tarafından Arthipo | 23 Ekim 2016 | Ünlü Klasik Tablolar
Georges Seurat’ın “Jeune Femme Se Poudrant” eseri
Resim sanatına hafif fırça darbeleriyle ortaya çıkan Noktacılık, yani “Puantilizm” akımını getiren Georges Seurat, 31 yıllık kısa ömrüne rağmen çok değerli işler yarattı. “La Seine a La Grande Jatte” bunlardan biri.
Bahsedeceğimiz “Jeune Femme Se Poudrant” da şekillendirdiği Noktacılık akımı için oldukça önemli bir resim.

Georges Seurat -Young Woman Powdering Herself -kendini pudralayan genç kadın tablosu.
Georges Seurat ve Kendini pudralayan genç kadın
Ressamın ölmeden 1 sene evvel yaptığı resimde gördüğünüz genç kadın, Seurat‘ın herkesten gizli tuttuğu sevgilisi Madeleine Knobloch. Yüzünü pudralarken resmedilen balık etli Madeleine, dönemin ‘güzel kadın’ algısı hakkında ipucu veriyor. Fırçanın nokta nokta vurulmasıyla tamamlanan 95.5 x 79.5 cm ebatlarındaki eser, Londra’daki Courtauld Galerisi‘nde sergileniyor.
Eser, ortadan diklemesine ikiye bölünmüş gibidir. Sağ tarafta yer alan kadın figürü, sağ elinde bir pudra fırçası tutmakta.
Sol elinin parmaklarıyla dayandığı ince bacaklı sehpanın üzerindeki aynaya bakan figür, narsist bir duruş sergiliyor. Kahverengi sehpa ile figürün kolundaki bilezik uyum içinde. Aynanın duvar tarafından yukarı doğru çıkan beyaz çiçekler, muhtemelen yerdeki vazoda duruyor. Çiçekler, resme tazelik hissi veriyor. Bu da süslenen kadın figürünün gençliğini destekliyor.
Jeune Femme Se Poudrant deki detaylar
Göğüslerini büyük ölçüde açıkta bırakan korseli tuvaletiyle modern ve müstehcen bir görüntü veren figürün mavi tonlarındaki odası, çiçeklerin de desteğiyle ilkbahar atmosferi taşıyor. Tam karşımızda iki kanadı açık bir çerçeve görüyoruz. Çerçeve diyorum, çünkü masa üzerinde duran çiçekli bir vazo göründüğü için bu dışarıyı gösteren bir pencere olamaz. Georges Seurat ‘ın mavi ve köpük pembesi rengini bolca kullandığı “Young Woman Powdering Herself” adlı eserinin kenarlarındaki kahverengi çerçeve boşlukları, ressamın sıklıkla yaptığı çerçeve boşluklarıdır.
tarafından Arthipo | 23 Ekim 2016 | Ünlü Modern Tablolar
Georges Seurat’ın “The Eiffel Tower” tablosu
Puantilizm yahut ‘Noktacılık‘ da denilen küçük ve nazik fırça darbeleriyle yapılan resimlerin bir akım haline gelmesi, Georges Seurat sayesinde olmuştur. 31 yıllık kısa ömründe önemli eserler veren Fransız ressamın 1889’da yaptığı “The Eiffel Tower“dan söz edeceğiz.
Georges Seurat ‘La tour Eiffel‘i neden yaptı ?
Ölmeden 1 yıl evvel tamamladığı bu resimdeki mimari eser, Paris’teki meşhur Eyfel Kulesi’dir. Seurat‘ın kuleyi resmetmesinin sebebi, kulenin yapılışıdır. Dünya Fuarı’nın 100. yılı şerefine iki yılda yapılan kule, Gustave Eiffel tarafından tasarlandı.
Maupassant‘ın burun kıvırdığı bu yapıyı ressamımız çok beğenmiş olmalı ki noktalayarak bu işi çıkardı. 24 x 15 cm ebatlarındaki kanvas üzerine yağlıboyayla yapılan resim, Amerika’daki San Francisco Güzel Sanatlar Müzesi‘nde sergileniyor.

Orijinal ismi “La Tour Eiffel” olan resim, küçük ebatlarıyla görkemli, büyüleyici değil, mütevazı ve kişiye özgüymüş hissi veriyor. Sanat tarihinde büyük yer sahibi bu kulenin böylesi objektif gözlerle çizilmiş olması, Georges Seurat‘ın sonuna dek güvendiği aklının ürünüdür.
