Resim yapayı ben değilim, elimi başka biri tutuyor. Henri ROUSSEAU
Sevimli Henri Rousseau, duyuyorsun bizi seni selamlıyoruz. Delaunay, karısı, Bay Oueval ve ben. Bırak denetlemeden geçsin bavullarımız cennetin kapısından. Fırçalar, boyalar, tualler getirdik sana. Gerçek ışıkta kutsal boş zamanlarını ayırasın diye resmini yapmaya. Yıldızların yüzünün.Tıpkı benim portremi çektiğin gibi.
Apollinaire’in mısralarıdır bunlar. 1912 yılında Henri Rousseau’nun dostları ressamın mezarının başında toplanmışlardı. Apollinaire’in hemen orada çiziktirdiği mısraları heykelci Brancusi ile ressam Ortiz de Zarate Rousseau’nun mezar taşı üzerine kazdılar. Dört yıl sonra Apollinaire’in bir şiir daha yazıyordu Rousseau için;
Küçücük bir kuş Omuzunda bir meleğin,
İkisi de övüyor şarkıyla Sevimli Rousseau’yu.
Hareketleri dünyanın,
Anılar gidiyor gidiyor
Dalgalarda bir vapur gibi
Yerinmeler de denizin dibini boyluyor.
Sevimli Rousseau
Övgündeki
Bu meleksin sen
Bu kuşsun sen.
Ve iki gül ağacı ruhuna tırmanıyordu.
Eğlenceli Bir İnsan
Apollinaire büyük bir ozandı, Rousseau için yazdıkları duygulu övgülerdi. Ama Henri Rousseau sağken Apollinaire’den Picasso’ya, Gauguin’den Braque’a kadar çevresinde ne kadar dost bildiği kişi varsa hepsi onunla doyasıya eğlendiler.
Bir akşam Gauguin Rousseau’nun evine uğramış. Cumhurbaşkanının bir çağrısını vermiş ressama. Çağrıya göre Cumhurbaşkanı Elysee sarayında bir yemek veriyormuş. Çağrıyı alan Rousseau çok sevinmiş. Temiz pak giyinmiş ve saraya gitmiş. Döndüğü zaman da çevresindekilere şu açıklamayı yapmış:
“Cumhurbaşkanı çok nazik davrandı bana. Beni kapıda karşıladı. Bana: “Redingotla geldiğine yazık etmişsin Henri Rousseau. Bak herkes fraklı. Seni içeri alamam. Ama başka defa gel, çok memnun edersin beni” dedi”.
Başka bir gün, “Übü Kral” oyunun ünlü yazarı Alfred Jarry o çağın en ünlü ressamlarından Puvis de Chavannes’ın atölyesini gezmeğe geleceğini Henri Rousseau’ya haber vermiş. Jarry birini bulmuş. Adamın yüzüne takma sakal takma bıyık yapıştırmış. Puvis de Chavannes’a benzetmiş Ve Henri Rousseau adamı atölyesinin kapısında karşılayarak:
Günaydın! Çoktandır seni bekliyordum!” demiş.
Rousseau’ya oynanan oyunlar, yapılan şakalar sayılmayacak kadar çoktur. Dostları tarafından tam anlamıyla “işletilen” bir insandı Rousseau, Gerçekten bu katlar bön müydü acaba? Bu kadar ahmak mıydı? Bu kadar saf mıydı? Ölümünden bu yana elli altı yıl geçti. Ressamın kişiliği üzerine birçok incelemeler yazıldı. Ama bu yönü henüz bir aydınlığa kavuşturulamadı.
Gümrükçü Lakabı
21 Mayıs 1844 tarihinde Laval’da dünyaya gelen Henri Rousseau Paris gümrüğünde memur olarak çalışıyordu. Kırk yaşındayken emekliye ayrılmasını istedi. Bu arada birçok sergilere katılmış, “Übü Kral” yazarı Alfred Jarry ile 1886 yılında Bağımsızlar Salonu sergisinde tanışmıştı. Henri Rousseau’nun kişiliğinde sonsuz bir “işletme” kaynağı bularak ressama “Gümrükçü” adını takan Jarry’dir.
Saksafon ve keman çalan Gümrükçü geçimini sağlamak için resim, diksiyon ve solfej dersleri veriyordu. İlk karısı öldükten sonra 1899 yılında 55 yaşındayken ikinci bir defa evlenmişti. Aynı yıl “Öksüz Bir Rus Ktztn’ın Öcü” adında “beş perdelik bir dram* yazdı Dört yıl sonra ikinci karısı öldü. Daha sonra da Leonie adında bir kadına çılgınca âşık oldu. Leonie 54 yaşındaydı. Rousseau sevgilisini saatlerce yağmurun altında beklermiş. Rousseau Leonie’yi kadının babasından istedi. Ama elli dört yaşındaki sevgilisinin babası kızını ressama vermedi çünkü karşılıksız bir çek sorunu yüzünden Rousseau hapiste yatmıştı. Gerçi suçsuzluğu ortaya çıkmıştı ama artık damgalanmıştı. Üstelik Leonie’nin bahası gülünç tablolar yapan bir ressama kızını veremeyeceğini kesinlikle bildirmişti. Görüldüğü gibi ne kadar olmayacak şey varsa Rousseau’nun başına geliyordu. Ve ressam yaşadığı sürece hep öyle olmuştu.
Portreye Bakış Açısı
Rousseau “portre yapmak” yerine “portre çekmek” deyimini daha çok kullanırdı. Üstelik modellerinin ölçülerini cetvelle alırdı- Apollinaire’in ve sevgilisi ressam Marie Laurencin’in yana yana portresini yaptığı zaman da ozanın yüzünün ölçüsünü cetvelle almıştı. Apollinaire çok “bozulmuştu” buna.
Son yetmiş beş yıl içinde ortaya çıkan bütün “Primitif”ler gibi Rousseau da çağdaş resim üzerinde bir etki yaratmamıştır. Bir arkadaşına Gümrükçü: “Resim yapan ben değilim, elimi başka biri tutuyor” demişti. Çağımızın en ilginç resim eleştirmecilerinden Herbert Read “Çağdaş Resim Tarihi” adlı köklü kitabının önsözünde Rousseau için şunları yazmıştır: “İlke davranışları gibi görünebilecek bazı elemelerin açıklanması gerekir. Çağdaş ressamların büyük saygı ve sevgisini kazanan Henri-Henri Rousseau’yu çağdaş resmin öncüleri arasında saymadım. Çünkü bence Rousseau’nun üslûbunun arılığının ne anlamda olursa olsun “çağdaş” bir niteliği yoktur. Morris Hirshfield İvan Generalic, Joseph Piekett, John Kane, Rouis Vivin, Andre Bauehant, Camilie Bombois gibi çağımızın bütün “arı” ressamları için de durum aynıdır.”
Şu var ki bizler henüz Henri Rousseau gibi bir ressamı eleyebilmek durumunda değiliz. Türkiye’de henüz bir Herbert Read, bir Miehel Seuphor bir Maurice Raynal yetişmemiştir. Daha acısı çağdaş ressamları teker teker tanıtan ilginç ve toplu kitaplar da yayınlanmamıştır.
