Yazıt hem Doğu hem de Batı Terası’nda yer almaktadır ve küçük yazım farklılıklarının yanı sıra aynı ifadelere sahiptir. Antiochus’un yazıtının tonu ve mesajı hakkında genel bir fikir edinmek için yapmanız gereken tek şey şu alıntıyı okumak, ‘’Ölümsüz bir yargının onayladığı şerefler, ona cinlerin ve tüm tanrıların gazabını hem kendisi hem de soyundan gelenler, her türlü cezayla uzlaşmaz bir şekilde kovalayacaktır.”

Nemrut Dağı Heykelleri Kim Tarafından Yapıldı, Tarihi, Sanat, Özellikleri

Nomos’un tüm metni tercüme edildiğinde, türbenin kralının “uzun yılların hayatını” yaşarken inşa edildiği ortaya çıktı. Nomos ayrıca yeni kültün Krallık genelinde, özellikle de Nemrut Dağı’nda kutlanması gerektiğine dair bir talimat içeriyor. Yazıtın metni, Antiochus’un kendisi de dahil olmak üzere, tanrıların onuruna festivallerin nasıl kutlanacağına dair talimatlar da veriyor. Özel olarak belirlenmiş günler, “kralın bedeni” ve taç giyme töreninin doğum günüdür. Antiochus bu iki günü iblislerin ifşalarına adadı.), krallığın başarılı hükümdarlığı sırasında onu yönlendirdi. Bu noktada, eski zamanlarda “iblis” teriminin ikircikli olduğunu ve hem olumlu hem de olumsuz insanüstü varlıkları tanımladığını belirtmekte fayda var; bu anlamda, iblisler genellikle koruyucu ruhlar olarak hizmet ettiler ve Antiochus’un açıkça atıfta bulunduğu rol.

Nemrut Dağı Heykel Kimleri Temsil Ediyor

Nemrut Dağı‘nda anıtsal heykeller oturan figürler grubuna soldan sağa bakıldığında bunlar şunlardı: Kommagene tanrıçası Antiochus, Zeus-Orosmasdes-Ahura Mazda, Apollo-Mithras-Helios-Hermes ve Artagnes-Bahram-Herakles-Ares. Bu tanrıların karmaşık isimlendirmesi, Zerdüştlük ve klasik Yunan panteonunun unsurlarını birleştiren Antiochus tarafından desteklenen dinin senkretik karakterinden kaynaklanmaktadır. Tanrıların heykelleri oturur pozisyonda, devasa tahtlar üzerinde ve ayakları tahtların bacakları arasındaki ayaklıklara dayanır. Heykellerin vücutlarının görece beceriksiz performansı ile kafalarını karakterize eden hassasiyet ve özen arasındaki zıtlığı belirtmekte fayda var. Tanrıların figürleri, yatay olarak düzenlenmiş kireçtaşı blok katmanlarından oluşur.

Anıtsal heykellerin kıyafetleri zorlukla işaretlenmiştir ve detaylardan yoksundur. Erkek figürler oryantal tarzda kostümler giyerler: ayakkabılar, pantolonlar, uzun kollu tunikler ve paltolar; Kommagene tanrıçası ise Chiton ve himation ile Yunan tarzında giyinmiştir. Tanrıçanın saçı ayrıklıdır ve geriye taranır ve başı örgülü haşhaş ve meyve çelengi ile süslenmiştir. Antiochus, Zeus ve Apollon, Zerdüştlükte ritüel amaçlara hizmet eden barom adı verilen dal demetlerini sol ellerinde tutarlar. Herakles, omzunda bir sopayı destekliyor ve Kommagene berekete sahip. Anıtsal heykellerin önünde muhtemelen kült amaçlı bir teras vardı. Boyutları, önemli bir toplantı yapabileceğini gösteriyor. Yanları, her birinin önünde sunaklar bulunan taş kaidelere yerleştirilmiş blok dizileriyle işaretlenmiştir. Doğu Terası’nın kuzey sınırını sınırlayan sıra, Kral Antiochus’un Pers, Ermenistan ve Kommagene atalarını tasvir eden alçak kabartmalarla süslenmiş 15 bloktan oluşuyordu. Öte yandan, güney sırası, atalarının Yunan kökenli tasvirlerinin yer aldığı 17 stelden oluşuyordu.