La tour Eiffel’de kullanılan teknik
Kuleyi karşıdan gören bir noktadan yapılan eserde mavi, kırmızı ve sarı renkleri çoğunlukta. Alt kısımda yeşil rengini de kullanan Georges Seurat‘ın bu resmine yakından baktığımızda hiçbir şey net değildir. Resmi ancak uzaktan baktığımızda net görürüz. Yani bütünlüğü sağlayan uzaklıktır. Bu bağlamda “The Eiffel Tower“in illüzyon olduğunu söyleyebiliriz.
tarafından Arthipo | 22 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Piet Mondrian (1872 – 1944)
“Biçim, ve renk gerçek kullanışlarına ulaştılar: “ plastik” anlatım araçlarından başka bir şey olmayan biçimle renk geçmişte olduğu gibi yapıtta üstünlük kurmuyorlar artık.” // Piet Mondrian
1953 yılında yayınlanan Poética deU’architettura neoplásti ca adlı kitabında Bruno Zevi şöyle yazmaktadır:
“Van Doesburg’un yapıtlarıyla Mondrian’ın yapıtlarını karşılaştırırsak aradaki sınıf ayrılığı hiç şüphe yok hemen anlaşılır. Van Doesburg’daki çabukluk, deney coşkusu, Plastik bir anlatıma varmak amacıyla girişilen tartışma acelecilik her türlü figürasyonu eleyerek kübizmi aşar. Mondrian’da ise sözlerle anlatılama yan yetkinlikleri arayan sanatçının aşırı sabrı vardır. Van Doesburg ressam-eleştirmecidir, yeni anlatılan yollarının araştırıcısıdır.duygularını davranışlarıyla beraber dışa vurduran ilginç bir yaradılıştır. Mondrian ise, ozandır.”
Soyut resim, bugün bir çok ressam için olduğu kadar bir çok resim eleştirmecisi için de resim sanatının özüdür. Resim sana tının ulaştığı en yetkin noktadır. Ve soyut resim son yıllarda ortaya çıkan gelişigüzel bir sanat çabası da değildir. En aşağı elli yıl içinde oluşmuş bir yetkinliktir bu.

The Red Tree. 1908-1910 civarı, Yağlıboya
Soyut resmi en iyi bilenlerin, en iyi anlayanların başında mu hakkak ki Fransız resim eleştirmecisi Michel Seuphor gelir. Seuphor soyut resim akımını günü gününe çok yakından izlemiş, Kandinsky, van Doesburg, Mondrian gibi ressamları bütün yaşantılarıyla tanımıştır. Öteki bütün soyut resim sanatçılarının çalışmalarını da yakından izleyen Seuphor’u bu alanda en ilginç yetkili olarak gördüğümden Mondrian’a ayırdığım bu bölümde kalemi doğrudan doğruya bu resim eleştirmecisine bırakıyorum:
“Piet Mondrian 1872 yılında Hollandanın merkezindeki ‘Amersfoort kentinde dünyaya geldi 1944 yılında New York’ta öl dü. Koyu Calvin’ci bir ailenin çocuğuydu. Öğretmen olan babası oğlunun da öğretmen olmasını istiyordu. Ama bu mesleğe girmek istemeyen Piet halk okullarında resim öğretmenliği yapmak amacı ile iki diploma aldıktan sonra Amsterdam Akademisi’ne girdi.
Piet Modrian’ın Öğrencilik Yılları
(1892). Çok çalışkan bir öğrenciydi. Öğretmenlerine sevdirmişti kendisini. Daha sonra zor bir döneme giren Mondrian çok resim yapıyor, pek satamıyordu resimlerini. Geçimini sağlamak için müzelerdeki tabloların kopyalarını çıkarıyor ya da bilimsel resimler yapıyordu.
Piet Mondrian özellikle Amsterdam dolaylarında resim yapıyor ve sık sık aynı motife dönüyordu: Örneğin; Duivendrecbt Çiftliği’ni aynı görüş açısından bir çok defalar yeniden yapmıştır. 1903 yılına doğru Hollandanın Brabant katolik köylüleri arasında uzunca bir süre kalan Mondrian o dönemde yeni ufuklara yönelmiş gibidir.
“Dinsel sorunlar ressamı çok çekiyordu. Bir kaç yıl sonra kendisinin de üye olacağı Teozofi Derneğinin yayınlandığı kitaplan okuyordu. Mondrian o yıllarda daha çok şurda burda gördüğü evlerin ya da orman ağaçlarının arasındaki manzaraların resimlerini yapıyordu.
1908 yılında Walcheren adasındaki Dombourg’a giden ressamın çalışmaları o yıl baştanbaşa değişikliğe uğradı. Paleti ışıklandı. Daha önce sık sık kullandığı mor yavaş yavaş kaybolarak yerini açık maviye, beyaza, pembelere, altın sarılarına bıraktı.
“Dostları Paris’e gitmesini öğütlediler. HollandalIı ressam Kickert Montparnasse’daki atölyesini bıraktı ona. Mondrian 1911 yılının sonunda Paris’e gitti. Hemen kübizmin etkisinde kalan ressam ünlü Ağaçlar’ını yaptı. Belli bir temin arka arkaya yapılmış soyut görüntüleri olan bu resimler yüzyılımızın resim sanatında tektir.