Resimlerinin Birçoğu Kaybolmuştur
Henri Rousseau’yu çağdaş resim üzerinde büyük bir etkisi olmamıştır ama tablolarının çoğunda büyüleyici bir etki vardır. Tekniğini nasıl elde etmişti, hangi ustalardan esinlenmişti, sanat üzerine derinlemesine bir düşünce yöntemi var mıydı? Bunlar bilinmiyor. Ressamın yaptığı tabloların sayısı da bilinmemektedir. Resimlerinin çoğu anlayışsız kimselerin ellerinde kalmış, kimisi yok edilmiş, kimisi hor kullanılmıştır.
Rousseau sevgilisi Leonie ile evlenemeden öldü. 19l0 yılının Ağustos ayında ressam bacağından yaralandı. Yalan mı doğru mu konuştuğu çok zaman anlaşılamayan Gümrükçü Bitkiler Bahçesinde bir hayvanın kendisini ısırdığını söyledi. Yara kangrene dönüştü ve Rousseau 2 Eylülde 6ö yaşında gözlerini dünyaya kapadı* Dostları ölümünü geç öğrendiler. Cenazesini yedi kişi izledi. Bunların arasında bir tek ressam vardı: Signac. Ama Picasso- dan Delaunay e, Vollard’dan Apollinaire’e kadar o kadar çok dostu vardı ki bunlar ressama yaptıkları bütün “ağır” şakalara karşın Gümrükçü’nün ölümünü zamanında öğrenselerdi hepsi cenaze törenine koşarlardı.
Resim eleştirmecisi Pierre Courthion “Gümrükçü” Rousseau’nun yapıtlarını altı bölümde toplar:
Gümrükçünün ya da yakınları ve tanıdıklarının yaşantısıyla ilgili sahneler: Bunlar ressamın kendi portreleri, törenler, evlenmeler, vaftizler, aile toplantılarıdır (Roıısseaıı’nun kendi tarafından yapılmış portresi, 1888-1890; ‘ Pour feter la bebe Köyde Bir Düğün, 1905; Juniet Bakanın İki Tekerlekli Arabası, 1908).
Paris’ten ve banliyösünden manzara resimleri. Bu tablolarda sokaklarda dolaşan, balık avlayan kişiler de vardır. (Küçük Fassy Köprüsünden Görünüş, 1895; Montsouris Parkında, 1895; Austerlitz Rıhtımında Arabalar, 189C: Alfortville’de İskemle Fabrikası, 1897; İki Yanı Ağaçlı Saint-Cloud Yolu, 1903; Malakoff, 1905; Henri VI Rıhtımının Görünüşü, 1909;
Başka iklimlerden esinlenerek yapılan tablolar: cangıl, yaban hayvanı avları, yaban hayvanları arasında kanlı çarpışmalar (Leoparın Saldırısına Uğrayan Zenci, 1904; Antilobu Parçala- lar (Leoparın Saldırısına Uğrayan Zenci, 1904; Antilobu Parçala- Ağacı Ormanındaki Maymunlar, 1907; Yılan Oynatan Kadın, 190», Başka Bir İklimden Manzara, 1908).
Askerlikle, vatanseverlikle ya da sporla ilgili sahneler (Topçular; Savaş; Cumhuriyet, 1885; Bağımsızlığın Yüzüncü Yıl dönümü, 1892; Futbol Oyuncuları, 1908)-
Simgesel sahneler (Şimdiki Zaman Ve Geçmiş Zaman, 1907; Esin Perisi Ve Ozan, 1909; Düş, 1910).
Kır ve bahçe çiçeklerinden yapılmış buketler.
Maueice Raynal Ressam Hakında Şunları Şöylemiştir:
Portrelerinin, ya da daha çok ısmarlama üzerine yaptığı çiçek buketi resimlerinin yanı sıra hiç geziye çıkmamış olan Rousseau imgeleminden çıkan manzaralar yapıyordu. Olağanüstü bir dünya yaratmıştı kendi kendine. Oraya gittiğine kendini de inandırmıştı. Ve bütün bunları sözlükleri, katalogları, bitki kitaplarım karıştıra karıştıra benimsemişti• Amazonun içerlerine giren bir sanatçı bir gün bana: “Orman öylesine yoğundur ki derinlikten yoksun gibidir” demişti. Başka iklimlerle ilgili olağanüstü tablolarını Gümrükçü bu görüntüleri gözünün önüne getirerek yapmıştır. Sanat alanında bir benzeri yoktur bu tabloların. Rousseau’da perspektif yeni bir özellik kazanıyordu. Gümrükçü perspektife bir Rönesans ressamı gibi tıpı tıpına uyduğunu iddia etmekteydi* Ama bu konu ile ilgili sözleri de gerçek-dışı ve gerçeğe yakın öteki sözlerine benziyordu. Rousseau kendi de farkında olmadan bulmuştu bu yepyeni perspektifi.
Fransızca point ten türemiş olan Pointillisme kelimesinin dilimize aktarılmış hali . Türkçe tam karşılığı: Noktacılık. Bir sanat akımı .
Puantilizm hakkında kısa bilgi
Noktacılık veya puantilizm, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Fransız Neo-empresyonist (yeni izlenimci) ressamlar tarafından yaygın olarak kullanılmış bir resim tekniğidir. Bu teknikle yapılan resimlerde, çok sayıda ufak temel renk noktası, birbiriyle karıştırılmadan bir araya getirilerek izleyicinin gözünde çeşitli ara renklerin illüzyonu oluşturulur.
Puantilizm kelimesi ilk olarak 1880`lerde bu teknikle alay eden sanat eleştirmenleri tarafından kullanılmış olsa da, bugün küçümseme anlamı içermez.
Puantilizm nasıl yapılır ?
Puantilizm, insan gözünün, birbirine yakın duran ufak renk noktalarını birleşik görmesi esasına dayanır. Bu tekniği başarıyla kullanabilmek, renk teorisi konusunda iyi bir eğitim gerektirir. Bu akımın sanatçıları renkleri paletlerinde karıştırmadan direkt tuval üzerinde noktalar halinde uygulamışlardır.
Puantilizm akımının etkileri
Günümüzün televizyon ve bilgisayar ekranlarının çalışma prensibi de aslında puantilisttir, çünkü bu cihazlarda çok sayıda küçük kırmızı, yeşil ve mavi nokta bir araya getirilerek geniş bir renk paleti yaratılır.
Puantilizm akımı sanatçıları ve eserleri
Puantilizm tekniğini başarıyla kullanan ressamlar arasında Georges Seurat, Paul Signac, Camille Pissarro ve Henri-Edmond Crosssayılabilir.