Batı Terası

Batı Terası’nın görünümü aslında Doğu Terası’nı neredeyse yansıtıyordu. Ayrıca en önemli unsur, her iki tarafta bir kartal ve bir aslandan oluşan bir çift tarafından korunan, oturmuş tanrıların anıtsal figürleri grubuydu. Heykellere yakından bakıldığında, görünümlerinde ve kıyafetlerinde birkaç küçük farklılık görmek mümkündür. Zeus ve Herakles alınlarını kırıştırır ve etkileyici sakalları ile onlara genç bir şekilde tasvir edilen ve özenle traş edilen Apollon ve Antiochus’tan çok daha yaşlı ve asil bir görünüm verir. Ayrıca Batı Terası’nda, Kral Antiochus’un atalarının resimlerinin bulunduğu iki sıra stel vardır. 15 bloktan oluşan güney sırası, Antiochos’un doğu atalarını gösteriyordu. Terasın batı sınırını belirleyen ikinci sıra, kralın atalarını Batı’dan tasvir ediyordu. Terasın kuzey tarafı, Kuzey ve Doğu teraslarına erişim sağlamak için açık kaldı. Ek olarak, Batı Terası’nda, Arsameia yönünden ana geçit yolu ile gelen konuklar için hiyerotezin alanına ana giriş vardı. İkincil tören rotası doğrudan Doğu Terası’na gidiyordu. Batı Terası’ndan Doğu Terası’na giden yol boyunca ek bir Kuzey Terası vardır. Ziyaretçiler yamaçta yatan 42 bitmemiş bloğu görebilirler. Onlara muhtemelen orijinal olarak sabitlendikleri 57 üs eşlik ediyor. Bu bloklar tamamen pürüzsüz olduğundan ve herhangi bir dekorasyona sahip olmadığından, araştırmacılar, hacılar için bir rüzgar siperi görevi gördüklerini varsayma eğilimindedirler.

Ancak Nemrut Dağı’ndaki tümülüsün bulunmasından bu yana araştırmacıları ve amatör astrologları en çok büyüleyenler, Antiokhos’un, atalarının ve tanrıların figürleri değildir. Vücudu on dokuz yıldızla süslenmiş bir aslanı tasvir eden ve büyük olasılıkla Aslan takımyıldızını yansıtan rölyef, dikkatlerini çekti. Aslanın boynuna asılı bir orak, muhtemelen ayı simgelemektedir. Dahası, hayvanın arka tarafında üç yıldız daha görülebiliyor ve bunlar çoğunlukla soldan bakıldığında üç gezegenin bir örneği olarak yorumlanıyor: Mars, Merkür ve Jüpiter. Rölyefte tasvir edilen diyagramın, gökyüzündeki gerçek durumu yansıtabileceği fikri, uzun zamandır ölçülemez bir heyecana neden olmuş ve birçok spekülasyon, tahmin ve yoruma konu olmuştur.

Kullanılan Malzeme

Nemrut Dağı’ndaki anıtlar iki ana tip kaya malzemesi kullanılarak yapılmıştır; bunlardan ilki, önemli miktarda tortul malzeme karışımı içeren piroklastik bir malzemeden oluşan, tufit adı verilen gri-yeşil bir kayaydı. Bunlar, iki ana terasta ataların resimlerinin bulunduğu steller, birkaç küçük heykel ve küçük mimari unsurları içerir. Diğer malzeme ise, ana yapı malzemesi de olan, devasa heykeller ve sunakların oyulduğu çok daha dayanıklı beyaz ve sarı renkli kireçtaşı kayaydı.

İtalyan Sanat Tarihi

İtalyan Sanat Tarihi

İtalyan Sanat Tarihi

İtalyan sanat tarihi denilince akla olağanüstü tablolar, heykeller ve binalar gelir. Dünyanın en ünlü sanat ve mimari eserlerinden bazılarından oluşan İtalyan sanatı, uzun süredir dünya tarihinin odak noktası olmuştur. Kültürel ilerleme ve popüler “çizme” nin değiş tokuşu yüzyıllar boyunca tutarlı kalmış, kültür ve sanatın her alanında anıtsal ve görkemli eserlerin sürekli üretimiyle sonuçlanmıştır. Batı dünyasının önde gelen kültürel, politik ve dini merkezi olan büyük Roma İmparatorluğu olan Apennine yarımadasında ilk uygarlığı oluşturan klasik zamanlardan ve antik insanlardan, Rönesans ve Barok dönemlerinin görkemli dönemleri ve geçen yüzyılın önemli İtalyan avangart akımları, İtalyan sanatı insanlığın en büyük hazinelerinden birini temsil ediyor. Sanatçıları, müzeleri, galerileri ve eğilimleri her zaman entelektüel ve dini akımlarla yakın ilişki içinde olmuş, zamanlarının kavramlarını yansıtmış ve istisnai, tükenmez bir mirası şekillendirmiştir. Hayatın kendisinin bir sanat formu olarak kabul edildiği bir ülke olan İtalya, geleneğinin bolluğunu ve önemini kutlayarak kendi ve dünya kültürünün çeşitliliğine ve zenginleşmesine katkıda bulunmaya devam ediyor.