Neoplastisizm’in öncüsü
Piet Mondrian savaşın patlamasından on beş gün önce Hollanda’ya dönerek hastalanan babasının yanma gitti. Amsterdam’dayken savaş patlayınca ressam ancak barış anlaşmasından sonra Parise dönebildi. Dört buçuk yılını Dombourg’da, Scheveningen’de, Amsterdam’da ve Laren köyünde geçiren Mondrian soyut araştırmalarını sürdürdü. Bunların arasında Deniz temi, Katedrallerin Ön Görünüşleri temi bulunmaktadır. Ve bu araştırmalar 1915 yılında yatay ve düşey çizgilerin düzenliliğine ulaştı. Daha sonraları artı ve eksi dizisi diye adlandırılacak olan bu tablolar Neo-plasticisme’in ya da arık plastikin öncülüğünü yapıyordu.
“Mondrian o yıl tanıştı Théo van Doesburg’la. ki ressam De Stijl (Stil – Üslûp) dergisini kurdular. Derginin ilk sayısı 1917 yılının Ekim ayında çıktı. O dönemde Mondrian az resim yapıyor, daha çok yazı yazıyordu. De StijI’de kendi resim anlayışıyla ilgili uzun denemeler yayınlıyordu. Bunların bazıları karşılıklı konuşma biçimindeydi. Bu denemelerin Doğal gerçek ve soyut gerçek adını taşıyanı Soyut Sanatın temel taşlarından biri olarak kabul edilebilir.

“1919 yılının başında Parise dönen Piet Mondrian yatay-düşey neo-plastik temi üzerindeki düşüncelerini sürdürdü ve ölünceye dek bunları derinleştirdi. Önce tablolarındaki fonlar griydi, sonra ma viye dönüştü. Ama 1922 yılından sonra beyazdan hiç şaşmadı. Renkler arasında daha çok severek kullandığı kırmızıydı. Bu dönemdeki yapıtlarından bazılarında tablonun üçte ikisini kaplayan bir dik dörtgen vardır.

Tablorını Çok Az Görücüye Çıkıyordu
“Ressam tablolarını çok az sergiliyordu. Çok düzenli bir atölyede neo-plastik ilkelere göre sessiz sedasız çalışıyordu. Ressamın yapıtının anlamı o yıllarda memleketinin sınırlarından taşmaya başlamıştı. O dönemde bir ara Léger ile Baumeister Mondrian’ın düşüncelerinin etkisinde kaldılar bir ara. Ressam daha sonraları Ben Nicholson ile Max Bill’i de etkiledi
“1938 yılının Eylülünde savaşın yaklaşmakta olduğunu hisseden Piet Mondrian Paristen Londraya geçti, oradan da 1940 yılının Eylülünde New York’a gitti. Bir çok hayranı vardı New York’ta. Bundan cesaret alarak yeniden çalışmaya koyuldu. Londra’da ya da Pariste başladığı tablolarını orada tamamladı. Yaşantısının son iki yılı maddesel bir rahatlık içinde geçti. Bu rahatlık içi rahatlığını da etkiledi.
“Mondrian bu dönemdeki çalışmalarında siyah rengi attı.. New York City adını taşıyan tablosunda sarı, kırmızı ve mavi çizgiler vardır yalnız. Broadway boogie-woogie tablosunda çizgiler neşeli bir pizzicato‘nun etkisindeymiş gibi küçük dikdört genlere bölünme eğilimini gösterirler. Ressamın tamamlayamadan öldüğü Victory boogie- woogie adlı tablosunda ise kıvanç bir senfoni halinde tamlığa varır. Bu tabloda ölçü ve özgürlük, çekingenlikle coşku yetkin bir birlik kurarlar ama yapıtın bütünün de yatay-düşey neo-plastik veri temel kanun olarak belirir gene de.
“Mondrian’ın önemi yüzyılımızın resminde çok büyüktür. Yalnız en arı, en çıplak soyuta natüralizmin yavaş ve aşamalı gidişiyle değil, aynı zamanda bu gidişin niteliğiyle de önemlidir. Her adım bir insanın tüm varlığıdır. Oluşmasının hiç bir anında nu resim (Mondrian’m tabloları) ilgisiz bırakmaz kişiyi: tam bir sorumluluk taşır ve uzlaşmaya yanaşmaz hiç. Soyutun en çorak zirvelerinde bile resme sıcaklık katan, insanlık duygusu ekleyen, resmi taklit edilemez bir hale getiren bir şey titreşir tablonun gerisinde.’’
Piet Modrian’ın Sanata Bakış Açısı
Gerçek çağdaş sanatçı bir güzellik coşkusunda bi linçli olarak duygulanır, güzelin coşkusunun evrensel olduğuna bilinçli olarak inanır. Kişi doğrudan doğru ya evrensele bağlı olduğundan bu bilinçli benimsemenin tanıtlanmış önermesi soyut plastiktir.
Pizzicato: İtalyanca bir müzik deyimi. Yaylı sazlarda
tarafından Arthipo | 22 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Paul Klee (1879 – 1940)
En sınırlı, sadece ölçüyle belirlenen çizgidir. Paul KLEE
Paul Klee 18 Aralık 1879 tarihinde Bern’de doğdu. Bavyeralı olan babası bu kentin yakınındaki Münchenbuchsee müzik okulun da öğretmendi. Keman çalmayı Paul’a babası öğretti. On sekiz yaşına taştığı zaman annesiyle babası hangi yolu seçeceğini sordular.