Georges Seurat:
Georges Seurat, Zıt renkleri yan yana noktalar halinde koyarak Noktacılık tekniğini geliştirdi. Paul Signac (1863 – 1935) ile birlikte Pointilism akımınında gelişimini sağladı. Resimlerini küçük noktalar kullanarak mozaik gibi boyadı. Renklerin beynimizde kaynaşacaklarını savunuyordu. Bu tarza sonradan noktacılık dendi. Tüm hatlar kaldırılmış ve düzeni korumak için resim basitleştirilmişti
Noktalama tekniğinin öncüsü Seurat noktaların beynimizde birleşip bütünlük oluşturacağını savunuyordu. Buna rağmen hacimsellik hissi alınamamaktadır
Fransız akademik geleneğine bağlı kalmıştır ve art izlenim, noktacılık tekniğini resimlerinde kullanmıştır. Önemli resimleri arasında; Les Poseuses, The English Channel at Grandcamp (1885), A Corner of the Harbor of Honfleur (1886), Evening, Honfleur (1886) yer almaktadır.
Paul Victor Jules Signac:
Neo-empresyonist Fransız bir ressamdır. Seurat ile beraber puantilist resim stilini geliştiren akımın önemli temsilcileri arasındadır. Önemli resimleri arasında; Pazar, 1889-1890, Félix Fénéon portresi (1890), Avignon Papalık Sarayı (1900), Marsilya Limanı (1905), Kahvaltı (1886-1887), San Tropez Limanı (1901) yer almaktadır.
Paul Signacdan View of Constantinople isimli çalışma
Jacob Abraham Camille Pissarro:
İzlenimci yöntemi ile tanınmış olan Fransız ressamdır. Art izlenimcilik ve İzlenimcilik akımlarına büyük katkılarda bulunmuştur. Bu akımlara vermiş olduğu katkılar ile beraber Signac ve Seurat gibi meslektaşlarına da önemli desteklerde bulunmuştur. Önemli eserleri arasında; Boulevard Montmartre à Paris(1897), Boulevard Montmartre: Mardi Gras(1897), Boulevard Montmartre, morning, cloudy weather(1897), Boulevard Montmartre la nuit(1898) yer almaktadır.
Puantilizm örnekleri
resim noktacılık boyama stili. bu teknikte, saf renkli küçük dokunuşlar, birbirine çok yakın bir şekilde uygulanırlar. uzaktan bakıldığında, bu renk noktaları birbirine karışırlar ve bir palette, birbirine karıştırılmış boyalardan çok daha parlak gözükürler.
Puantilizm ,neo-empresyonist ressamlar georges seurat, camille pissarro ve paul signac denilince akla ilk gelen, parlak renklerin cömertçe kullanıldığı. Sanat yorumcuları tarafından ” renkli konfeti” tekniği olarak adlandırılan sanat akımıdır.
Puantizm ,sözgelimi mavi ve sarı noktalari yan yana koyup bunların uzaktan incelenmesiyle yesili yaratan sanattır. Ciddi bir sabır gerektirdiği söylenir.
Puantilizm’in ortaya çıkışı
Puantilizm’in daha canlı renk arayışı ile ortaya çıktığı söylenir. Örneğin, doğada gayet canlı rengi olan bir portakal, resmedildiğinde o renk yakalanamayınca portakal kabuğu mikroskopla incelenmiş ve portakalın aslında turuncu değil ayrı ayrı sarı ve kırmızı noktacıklardan oluştuğunu görülmüş.
Sonra bu şekilde farklı renkteki noktalarla yapılan resimlerin de renklerinin daha canlı olduğu görülmüş. daha çok ışık alan yere sarı yoğunluk olup koyu yerde kırmızı noktacık yoğun gibi. tabi bu noktacıkların birbiriyle karışmaması birbirinin içine geçmemesi önemlidir.
Puantilizm’in bilimsel yönü
İzlenimcilik görüşlerinin etkisinde kalmış ve onun devamını getirerek yeni izlenimcilik akımını benimsemiş sanat akımının ana noktası renklerin illüzyonudur.
Çok sayıda temel rengi konu alıp çeşitli ara renkleri de barındıran Noktacılık akımı, nokta şeklindeki çeşitli renkleri bir araya toplayarak bütün birleşik bir resim olarak gösterir. Örneğin; mavi ve sarı renkleri yan yana -küçük noktalar ya da kare halinde- sürüldüğünde uzaktan bakan kişi, karışımı yeşil olarak görür. Gözün bu aldanışı renklerin titreşiminden kaynaklanmaktadır. Kısaca diyebiliriz ki; bilimsel metodlarla uygulanan renk karışımı Noktacılık veya Puantilizm akımını oluşturmuştur.
Puantilizm Sanat Akımı Ünlü Ressamlar
Georges Seurat, Paul Signac, Henri-Edmond Cross, Georges Lemmen, Camille Pissarro, Jean Metzinger, Hippolyte Petitjean, René Schützenberger, Robert Delaunay, Maximilien Luce,
Dijital dünya ve puantilizm
Aşağıdaki videoda dijital ortamda puantilist çalışma benzeri bir çalışma örneği anlatılmış.photoshop programında herhangi bir fotoğrafın puantilist eserlere nasıl benzetileceği aşama aşama anlatılmış.
Ben deli değilim, alkoliğim. Maurice Utrillo Post Empresyonist (Art İzlenimci)
Maurice Utrillo Çocukluğu
“Litirillo! Litirillo!”
Çoluk çocuk herkes peşine düşmüştü Utrillo’nun. Hepsi alay ediyordu onunla. “Utrillo!” diye bağırıyorlardı. Gülüyorlardı. Montmartre’da sık sık oluyordu bu. “Litrillo” diyorlardı ona “Litrillo” diyorlardı ona. Çünkü Utrillio çok uyuyordu. Halk arasında litre anlamına litrillo ve litre deyince biraz da şarap geliyordu akla içki geliyordu Kısacası Utrillo o gün gene körkütük sarhoştu. Bütün meyhanelerden boğuluyordu Utrillo. Ama gene de bir yolunu buluyor içiyordu.
“Litrillo! Litrillo!”
Çoluk çocuk peşine düşmüştü Utrillo’nun. Korkunç gerçek dış, bir baskı yapıyorlardı Utrillo’nun üzerinde. Ve Utrillo kötü kotu bakıyordu onlara. Koca koca adamlar da vardı peşine düşenlerin arasında. Çok zaman keçileri kaçırıyordu Utrilla üstüne düşenlerin üzerine atılıyordu. Bir kavga. Bir gürültü. Polisler yetişiyordu olay yerine. Krakola götürüyorlardı Utrillo’yu o zaman Utrillo gözyaşlarını tutamıyor, sarsıla sarsıla, kana kana ağlıyor, basını duvarlara vuruyordu.
“Şeytanım ben” diye bağırıyordu. Utrillo. “Şeytanım ben! Annesine eziyet eden sefil bir sarhoşum ben!”
Olayı duyan annesi hemen karakola koşuyordu. Evine götürüyordu Utrillo’yu.