Roma Ve Etrüsk Sanatı

İtalyan sanat tarihindeki merkezi rol, MÖ 9. yüzyıldan ve Etrüsk sanatlarından başlayarak her zaman Roma tarafından gerçekleşmiştir. Başkent Apennine yarımadasında imparatorluğu inşa etmeye başladığında; bronz figürleri, pişmiş toprak rölyefleri, resimleri ve freskleri gelecek yüzyıllarda izlenecek olan stil ve teknikte standart bir şekilde mevcuttu. Mezar duvarlarında bulunan Etrüsk freskleri, hala bilim adamları tarafından bilinen Roma öncesi figüratif resimlerin en önemli örnekleri olarak kabul ediliyor. Çoğunlukla taş ve minerallerden elde edilen, taze alçı ve doğal renklerden yapılmıştır ve hayvan kılından yapılmış fırçalarla uygulanmıştır. Bu çalışmalar çoğunlukla günlük yaşam manzarasını ve geleneksel mitolojik sahneleri tasvir ediyordu. 4. yüzyılın ortalarında, hacim ve derinliği tasvir etmek için ünlü chiaroscuro tekniği kullanılmaya başlandı.

Roma Etrüsk Sanat, İtalyan Sanat Tarihi

Roma Etrüsk Sanat, İtalyan Sanat Tarihi

Etrüsk , daha sonra MS 1. yüzyılda ortaya çıkan büyük imparatorluğun omurgalarından biri olan Roma mimarisi üzerinde de büyük bir etkiye sahipti . Medeniyetle birlikte kültür ve sanat geldi, Roma dünyanın en gelişmiş şehri oldu. Yapıtlar, evin ve bahçenin her köşesine yerleştirilen evleri ve heykelleri süsleyen duvar resimleri ile zenginliğin ve bolluğun simgesi haline geldi. Romalılar, genellikle Yunan ve Roma mitolojisinden olayları, tarihi günlük sahneleri gösteren mozaiklerle zeminleri süslediler. Doğu sanatından ve dininden, özellikle Bizans imparatorluğundan etkilendi ve başkent Konstantinopolis’te, Roma sanatı Hıristiyan motiflerini birleştirmeye başladı ve duvar resmi, mozaik tavan ve döşeme işlerinin yanı sıra cenaze heykellerinin üretimini geliştirdi.

Trend, İtalya’daki Bizans sanatının, standartlaştırılmış hat sanatı ve hayranlık uyandıran altın ve renk kullanımıyla son derece resmi ve zarif bir dekorasyona dönüşmesiyle Orta Çağ’da da devam etti. Bu noktada İtalya’daki sanat, dış Avrupa ve Doğu akımlarının etkisiyle oldukça bölgeseldi. Diğer bir önemli stil, ortaçağdan Rönesans dönemine geçişi belirleyen Gotik tarzdı. Kilise içindeki dini tartışmalar sırasında, rahiplerin Fransisken tarikatları Katolik Kilisesi’ni temellerine geri getirmek, Gotik mimariyi önce kuzey Avrupa’ya ve sonra güneye İtalya’ya doğru tanıtmak istedi.

İtalya’da Rönesans Dönemi

İtalyan sanat tarihinin kesinlikle en ünlü dönemi olan Rönesans , 13. yüzyılın sonları ile 16. yüzyılın sonları arasındaki döneme damgasını vurdu. Eserlerine manevi bir nitelik kazandırmak ve derin bir dinsel anlamlar uyandırmak isteyen ressam ve heykeltıraşlarla başladı . Aynı zamanda insanları ve doğayı gerçekçi bir şekilde tasvir etmek istediler. Bu aynı zamanda, mimarların Tanrı’nın ihtişamını vurgulamak ve insan ruhunu alçakgönüllülüğe sokmak için devasa katedraller tasarladığı Rönesans mimarisine de yansımıştır.

İtalya Sanat Tarihi Rönesas Dönemi, Sistine Şapeli