“Müziğin bana ihtiyacı yok” dedi Paul. “Müzik mükemmelliğe erişti. Ressam olacağım çünkü resim henüz gerektiği kadar gelişmedi…”
Bunun üzerine ailesi Paul’ü resim eğitimini yapması için Münih’e gönderdiler. Klee güzel Sanatlar Okuluna yazıldı. Bu arada bir konserde tanıştığı Lily Stumpf’a kur yapmaya başladı. Lily çok iyi bir piyanocuydu.
Güzel Sanatlar Okulundaki öğretmeni Stuck yetersiz bir eğiticiydi. Klee resmin gerçeği olduğu gibi tuale aktarmak olmadığını kısa süre içinde anladı. Resim daha büyük, daha gerçek bir şeydi… Münih yılları araştırma ve inceleme yıllarıdır. Genç ressam gelecekteki yapıtlarının temelini burada kurmaya başlamıştır. Klee o yıllarda: “Modelin içine kadar’ girmek istiyorum, kalbine kadar sokulmak istiyorum” diye yazar.
Ama ressam Henila bunu başaracak yetenekte değildir. Evet, birinin kalbine kadar sokulur ama bu Lily’nin kalbidir ki genç 1906 yılında evlenirler. Daha önce Klee İtalya’ya, Paris’e geziler yapmış, müzeleri dolaşmıştır. Ama hiç bir genç ressamla ilişki kurmamıştır.

Paul Klee Little Painting Of Fir Trees Köknar Ağaçları Çizimi 1922
Evlilikten Sonra
Evlendikten sonra Klee yeniden çocukluğunun burjuva çevresine döndü. Geçinebilmeleri için Lily piyano dersleri vermek zorunda kalmıştı. Klee bir yandan resim yaparken bir yandan da çarşıdan alışveriş̧ yapıyor ve mutfak işleriyle uğraşıyordu.
Sıkıntı ve zorluk içinde geçen bu yıllar boyunca birçok başarısızlığı sineye çekmek zorunda kaldı. Ama umutsuzluğa kapılmadı. Çalışmalarını sürdürdü. Her zaman yeni, her zaman sınır sız biçimlerin peşinde koşarak ortaya çıkardı.
Daumier’nin ve Belçikalı James Ensor’un “expressionnisme”ni bu yıllarda inceledi. Münih’te bir galeride sergilenen “İmpressionniste’lerin tabloları onu çok etkiledi. Lautrec’in, Manet’in, Van Gogh’un yapıtları karşısında coşkuya kapıldı. Ama asıl sarsıntıyı bir sergide gördüğü Cezanne’ın sekiz tablosunun karşısında geçirdi. Bu serginin izlenimini Klee şu satırlarla belirtiyordu: “ İşte benim için ustanın ta kendisi. Van Gogh’tan daha çok şey öğretiyor insana Cézanne.”
1911 yılının sonunda Münih’teki ilerici ressamlar Kandinsky’nin ön ayaklığı ile “Mavi Atlı” adı altında bir topluluk kurarak belli bir resim anlayışına doğru yöneldiler. Klee bu dönemde Paris’e giderek Fransız ressamı Robert Delaunay ile ilişki kurmaya karar verdi. Paul Klee’den daha genç olan Delaunay de Kandinsky gibi “non-figuration”un en güçlü temsilcilerinden biriydi. Bu iki ressam Klee’nin sanatında doğrudan doğruya büyük bir etki yarattılar.

Paul Klee Warning Of Ships Gemilerin Uyarısı 1917
Tunus Tatili
Lee 1914 yılında karisiyle beraber Tunus’a gitti. Paskalya tatilini geçiriyorlardı orada. Hayal kuruyordu Klee. Sanatıyla ilgili birçok çıkmazları orada çözümledi. Bu dönemle ilgili olarak da Güzel Sanatlar Okulundaki öğretmeni Stuck yetersiz bir eğiticiydi. Paul Klee resmin gerçeği olduğu gibi tuale aktarmak olmadığını kısa süre içinde anladı. Resim daha büyük, daha gerçek bir şeydi…
Münih yılları araştırma ve inceleme yıllarıdır. Genç ressam gelecekteki yapıtlarının temelini burada kurmaya başlamıştır. Klee o yıllarda: “Modelin içine kadar girmek istiyorum, kalbine kadar sokulmak istiyorum’’ diye yazar.
Ama ressam henüz bunu başaracak yetenekte değildir. Evet, birinin kalbine kadar sokulur ama bu Lily’nin kalbidir iki genç 1906 yılında evlenirler. Daha önce Klee İtalya’ya, Paris’e geziler yapmış, müzeleri dolaşmıştır. Ama hiç bir genç ressamla ilişki kurmamıştır.
Evlendikten sonra Klee yeniden çocukluğunun burjuva çevresine döndü. Geçinebilmeleri için Lily piyano dersleri vermek zorunda kalmıştı. Klee bir yandan resim yaparken bir yandan da çarşıdan alışveriş yapıyor ve mutfak işleriyle uğraşıyordu.