Maurice Utrillo, Restaurant Bibet at Saint Bernard Post Empresyonist Ressam Arthipo
Utrillo’nun Efsanesi ve Yaşantısı
Daha sonraları ünlü Fransız ozanı ve romancısı Francis Carco “Utrillo’nıın Efsanesi ve Yaşantısı” .adlı bir kitap yayınladı. Külhanbeylerin yaşantısını olduğu kadar ressamların yaşantısını da yankından izleyen Carco Utrillo ile birçok defalar konuşmuş, ressamı incelemişti. Utrillo Francis Carco ya:
“Ben deli değilim, hiç bir zaman da delirmedim” demişti.
“Çok içtiğim için korkunç sinir buhranları geçiriyordum yalnız. Deli miydim diyorsun sen? Doğru değil bu. Deli olsaydım şimdi burada olur muydum?”
Maurice Utrillo, Post Empresyonist Ressam, Park
.
Ama kitap yayınlanınca Utrillo odasına kapandı. Kapısını kilitledi. Her zamandan büyük bir kriz geçirdi. Ressam o gün küçük küçük kâğıtların üzerine şunları yazarak pencereden attı: “Bay Carco benim deli olduğumu söylüyor. Ben deli değilim. Alkoliğim.”
Utrillo’nun Alkolikliği
Deli değildi Utrillo. Alkolikti. Bu yüzden geçiriyordu delirt um krizlerini. Akıl hastalarının bakıldığı kliniklere tam on bir defa girdi çıktı Utrillo. Bir defasında Picpus’teki akıl hastanesine zor kullanılarak kapatıldı Utrillo. Bu hastaneden kaçtı GD dip Modigliani’yi buldu. “Bakalım kim daha fazla içecek” diye iki ressam bahse tutuştular. O geceyi Montparnase’daki meyhanelerde geçirdiler. Meyhanenin birinde ikisi de öylesine sarhoş olmuşlardı ki durmadan bağırıyorlar ve içki kadehlerini kırıyorlardı Polisler Utrillo’yu yakaladılar ve bu defa “tehlikeli deli” damgası vurularak kapatıldı hastaneye Utrillo. Bunun dışında ressam her zaman kendi isteğiyle hastanelere girmiş ve kendini baktırmıştır.
Maurice Utrillo, Post Empresyonist Ressam, Nanterre Sokağı
Neden Utrillo’nun sarhoşluğu, alkolikliği üzerinde böylesine durduğum belki yadırgatabilir okuyucuyu. İçkinin yalnız kişiliği ve yaşantısıyla ilgisi olaydı belki durmazdım bu konunun üzerinde. Ama Utrillo’nun sanatı, yaratıcılığı doğrudan doğruya içkiyle ilgilidir. İçkiyle de değil, “aşırı” içkiciliğiyle, deliliğe götüren alkolik]iğiyle ilgilidir.
1924 yılından sonra Utrillo’nun resimleri çok para etmeğe başlamıştı. Resim satıcıları, resim meraklıları kapışıyorlardı tablolarını, Hele yaşantısının son on yılında akıllı uslu bir insan olmuştu Utrillo. Artık zengindi. Ve tam bir “küçük burjuva” yaşantısı içinde geçiriyordu günlerini.
Maurice Utrillo, Post Empresyonist Ressam, Montmarte Tertre Meydanı
Utrillo’nun “Beyaz Dönemi’
Şimdi geriye dönelim ve özellikle 1908-1914 yılları üzerinde duralım. Bu dönem Utrillo’nun “beyaz dönemi’’dir. En güzel, en şiirli tabloları bu dönemdeki yapıtlarıdır. Utrillo o yıllarda bir •iadeli içkiye bir tablo yapıyordu. İçiyor içiyor yerlere yıkılıyor, fırçalarını eline alıyor resim yapıyor, gene durmadan içiyordu, içki içmek resim yapmanın “bedeli” gibi bir şeydi onun için. Bir cehennem yaşantısı içindeydi Utrillo. İçki içiyor resim yapıyordu. Resim yapıyor içki içiyordu. Bunun dışında değer verdiği bir tek pey vardı: Annesi Suzanne Valadon. Hatta denebilir ki annesine çok zaman içkiden de resimden de çok değer veriyordu.
Suzanne Vaiadon büyük bir ressamdı. Gerçekten büyüktü. 26 Ekim 1883 tarihinde dünyaya getirdiği oğlunun eline fırçaları, boyaları veren kendisiydi. O yıllarda adı Marie Cementine Valadon olan bu kadın çok güzel bir kadındı. Bir cambazhanede akrobatik numaralar yaparken ayağı kırılınca modelliğe başlamıştı. Puvis de Chavannes, Renoir, Toulouse Lautrec gibi bir çok ressamın beğendiği modeldi Suzanne. Sonra modelliği bırakıp resim yapmaya başlamıştı.
Maurice Utrillo, Post Empresyonist Ressam, Le Lapin Agile
Maurice Utrillo’nun Serkeş Arkadaşları
Suzanne Valadon’un resim sanatında kendine göre önemli bir yeri vardır. Bunun yanında aşkları, tutkuları, bohem yaşantısı da çok ilginçtir. Maurice’i dünyaya getirdiği zaman Suzanne on altı yaşındaydı. Suzanne Valadon’un yaşantısını inceleyen birçok Araştırmacıya göre Maurice’in babası Boissy adında bir alkoliktir. Daha sonraları Suzanne, Miguel Utrillo adında bir İspanyol eleştirmecisiyle yakınlık kurmuştu. Bu adam 1890 yılında Maurice’i resmen evlat edindi.
Daha sonra Suzanne, Mousis adında bir adamla karıkoca gibi yaşamaya başladı. Mousis Maurice’i yanında istemiyordu ama Suzanne de oğlundan ayrılmıyordu. Suzanne bu adamla evlendi ama bir kaç yıl sonra boşandı. Oğlu Maurice gece gündüz içiyordu. 1909 yılında Montmartre’da bir meyhanede Andre Utter adında bit ressamla tanışmıştı Maurice. Utter o tarihte Picasso’nıın da yakın arkadaşıydı. Bir gece Utrillo gene körkütük sarhoştu. Utter götürdü onu evine. Suzanne’la bu ressam orada karşılaştılar. Ve o gece Suzanne’la Utter arasında bir yıldırım aşkı doğdu Utter evde kaldı ve bir daha da Suzanne’dan ayrılmadı. Ve böylece korkunç bir üçlü çıktı ortaya: Valadan-Utter-Utrillo üçlüsü. Bu ikçiler yıllarca ve yıllarca burun buruna yaşadı. Utter yeteneksiz bir ressamdı. Ama Suzanne’dan yirmi bir, Utrillo’dan da üç yaş küçüktü. .
Maurice Utrillo, Post Empresyonist Ressam, Le Sacre Kilisesi
Utrillo Tabloların Satılmasıyla Zengin Bir Adama Dönüşüyor
Daha yukarıda da belirttiğim gibi 1924 yılından sonra Utrillo’nun tabloları çok para getirmeğe başlamıştı. Suzanne Valadon’un tabloları zaten satılıyordu. Ana-oğul ikisi de zengin olma yolundaydı. Ama Suzanne yaşlanıyordu. Bir yandan Andre Utter’in aşkını yitirmekten korkuyor, bir yandan da ölmeden önce oğlu Maurice’in evlenerek bir yuva kurup rahata kavuşmasını istiyordu.
Valadon artık zengin hem de ünlüydü. Bir şato satın almıştı. Para su gibi akıyordu. Suzanne ile Utter büyük aşkın sürmesine karşın sık sık kavga ediyorlardı Tabaklar, bardaklar sık sık kırılıyordu, Bohem yaşantısı sürüp gidiyordu. Utrillo içiyor, resim yapıyor, içiyor, resim yapıyordu. Zaman zaman krizleri tutuyor. Mobilyaları, camları kırıyordu. Ve bütün bunlar sürüp giderken ünlü Fransız devlet adamı Edouard Herriot 1928 yılının Temmuz ayında Legion d’honneur nişanı verdi. Bu önemli olaydan sonra “Hiç olmazsa bundan böyle bana deli diyemezler, dedi.
Maurice Utrillo, Post Empresyonist Ressam, Paris Varoşları
Suzanne altmışındaydı. Sağlık bakımından pekiyi hissetmiyordu kendini. O sıralarda Pauwels adında Belçikalı bir bankacıyla karısı Suzanne’nin evine sık sık gelerek Valadon’un, Utrillo’nun yapıtlarını izliyorlardı. Resim meraklısı olan bankacı Suzanne’ın tablolarını satın alıyordu. Bir gün bankacıyla karısı evlerinden ayrıldıktan sonra Utrillo annesine:
“ Bana Bayan Pauwels gibi bir kadın bul…” dedi.
Gerçekte bankacının karısı zavallı Utrillo’ya gizliden gizliye hayranlık duymaktaydı. Bankacı Pauwvels 1982 yılında ölünce Valadon öylesine ustaca bir dolap düzenledi ki en sonunda bankacının güzel dul karısıyla Utrillo birbirlerinin kollarına düştüler. Dul Bayan Pauwels’le Maurice Utrillo 1915 yılında evlendiler. Ve bu olaya bütün sanat çevreleri şaştılar. Utrillo elli iki yaşındaydı. Suzanne Valadon üç yıl sonra öldü.
Utrillo için yeni bir yaşantı başlıyordu. Ve ressam son soluğuna kadar çalıştı. Ama bütün tabloları “beyaz dönenimdeki ustun yapıtlarının birer gölgesinden başka bir şey değildi.
Frank Elgar’ın Maurice Utrillo ile İlgili Düşünceleri
Yapı ustası olarak. Utrillo’nun binaları toprağa sımsıkı oturmuştur, katedralleri göğe doğru cesurca yönelir. Mimar olarak rıhtımları, sokakları, bulvarları şaşmaz bir perspektife göre ufka doğru uzanır. Renk ustası olarak tonlar, değerler ve tablonun havası arasındaki ilişkiler yerli yerindedir. Süt rengi beyazları , düzenli grileri, soluk mavileri, tatlı yeşilleri, parlak kırmızıları, yumuşak siyahları incelemeğe meydan okurlar.
2 Aralık 1859 tarihinde doğan Georges Seurat’nın çevresi küçük burjuvaydı. Dar bir çevreydi bu. Üstelik babası sofuydu. Küçük Georges’u sanata doğru yöneltecek hiç bir etkinin belirtisi yoktu bu çevrede. Georges bir yandan okula giderken bir yandan da evinin yakınındaki bir yerde akşamları desen kurlarını izliyordu. Öğretmeni Justin Lequien adında bir heykelciydi. İyi bir insandı ama öğrencilerine tozlanmış alçıların çizgilerini kopya ettirmekten başka bir şey yapmıyordu. Seurat okulunu bitirince on dokuz yaşında Güzel Sanatlar Okuluna yazıldı.
Seurat, desen okulundaki akşam kurlarında tanıştığı Aman Jeanla beraber büyük ressam Angres’in öğrencilerinden Henrt Lehman’ın derslerini izlediler. Resimle ilgili çok şey bilen Lehman kişilikten yoksun bir ressamdı. Seurat da Aman-Jean da bu kasvetli öğretmenin yanında çok sıkılıyorlardı ki genç de kısa süre sonra Güzel Sanatlar Okulundan ayrıldılar.
Georges Seurat, La Grande Jatte’de Bir Pazar Günü
Georges SEURAT Yeni Bir Arayış İçinde
1879 yılında fırçalarını bir yana bırakıp Brest’de askerliğini yapan Seurat 1880 yılında Paris’te ailesinin evinin yakınında bir atölye kiraladı. Garip bir adamdı Seurat. Aman-Jean’dan başka hiç bir arkadaşı, yakınlık kurduğu hiç kimse yoktu. Ne atölyeleri dolaşıyor, ne de bitmez tükenmez sanat tartışmaları yapılan kahvelere gidiyordu. Hiç bir ustayı benimsememişti. Sanatın çekici ve esrarengiz kapılarından tek başına girmişti içeri.
Bıkmadan usanmadan Chevreul adındaki fizikçinin yapıtlarını okuyordu. Bu yapıtlardan biri “Desen Sanatları Grameri” idi. D.N. Rood adındaki Amerikalının “Test-Book of Color” adındaki kitabı da elinden düşmüyordu. Bir yandan da L’Art dergisinde yayınlanan eleştirmeci David Sutter’in de yazılarını izliyordu.
Bu dönemde yalnız füzenle ve Conté kalemiyle çalışan Seurat ışıklarla gölgeler arasında denge kurmağa savaşıyor, esrar dolu şiirli bir iklimi yansıtıyordu çalışmaları. 1883 yılında Salon’da sergilediği Aman-Jean’ın portresi bu çalışmalar arasındadır.
Georges Seurat, The Maria Honfleur
Puantilizm’in Sanat Akımının Doğuşu
Seurat’nın kuramları fizikçi Chevreul’ün ilkesine dayanıyordu. Chevreul’ün açıklamasına göre ‘’renklerin aynı zamandaki karşıtlığı demek boyanmış objelerin fiziksel kompozisyonlarında ve karşılıklı renklerinin yoğunluğunda beliren bütün değişiklikler” anlamına geliyordu. Georges Seurat’nın renklerin aynı zamandaki karşıtlığı ile tamamlayıcılar kuramı üzerinde yaptığı incelemeleri “ Empresyonizmi” aşmaktaydı. Chevreul’ün açıklamasına karşı olan empresyonistler bir objenin “gerçek” rengine ulaşmanın imkansız olduğunu söylüyorlardı. Çünkü onlara göre bu renk yakın renklerin etkisiyle biçimsizleşiyordu. Seurat bu tanıtlamanın karşısındaydı. Empresyonistler empresyonistlerin yaptığı her şeyi yeni baştan ele alacağını” söylüyordu durmadan ve bu söz de çevresindekileri güldürüyordu.