Sıkıntı ve zorluk içinde geçen bu yıllar boyunca birçok başarısızlığı sineye çekmek zorunda kaldı. Ama umutsuzluğa kapılmadı. Çalışmalarını sürdürdü. Her zaman yeni, her zaman sınır sız biçimlerin peşinde koşarak ortaya çıkardı.
Expresyonistler (Dışavurumcular)
Daumier’nin ve Belçikalı James Ensor’un “expressionnisme”ini bu yıllarda inceledi. Münih’te bir galeride sergilenen “impressionniste’’lerin tabloları onu çok etkiledi. Lautrec’in, Manet’in, Van Gogh’un yapıtları karşısında coşkuya kapıldı. Ama asıl sarsıntıyı bir sergide gördüğü Cézanne’in sekiz tablosunun karşısında geçirdi. Bu serginin izleniminiPaul Klee şu satırlarla belirtiyordu: “ İşte benim için ustanın ta kendisi. Van Gogh’tan daha çok şey öğretiyor insana Cézanne.”
3911 yılının sonunda Münih’teki ilerici ressamlar Kandinsky’nin ön ayaklığı ile “ Mavi Atlı” adı altında bir topluluk kurarak belli bir resim anlayışına doğru yöneldiler.Paul Klee bu dönemde Paris’e giderek Fransız ressamı Robert Delaunay ile ilişki kurmaya karar verdi. Klee’den daha genç olan Delaunay de Kandinsky gibi “non-figuration’un en güçlü temsilcilerinden biriydi. Bu iki ressam Paul Klee’nin sanatında doğrudan doğruya büyük bir etki yarattılar.
Paul Klee 1914 yılında karısıyla beraber Tunus’a gitti. Paskalya tatilini geçiriyorlardı orada. Hayal kuruyordu Klee. Sanatıyla ilgili birçok çıkmazları orada çözümledi. Bu dönemle ilgili olarak daha sonra Klee şunları yazacaktır; “Renk benim içimde. Onu yakalamam için aramam gerekli değil. Üstünlük kurmuş̧ üzerimde beni kıskıvrak yakalamış, biliyorum bunu ben… Renkle ben kaynaşmışız. Ressamım.’’
Savaş Yılları
Savaş başlamıştı. Otuz beş yaşında olan Paul savaşa katılmak istemiyordu. Görünen dünya ile gerçekle bir ilgisi yoktur Klee’nin. Tüm soyut bir yapıtın uğrasına dalmıştı Klee. O dönemde ressam şöyle yazar: “Bu savaşı uzun süre içimde taşıdım ben. Onun içindir ki içyapı bakımından savaşın benimle bir ilgisi yok” .
Paul Klee karisiyle birlikte 1915 yılının’ yaz aylarını Bern’de küçük bir evde geçirdi. Birkaç dostu geliyor, müzikle vakit geçiriyorlardı. Bunların arasında ozan Rainer Maria Rilke de vardı ki konçerto arasında ressam dostlarına yaptığı tabloları gösteriyordu. Rilke gerçek yaşamla hiç bir ilgisi olmayan bu soyut sanat karşısında ne diyeceğini şaşırıyordu.
Sonra savaş sona erdi. Walter Gropius 1919 yılında Weims’da Bauhaus’u kurdu. Gropius otuz beş yaşında genç bir mimardı Çağdaş sanat alanında devrim yaratan Bauhaus’da Mimarlık. Heykelcilik, Resim tam bir denge içinde yürütülüyordu. Okulun re sim bölümünün başına Kandinsky ile Klee getirilmişti.

Paul Klee Before The Town Önce Şehir,1915
Savaş Sonrası
Bauhaus her şeyden önce toplumsal bir düşüncenin okuluydu Ve Kandinsky de Klee de herhangi bir “okula” bağlanabilecek kişiler değildi. Zaten öğrenciler de bu iki ressamdan pek büyük bir şey kapamadılar. Onlara karşı çok büyük bir hayranlıkları i ardı, o kadar.
Çalışmalarım fazla devrimci bulan Alman hükümeti okulu kapatınca Münih’ten ayrılan Bauhaus Dessau’ya yerleşti. Klee de oraya gitti. Pedagojik eskizlerini yayınladı- Almanya’da ve İsviçre’de birçok defalar tablolarını sergiledi. Fransaya, İtalya’ya ve Mısır’a geziler yaptı.
1935 yılından sonra Klee’nin hayranları çoğalmaya başladı. Bunların arasında Jean Paulhan, Joe Bousquet, Jean Cocteau, André Malraux gibi ünlü yazarlarla Max Ernst, Joan Miro, Braque, Picasso gibi ressamlar vardı. Ama birkaç eleştiricinin dışında resim eleştirisiyle uğraşanların hiçbiri ilgi göstermiyordu Klee’ye.