Georges Seurat, Modeller, Arthipo
Renkler üzerindeki deneylerine temel olarak Seurat şunu alıyordu: Işık yedi renge ayrılıyordu. Bunlar prizmanın ve gökkuşağının renkleriydi. Bu renkleri paletin üzerine yerleştirip karıştırınca Seurat’ya göre atmosferin rengini bulmak mümkündü. Ama renklerin aşırı biçimde karışımı eninde sonunda geriye dönüşeceğinden Seurat temel yedi rengi sayısız noktalar halinde doğrudan doğruya tuvalin üzerine düzenli bir şekilde yerleştirmeği öğütlüyordu. Seurat işte bu yönteme tonların ayırımı adını veriyordu.
Georges Seurat, La Grande Jatte Adası
“Divisionnisme”i (Puantilizm) ortaya çıkarmıştı. Bu konuda “Pointillis” deyimi de aynı anlama gelmektedir, empresyonistler de tuval üzerinde renkleri fırça karıştırıyordu birbirine. Puantilist “Pointilliste’ de ise karışımı doğrudan doğruya göz yapıyordu.
Georges SEURAT’ın İlk Büyük Çalışması
Bu yöntem ve kurala göre çalışan Seurat ilk büyük kompozisyonu Baignade’ı 1883 yılında tamamladı. Bu büyük kompozisyonunu ressam birçok desenler, etütler, poşadlar yaparak hazırladı. Ama tablosunun “ Salon” da sergilenmesini istediği için Pointillis’ini (Puantilizm) aşırılığa vardırmadı çünkü böyle bir şeyin jüri üyelerini ürkütmesinden çekiniyordu. Çabası hiç bir fayda sağlamadı. Baignade, birçok genç ressamın tablolarıyla Salon’a kabul edilmedi.
The Bec Du Hoc Ggrandcamp1885, Georges Seurat Puantilizm
Bunun üzerine atölyelerde ve kahvehanelerde toplanan ressamlar hükümet yetkililerine ve akademik ressamlara karşı birleşmeğe karar verdiler. 15 Mayıs 1884 tarihinde “Bağımsızlar Salonu’’ bu başkaldırma havası içinde kuruldu. Bu topluluk ne jüri üyesi istiyordu, ne de ödül dağıtılmasını. Yeni kuruluşa ilk katılanlar arasında şu ressamlar vardı. Seurat, Odilon Redon, Paul Signac, Hennri-Edmond Cross, Charles Angrand, Albert Dubois Pillet. Bu genç ressamlar tablolarını ilk defa Tuileries’nin avlusunda geçici olarak Posta ve Telgraf Yöneticiliği için yapılan bir barakada sergilediler.
Georges Seurat eserleri ve eleştirmenler
Seurat bu sergiye Baignade ile katılmıştı. Ama resim eleştirmecileri tablonun değerini anlayamadılar. Üstelik alay edenlerin sayısı da küçümsenmeyecek kadar çoktu. Ve bütün bu gürültü patırtı arasında Seurat yirmi bir yaşında bir ressamla yakınlık kurmuştu: Paul Signac. Seurat’nın en zeki ve en anlayışlı öğrencisi işte bu ressam olacaktır.
Georges Seurat eserleri -Köylüler, Les Terrassiers
Ve aralarında Charles Angrand, Henri Edmond Cross ve Dubois Pillet gibi değerli genç ressamların da bulunduğu bir grup bazen Signac’ın evinde, bazan Café d’Orient’da, bazen da Café Marengo’da toplanmaya başladı. Seurat’yı dinliyor ve çok az konuşuyordu. Ama kendinden emin bir görünüşü vardı. Bu da çevresindekileri çok etkiliyordu. Kendi estetiğini zorla kabul ettirmeğe çalışmıyordu. Sadece yapmak istediği şeyi açıklıyordu, o kadar. Bir defasında aralarında şöyle bir konuşma geçti:
Georges Seurat, Asniereste Banyo
Puantilizm Üzerine Seurat ve Arkadaşları Arasında Bir Tartışma
Seurat : Çok küçük fırça tuşlarıyla küçük yüzeyler üzerinde büyük bir renk ve ton çeşidi toplayabiliyorum. Belirli bir uzaklıkta bu noktalar gözde eriyor. Ve bu gözle ilgili karışım herhangi bir karışımdan daha ışıklı bir ahenk yaratıyor.
Signac : Benimsediğiniz kurallar yaratıcı içgüdüde bir çeşit frenleme yapmıyor mu?
Seurat : Hiç ilgisi yok! Bu bir denetleme yoludur özellikle. Daha doğrusu bence böyle…
Cross: Yani bir çeşit kılavuz mu?
Seurat : Evet tamam, bir kılavuz.
Georges Seurat, Asniereste Banyo Arthipo
Seurat’ın bütün yaşamı atölyesinde geçiyordu. Ara sıra Normandiya ’ya da Crotoy’a gidiyor, manzara resimleri yapıyordu. Madeleine Knobloh adında sessiz bir kadın yaşıyordu ressamın yanında. 1889-90 yıllarında yaptığı “Pudra Süren Genç Kadın’ tablosundaki yarı soyunuk kadın Madeleine’dir. Ama bu yıllarda yaptığı tabloların da hiç biri anlaşılmamıştır.
Ama Seurat durmadan çalışıyordu. Renoir’un, Degas’nın, Toulouse Lautrec’in çok sevdiği bir konuya el atmıştı Seurat. Cambazhane. Harekete daha özgür, daha canlı bir dinamizm vermek istiyordu.
1891 yılı. Paris. Kış. Ve korkunç bir grip salgını. Ve bir çok kurban. Seurat bir o minibüste soğuk almıştı. İki gün sonra ateş yükseldi. Sayıklamağa başladı Seurat. Ama başka bir ateş yakıyordu onun içini: Sanatının ateşi. Yorganı bir yana atıp kalkıyordu sanatçı. “Cirque – Cambazhane” adını verdiği son tablosuna doğru koşuyordu. Son fırça darbelerini vuruyordu tuvale…
Georges Seurat, Sirk, Cambazhane
Georges Seurat Ölümü
Ve bir gece bir kanama oldu. Seurat’nın dünyada son gecesiydi bu. Henüz otuz iki yaşındaydı sanatçı.
Seurat geometriciydi, kimyacıydı, felsefeciydi, içine kapanık bir sanatçıydı. Kuramlarım tablolarına yerleştiren tek sanatçıydı. Ama zaten kuramlarının sınırları “Le Cirque” tablosunda kendini belli etmeğe başlamıştı. Işık ve yaşam eksikti bu tabloda. Ama ne olursa olsun Divisionnisme (Puantilizm) resim tarihinin en büyük dönemlerinden biri olarak kalacaktır. Çünkü Seurat’nın bilimsel yönden ele aldığı bu sanat çabası Empreyonizle ile Favizm ve Kübizm arasındaki geçici aşamanın en belirli, en parlak aşamasıdır. Matisse de, Picasso da, Braque da, La Fresnaye da Puantilizmi uygulayacaklardır. Ama Seurat’nın deneylerini yeni baştan ele alan Delaunay daha da ileri giderek biçim-renk araştırmalarında çok büyük aşamalar yapacaktır.
Afiş çalışmaları ve onun dönemine kadar hor görülmekte olan afişin bir sanat olarak değer kazanmasını sağlayan ressamdır.
Resim b ……… gibidir; kokusu duyulur, anlaşılmaz! / Henri de TOULOUSE – LAUTREC
Eylülün sekizi ,bir pazar günü.Boğulacakmış gibi oluyor insan. Hava elektrikli. Fırtına mı kopacak? Sinekler can sıkıcı. Vızıldıyorlar. İkide birde ısırıyorlar onu. Zaman zaman biraz doğrulup sinekleri kovmaya çalışıyor ama artık elini bile oynatacak gücü yok. Yorganı sanki kurşundan. Bütün vücudunu eziyor. “Anneciğim” diyor. “Anneciğim, susadım” diyor.
Gözlerini bir noktaya dikmiş: Lautrec sayıklıyor. Yaş otuz yedi. Arkadaşı Vincent da… Vincent Van Gogh da o yaşta ölmüştü. Raphaël de Watteau da o yaşta ölmüşlerdi.
Yatağının dibinde annesi diz çökmüş, dua ediyor. Uzaklardan gök gürültüleri geliyor. Yatakta can çekişen sakat bir adam var. Annesi Kontes Adèle durmadan dua ediyor. Lautrec bir daha açmamak üzere gözlerini kapadı. Vakit gece yarısıyla sabah arasıdır. ikiyi çeyrek geçiyor. Biraz sonra aile ölüyü beklemeğe başlıyor. Malromé şatosunun üstünde fırtına patlıyor en sonunda. Yağmur oluktan boşanırcasına yağıyor. şimşekler çakıyor..
İşte o zaman duyuluyor silah sesleri, iki şimşek arasında, geceyi delip geçen, fırtınaya meydan okuyan silâh sesleri: aşağıda, sonsuz uykuya çekilen Toulouse-Lautrec’in babası Kont Alphonse, şatonun kulelerinden birinde baykuş avlamaktadır. Müthiş bir yağmur. şimşekler. Yıldırımlar. Kontes Adèle dua ediyor. Yukarıda, kulede, Kont Alphonse durmadan ateş ediyor. Sakat adamın yatağının çevresinde yanan dört mumun ince alevleri titreşerek yükseliyor…
Henri de Toulouse Lautrec ‘in ailesi
Otuz yedi yıl geriye dönelim. Toulouse – Lautrec’lerin oturduğu Albi şatosundayız. 1864 Kasımının yirmi dördüncü günü. Vakit gecedir. Müthiş bir sonbahar fırtınası patlıyor. şimşekler. Yağmur. Gök gürlemesi. Korkunç bir gece Kontes Adèle de Toulouse-Lautrec doğum sancıları içinde kıvranıyor. Daha çocuk doğmadan adını bile bulmuşlar. Henri olacak adı. Kont Alphonse kız istemiyor. “Kız” lâfına bile tahammülü yok. Garip bir adam Kont Alphonse: “Dişi bir hristiyan olmaktansa erkek bir kurbağa olmak daha iyidir” diyor. Çocuğu erkek doğmalı. Albi Kontluğunu tam bir erkek gibi yönetecek bir evlât istiyor. Aşağılık şeylerle uğraşmamalı onun oğlu. Gelmiş geçmiş bütün erkek Toulouse-Lautrec’ler gibi, kendi babası gibi, kendisi gibi oğlu da yalnız avla, atlarla uğraşmalı.
Sevimli çocuk Henri de Toulouse Lautrec
Ama insanların istediği olmaz. Tanrının dediği olur. Zaten Toulouse-Lautrec’lerin bütün armalarında da yazılı olan söz bil değil mi? “Diex lo volt”. Latince bir deyim. “Tanrının dediği olur”. Bir erkek evlât istiyorlar. Ve Kontes Adèle şipşirin bir bebek dünyaya getiriyor. O kadar şirin, o kadar güzel bir çocuk ki Fransızcada “sevimli çocuk” anlamına gelen “Petit Bijou” adını takacaklardır ona…
Küçük Henri’nin geleceği şimdiden bellidir bile. O da ataları gibi bütün yorgunluklara göğüs gerebilecek tam bir erkek, büyük bir avcı olacaktır. Toulouse-Lautrec’ler böyle istiyor. Ama ‘Tanrının dediği olur”. Kader böyle istemiyor. On dört yaşına kadar çok canlı, hareketli, neşeli bir çocuk olan Henri’nin yaşantısı o çağa gelince kökünden değişecektir.
Henri de Toulouse Lautrec sakat kalıyor
Albi şatosunun bir parkesinde sol uyluk kemiği kırılıyor. Bir yıl sonra da annesiyle beraber gittiği Barèges’de bir çukura düşüyor. Bu defa da öteki bacağı kırılıyor. Kemikler iyi kaynamıyor. Bu çifte kazadan sonra “Petit Bijou” yaşantısının sonuna kadar sakat kalacaktır. Çok zaman Toulouse-Lautrec için cüce demişlerdir ama doğru değildir çünkü büyük ressam I metre 52 santim boyundaydı.
Toulouse Lautrec ‘in sanata başlaması
Geçirdiği kazalardan sonra sevimli ve güzel çocukta yavaş yavaş bir değişikliktir baş gösterdi. Gün geçtikçe çirkinleşti. Gözleri zayıfladı. Dudakları şişmeye başladı. Vücudu çöktü, büzüldü, ‘biçimini yitirdi. Aylarca yatakta yatmak zorunda kaldı. Hareketi, yaşamayı seven bir çocuk için bundan kahredici bir şey mi olur? Henri bunun da kolayını buldu. Hareketsizliğe meydan okudu. Hareketi kıskıvrak yakaladı. Nasıl mı? Resim yaparak. Artık herkes ona modellik yapıyordu. Çevresindeki insanların, ömrü boyunca seveceği atların hareketlerini büyük bir ustalıkla ya kalıyor ve kağıda geçiriyordu. Eğilimini, yeteneğini, yaşama ne denini bulmuştu. Ressam olacaktı.
Bu haliyle babası Kont Alphonse için “gereksiz bir yaratık” tan başka bir şey olmayan Henri on yedi yaşına kadar iyi kötü okudu. Bakalorya sınavını verdikten sonra annesine babasına ressam olmak istediğini söyledi. Bu alanda gelişebilmesi için kendi sine izin vermelerini rica etti. Kont omuzlarını silkti. Oğlu mu sanatçı olacakmış? Varsın olsun. Ata binemedikten, ava çıkamadıktan, bin yıllık çok ünlü ve çok onurlu soylu bir ailenin yüzkarası olduktan sonra… Varsın olsun. Ressam olsun. Ama Kontun bir koşulu vardı: Henri namuslu, onurlu bir sanatçı olacak akademik bir ressam olacak. Yâni resim alanında her zaman klasik kurallara bağlı kalacak. Fransanın en büyük sanat kuruluşu olan ” nstituf’nün yâni Güzel Sanatlar Akademisinin öğretmenlerinin beğeneceği değerde ve havada yapıtlar yaratacak.