1930 yılında Paul Klee New York’taki Modern Sanat Müze’sinde önemli bir sergi açtı. 20. yüzyıl ressamları arasındaki değeri de bu sergide kesinleşti. Tabloları dünyanın en büyük koleksiyonları arasına girdi. Ama burnu büyümedi Klee’nin. Eski yaşamını olduğu gibi sürdürdü.
O sıralarda Bauhaus “nasyonal-sosyalist” yetkililerin tehdididir altında Dessau’dan Berlin’e taşınmıştı. Nazi çizmelerinin sokaklarda çıkardığı sesleri korkunç bir savaş habercisi gibi karşılayan Paul Klee sonsuz bir üzüntü içindeydi. Bunun üzerine ressam kesin olarak İsviçre’ye yerleşmeye karar verdi. 1933 yılının Aralık ayında bir gün bir dostunun kapısını çalarak:
“Almanya’da artık bana yer yok” dedi.
Aynı Klee eskiden: “Almanya’ sız ne olurum ben?” diyordu. Karısının ve dostlarının sevgisi olmasa ressamın büyük bir umutsuzluğa kapılması işten değildi. Ünü gittikçe büyüyordu ama İsviçreliler bu büyük ressamı anlamaktan çok uzaktılar. Öyle ki İsviçre uyrukluğuna girmek için başvuran ressamın bu isteği bile yetkililerce onanmadı.
Üstelik 1937 yılında Naziler Klee’ye “soysuzlaşmış sanat”ın temsilcisi diye yargı giydirdiler ve özel koleksiyonlarda ve müzelerdeki iki yüz tablosuna el koydular.
Paul Klee’nin sağlık durumu çevresindekileri düşündürmeye başlamıştı. Gerçekten de ressam İsviçre’ye geldikten kısa süre sonra “sklerodermi” denilen hastalığa yakalanmıştı. İtalya’nın Ascona kentinde dinlenirken Bracue’la Picasso onu görmeye geldiler. Büyük bir mutluluk duydu bundan Klee. Bir yandan onları bir daha göremeyeceğini sezinlediği için çok üzülüyordu. Ama eski dostu ve sanat alanındaki savaş arkadaşı Kandinsky ile 1937 yılında Bern’de yeniden buluşması daha acıklı oldu. Wassilli Kandinsky Kunsthalle’de bir sergi açmıştı. Klee çok gitmek istiyordu sergi ye ama o gün yatağından kalkamadı. Kandinsky onun evine gitti. Klee zorlukla konuşabiliyordu. Arkadaşı Klee’yi Neuilly’ye çağırdı. Ama ressam başını salladı. Kandinsky’nin gözleri dolu dolu olmuştu. Kucaklaştılar. Klee bir defa daha geleceği sezinlemiş ti: İki arkadaş birbirlerini hiç göremeyeceklerdi artık.
1940 yılında sağlık durumu birdenbire çok ağırlaştı. 8 Haziranda hastaneye kaldırıldı. 29 Haziranda da kalp krizinden öldü. Güncesinden alınan şu satırlar mezar taşının üzerine kazılmıştır:
“Dünya üzerinde ele avuca sığmam ben. Çünkü hem ölülerin hem de henüz doğmayanların arasında yaşıyorum. Yaratmanın kalbine her zamankinden biraz daha yakınım. Ama gene de gerektiği kadar yakın değilim.”
Paul Klee’nin Sanatsal Bakış Akışı
Renk beni yakaladı; artık rengin peşinden koşma gereğini duymuyorum. Her zaman için beni yakaladığını bitiyorum. Bu kutsal dakikanın anlamı işte budur. Renk ile ben kaynaştık, ayrımız gayrımız yok. Ressamım.
Dünya daha korkunç oldukça (şu anda olduğu gibi) sanat da daha soyut oluyor; oysa barış içindeki bir dünyadan gerçekçi bir sanat çıkıyor.
(1915 yılının başlangıcındaki güncesinden)
Sanat görüneni yansıtmaz; görünür kılar.
Çabuklukla hiç bir şey yapılamaz. Yapılan şeyler büyümelidir, yukarı doğru gelişmelidir ve büyük yapıtın zamanı… Aramayı sürdürmeliyiz. Bölümler bulduk ama tümü bulamadık. En büyük güçten yoksunuz çünkü bizi destekleyecek halk yok. Ama biz bir halk arıyoruz. Bunu aramaya burada. Bauhaus’da başladık. İşe burada bir toplulukla başladık ve her birimiz bu topluluğa elindekini verdi.
Fazlası elimizde değil.
Herbert Read Klee Hakkındaki Görüşleri
Klee, zorlama ile yapılan her çeşit çabanın boş olduğu bilincine belki de Goethe’den beri hiç bir sanatçının varamadığı biçimde varmıştı. Yaratmanın temel gidişinin bilincin yüzeyinin altında bulunduğu kanısındaydı. Bu görüş noktasında gerçeküstücülerle beraberdi ama sanat yapıtının otomatik olarak bilinçsizlikten fışkıracağı ilkesini hiç bir zaman benimsemeye yanaşmadı. Sanatın soyut kaynaklarına ve aynı zamanda somut araçlarına verdiği önemle Klee çağımızın en önemli sanatçısıdır bence
tarafından Arthipo | 22 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Amedeo Modigliani (1884 – 1920)
1914 savaşından savaşından öncedeydi insanlar. Montpamasse’de tatlı bir yaşantı için ve bu insanların arasında “resim delisi” genç bir adam yaşıyordu. Bu bir İtalya’ndı. Amedeo Modigliani’ydi adı Söylenmesi zor bir ad olduğundan poz veren modeller de arkadaşları da ona kısaca Modi diyorlardı. Güzel ve yakışıklı bir gençti Modigliani. 1884 yılında İtalya’da doğmuştu. Annesi-babası burjuvaydı. Babasını küçükken yitirdi. On beş yaşındayken öylesine hastalandı ki çevresindekiler artık kurtulamaz dediler. Bu ölüm-kalım günlerinde genç çocuk ateşler içinde yanarken “ressam olacağım” diyor başka bir şey demiyordu. Fırçalardan, renklerden söz ediyordu hep. İstediklerini verdiler. İyileşince fırça, düşmedi elinden hiç.
Önce Floransa Güzel Sanatlar Akademisinde eğitim gördü. Sonra iki yıl Venedik’te kaldı. Bütün eğitimi bu kadarla kaldı. Ama bu kısa zaman içinde de mesleğinin bütün tekniğini benimsedi. O çağda Paris ressamların kentiydi. Avrupa’da eli fırça tutan ne kadar “avant-garde” düşünceli ressam varsa bu kente koşuyordu Modigliani uzun süre kararsızlık içinde bocalamadı. Paritf’e koştu. Montmartre’ın modası gelmişti. Montparnasse parlaklığıyla pırıldıyordu. Modigliani Montparnasse e yerleşti. Ve resim yapmağa başladı.
Hiç kimse tanımıyordu Modi’yi. Ne ustası vardı, ne de bir resim okuluna bağlıydı. Kendi yolunda tek başına yürümek istiyordu. Tıpkı Cezanne gibi. Ve Modi bir bohem yaşantısı içine daldı İnsan gençken başını sokacak bir dam, üstüne giyecek bir şeyler her zaman bulur. Krediyle bile olsa her zaman tuval de bulur boya da… Ama asıl sorun yemek yemekti Hem bu öyle bir sorun ki insanın karşısına günde üç defa çıkıyor. Ama içmek daha kolaydı. Bir masaya yerleşen bir arkadaşı: Modi!” Diye bağırıyor, sonra da garsona sesleniyordu: “Garson, Modi’ye bir pernod ver!”

Jeanne Hebuterne, Amedeo Modigliani’nin Sevgilisi
Modigliani’nin hayatı ve aşkları
Parasızdı Modi. Sefalet içindeydi. Tablo satıcıları Modi’nin yağlı boyaları karşısında omuzlarını silkiyorlardı. Bir desen olunca, eh onu alıyorlardı. Bir kaç frank verip genç adamı soyuyorlardı. Kaygılar içindeydi Modi. Yorgunluktan ayakları tutmuyordu. Kendi değerini biliyordu ama dinletmiyordu sözünü. Çağdaşlarından bambaşka bir dil konuşuyordu sanki. Utrilio, Pieasso gibi ressamlar destekliyorlardı onu, inanıyorlardı ona ama bu ressamların kendileri de hâlâ bir tartışma konusuydu.
1914 yılında Modigliani İngiliz kadın ozan Beatrice Hastings’le tanıştı. Beatrice bu karşılaşmayı şöyle anlatır: “Bir sütçü dükkânında karşı karşıya oturuyorduk. Kim olduğunu bilmiyordum. Çirkin, vahşi, obur buldum onu. Sonra Rotonde kahvehanesinde bir daha karşılaştık. Tıraş olmuştu Sevimliydi. Kasketini çıkardı, gözlerinin içine kadar kıpkırmızı kesildi. Sonra beni tablolarını görmeğe çağırdı. Gittim. Cebinde hep aynı kitap vardı: Lautreamont’un Maldoror’u…”
Amedeo Modigliani’nin kadın serüvenleri arasında en önemlilerinden, en derinlerinden biri budur. İngiliz ozanıyla ateşli bir aşk yaşadı Modi. Birçok tablosunda, birçok deseninde bu kadın vardır. Beatrice Montmartie’de oturuyordu. Ve Modigliani her akşam onu görmeğe gidiyordu. Ünlü Fransız ozanı Max Jacob da çok zaman Beatriee’in evinde kalıyordu. Acıdığı için Max Jacob’u konuk tutuyordu Bir de hırsızlardan korktuğu için. Amadeo’ya “Dedo” diyordu Beatrice. Hırsızlardan korktuğu gibi Dedo’dan da korkuyordu. Çünkü çok zaman sarhoş geliyordu Modi. Elinde de tabancası vardı. Havaya ateş ediyor, kapıyı, pencereyi alaşağı etmeğe kalkışıyordu.