Lautrec değerli öğretmenlerden dersler alıyor
Henri önceleri bu koşula tıpatıp uydu. Zamanın ünlü öğretmenleri René Princeteau’nun ve Cormon’un derslerini izledi. Ama bu soğuk akademik hava içinde Henri’nin kişiliğini, özelliğini bulmasına imkân yoktu. Annesiyle birlikte Pariste çok konforlu bir eve yerleşmişlerdi. Henri’nin bir dediğini iki etmiyordu annesi. Yıl 1885. Toulouse-Lautrec delikanlı olmuştu. Artık yirmi bir yaşındaydı. Ressamların semti o zamanlar Montmartre idi. Ve Lautrec için Montmartre özgürlük demekti. O çevrede toplum dışı kadınlar vardı. Kanun dışı insanlar vardı.
Lautrec balolara, en aşağılık meyhanelere, dansinglere gidiyordu. Artık yepyeni bir dünyanın içine girmişti. Artık bu çevreden kurtulamayacaktı. Zaten kurtulmaya da hiç niyeti yoktu. içiyordu da… Hem de herkesin içtiği içkilerden değil. Kendi eliyle hazırladığı özel kokteyller içiyordu. Lautrec 1887 yılında bir arkadaşıyla birlikte yeni bir atölye kiraladı. Emile Bernard, Seurat, Signac, Van Gogh gibi ressamlar oraya geliyordu. Bir yandan sanat tartışmaları yapıyorlar, bir yandan da içiyorlar, gülüp eğleniyorlardı.
Toulouse Lautrec’in eserlerinde sosyal hayatının izleri
1889 yılında Pariste yeni bir balo salonu açılmıştı: Moulin Rouge. Açılış gecesi Henri de Toulouse Lautrec en ön sırada oturuyordu. Moulin Rouge’la beraber Lautrec’in tablolarında, desenlerinde, litografilerinde büyük bir gelişme görülür. Zamanın en ünlü, en güzel “kadril” dansı bu salonda yapılmaktadır. Bu kadrilin canlandırıcıları La Goulue, Kemiksiz Valentin, Lağım Kapağı, Altın Işın, Kapı-duvar Marie, ve Kız Fromage’dır. Bütün Paris onları seyretmeye koşuyordu. Lautrec hemen her gece oradaydı. Bu canlandırıcıların, bu kadrilcilerin çeşitli resimlerini yaptı. Bu resimlerin çoğu üstün yapıtlardır.
Henri de Toulouse Lautrec ‘in yaşama bakışı
Lautrec yalnız içse, yalnız Moulin Rouge’a ve buna benzer yerlere gitse gene neyse… Ama soylu ressam uygunsuz kadınla rın yaşadığı evlere de dadanmıştı. O kadar ki bu evler artık kendi evi gibi olmuştu. Yemeklerini oralarda yiyor, içkisini oralarda içiyor, oralarda yatıp kalkıyordu. Modelleri de uygunsuz kadınlardı. Ama Lautrec’in tablolarında en ufak bir adilik, en ufak bir şehvet sömürücülüğü bulamazsınız. Çünkü Lautrec insanları seviyordu. En soylusundan en soysuzuna kadar insanda insanlık yönünü arayıp ortaya çıkarmasını biliyordu.
Henri de Toulouse Lautrec ailesiyle çatışıyor
Ama sürdüğü yaşantı ailesi için iğrençti. Yüz kızartıcı bir şeydi. Amcalarından biri “ailenin onuru adına” Montmartre’dan ayrılmasını emretti. Bu söz Henri’nin bir kulağından girip ötekinden çıktı. 1895 yılında amcası Charles de Toulouse-Lautrec yeğeninin şatoda yaptığı bütün tabloları Albi şatosunun avlusunda topladı ve hepsini ateşe verdi. Tablolar tutuşunca amca: “Bu pislikler buranın onurunu kirletmeyecek” dedi.
Henri de Toulouse Lautrec akıl hastaları kliniğinde
Son yıllarda Lautrec adamakıllı sapıtmıştı. içmeye sabah başlıyor, gece geç saatlere kadar durmadan sürdürüyordu. ilk dengesizlik belirtileri 1898 yılının sonbaharında kendini gösterdi. Keskin bir “delirium tremens” krizi geçiren Lautrec Neuilly’de bir dinlenme evine kaldırıldı. Oraya kibarca dinlenme evi diyorlardı ama aslında akıl hastalarının ve alkoliklerin bakıldığı bir klinikti. Lautrec iyileşir gibi oldu ama klinikten çıktıktan sonra yeniden eski yaşamına döndü. Son ayları büyük bir umutsuzluk ve dengesizlik içinde geçmiştir. Bir gün kadın arkadaşlarından birine: “Hadi kucaklaşalım, artık birbirimizi göremeyeceğiz” demiş. Ve görmemişler birbirlerini. Büyük ressam yatağa düşmüş, bir daha kalkmamak üzere…
Yeninin temel oluşu seyrektir; insan en içten yerinden hareket ederek bir şeyi iyiye doğru geliştirmeli gerekli olan budur. / JACQUES LASSAIGNE:
Toulouse-Lautrec her şeyden önce bağımsızdı. Dostları oldu, ama hiç bir zaman öğrenci yetiştirmeğe kalkışmadı. Her çeşit sanat kuramından nefret etti. Hiç bir sanat hareketine de katılmadı. Bununla beraber Toulouse-Lautrec çağının içindedir derinlemesine ve bu çağın temel sorunlarını içgüdüsel bir kavrayışla yakalamasını bilmiştir. Eski yöntemlerin ve geleneksel uygulamaların amansız düşmanı olan ressam tam bir özgürlük içinde gerçeğe yeni bir görüntü getirdi. Ve bunu yaparken hiç kimseyi etkilemeyi düşünmedi. Bonnard, Vuillard ya da Valloton gibi genç ressamları her zaman eşitiymiş gibi gördü. / FRANÇOIS MATHEY:
Japon ressamlarının yapıtlarındaki belirtileri Lautrec bu sanatçıların yoksun olduğu çok büyük bir güç ve değerle kendi yapıtlarına yerleştirdi. Böylece doğal olarak afişle ilgilenme yoluna girmiş oluyordu. Baudry ve özellikle Cheret bu sanatın yolunu göstermişlerdi.
Henri de Toulouse Lautrec’in afişleri
Henri de Toulouse Lautrec çağdaş afişin yaratıcısı olacaktır.Lautrec’in afişleri öylesine büyük bir ” etki” yaratmıştı ki Yığınların Törelleştirilmesini amaç güden Erdem Derneği Lautrec’in yaptığı afişleri Puvis de Chavannes’ın ermiş Gerevie’in yaşantısından esinlenerek yaptığı bir tablonun çok büyük röprodüksüyonlarıyla örterek kapatıyordu. Başarı demekti bu.
Bu olayla ilgili olarak 1896 yılında Maurice Maindron: “Müze sokaktadır ve henüz bu bir başlangıçtır” diye yazıyordu. Afiş sayesinde canlı sanatla halk arasındaki kesiklik bundan böyle ölüleri seçenlerin kafalarında bir değer taşıyordu sadece.