Modigliani’nin alkol tutkusu
Modigliani ile Beatrice’in ilişkileri kesildikten kısa bir süre sonra Arnedeo Zborovvsky’yle tanıştı. Zborowsky Polonyalıydı. Ozandı ve fakirdi- Geçimini şöyle böyle sağlıyor, biriktirebildiği paralarla henüz tanınmamış ressamların tablolarını satın alıyordu. Zborowsky Amedeo Modigliani’ye bir kardeş gibi bağlandı. Modi’ye hayrandı. Ona yardım ediyordu. Modi ortadan kaybolunca onu bir meyhane köşesinde içerken, uyuşturucu madde kullanırken buluyor ve eve götürüyordu
Zaman geçtikçe ressamın yapısında alkol büyük çöküntülerin çıkmasına yol açmıştı. İçmemesi gerekiyordu. Çevresindekiler içmemesi için öğütler veriyorlardı. Bir süre içmiyordu Modi. Ama uzun sürmüyordu bu.
Alkol yüzünden Toulouse-Lautrec görmesini yitirmiş fırçayı doğru dürüst tutamaz olmuştu Ama Modigliani bu yüzden resim yapma gücünü daha da çabuk yitirdi.

Celso Lagar’ın Portresi
Modigliani’nin Son Aşkı
Amedeo Modigliani 1917 yılında Jeanne Hebuteme adında bir kızla tanıştı. Yaşantısının son aşkı olacaktır bu. Jeanne da resim yapıyordu. Bir gün desenlerini Modi’ye göstermeğe gitti. Çok tatlı bir aşk doğdu aralarında Jeanne evini bıraktı, ailesini bıraktı. Ressamın sefil atölyesine yerleşti. Bir anne gibi baktı Modigliani’ye.
Bir süre sonra bir kız çocukları oldu. Artık atölyede pek de bohem yaşantısı yoktu Çünkü seven bir kadın mucizeler yaratır. Böyle bir durumda parasızlık bile kasvetli sefaleti kovmaya yetebilir. Jeanne Modigliani’nin atölyesine gençlik, güzellik bir çocuk çekiciliği getirmişti. Sık sık şuraya buraya, yerleştirdiği bir kaç çiçek yeni bir tazelik veriyordu atölyeye. Eski bekâr düzensizliğinden iz kalmamıştı ortada
Ama neye yarar.Amedeo Modigliani’nin tek bir tablom bile satılmamıştı hâlâ. Kimse anlamıyordu onu. Ressamın ruhu her gün biraz daha zehirleniyordu. Göğsü de gözleri de çökmüştü. Bazen aklı karışıyordu. Bir akşam Max Jacob’un evinde hiç bir nedene dayanmadan yangın çıkartmıştı. Alevlerin yükselişini görmek istiyordu. Belki ondan yapmıştı bunu. 1919 yılında Modi artık her şeyini yitirmişti. Gençliğinin bütün parlaklığıyla Paris’e gelen güzel İtalyan delikanlısından ortada şimdi bir iskelet kalmıştı. Verem yapacağını yapmıştı. Zhorovvsky onu Nice’e gönderebilmek için biraz para topladı. Ama can çekişen bir adama bir kaç haftalık güneş ne yapabilirdi ki?
Nice’ten döndükten kısa bir şiire sonra Modigliani’yi hastaneye kaldırdılar. 1920 yılının Ocak aynıdaydı. Son soluğunu verirken Modi: “İtalia, Cara İtalia!” dedi.

Bronx Banter
Amedeo Modigliani’nin Ölümü
Jeanne Hebuteme gebeydi. Doğum yapması çok yaklaşmıştı. Ertesi günü hastaneye koştu Soran olmamıştı Modigliani’yi. Onun için ressamın ölüsünü otopsi için mermer masanın üzerine koymuşlardı. Jeanne Modi’nin ölüsünün üzerine kapandı. Ama birbirleri için hiç bir şey yapamazlardı artık. O zaman Jeanne sefaletini paylaştığı ressam uğruna bırakıp kaçtığı baba evine döndü. Tavan arasına çıktı Kendini boşluğa bıraktı ve öldü.
Modigliani’yi ortaya çıkaran. 1922 yılında büyük Amerikalı koleksiyoncu Albert C. Bam es oldu. Scutiue’i do aynı adam ortaya çıkardı. Soutine’i çek seven Modigliani ölümünden kısa bir süre önce: Size Soutine’i bırakıyorum” demişti.
Zborovvsky’nin oturduğu yer tablolarla doluyum Amerikalı koleksiyoncu Amedeo Modigliani’nin birçok tablosunu Zborowsky’nin evinden aldı. Kısa süre sonra ressamın çıplaklarından biri bir milyon franka satıldı. Bu tablo Weil galerisinin vitrininde sergilenen ve “ahlâka karşıdır” diye polis tarafından oradan kaldırılan tablolardan biriydi. Bu milyonla Modigliani bohem yaşantısının son iki, üç yılını rahatlık içinde geçirebilir, istediği gibi yer içer, rahat bir yatakta uyurdu. Ama avdık iş işten geçmişti. Ressam ölmüştü. Sadece resimleri canlıydı.