Heidegger ve Alman İdealizmi, Jean Marie Vaysse

Heidegger ve Alman İdealizmi, Jean Marie Vaysse

Heidegger’in Alman İdealizmi

Heidegger’in Alman İdealizmi ile özellikle de onun üç ana dü­şünürü Fichte, Schelling ve Hegel ile ilişkisi kuşkusuz ki karmaşıktır. Schelling onun Hegelci tüm-mantıkçılıktan (panlojizmden) kendisini ayırmasını sağlar. Fakat tıpkı felsefe tarihi üzerine bir düşünür olan Hegel ’de olduğu gibidir. Platonda karışık bir Fichte ’den bir şeyler de şüphesiz ki Freiburg Rektöründe mevcuttur. Bunun­la birlikte, daha derin bir düzlemde ele alındığında, Heidegger’in ilkin Kant ile ve sonrasında Hölderlin ve Nietzsche ile ilişkisi açısından: Bü­tün bu etkileri onun spekülatif idealizmi anlamasını belirleyen ve Sokrates öncesi düşünürlere bir dönüş öneren bir tarzda bir araya getirdiği kuşku götürmez.

Heidegger’in Kant’a Yaklaşımı

Heidegger’in Kant okuması ve fenomenolojik yorumu, spekülatif idealizmi ele alış stratejisini oluşturmada açıkça belirleyici olmuş­tur. 1968’de Le Thor seminerinde Heidegger, Saf Aldın Eleştirisi’nden aldığı şu ünlü pasaja gönderme yapar:

Bütün her şeyin son dayanağı olarak vazgeçilemeyecek bir bi­çimde gerek duyduğumuz koşulsuz zorunluluk, insan aklının gerçek uçurumudur. Ebedîliğin kendisi, Haller tarafından betimlendiği gibi, tüm ürkütücü yüceliğiyle, zihindeki aynı baş döndürücü izle­nimi üretmekten uzaktır; çünkü o yalnızca şeylerin süresini ölçer, fakat onları desteklemez. Tüm olanaklı var olanlar arasında ken­dimiz için en yüksek varlık olarak tasarımladığımız bir varlığın, kendisine, “ebedîlikten gelip ebedîliğe giderim. Benim dışımda, iradem yoluyla olandan başka hiçbir şey yoktur” demesi gerektiği düşüncesini, ne görmezlikten gelebiliriz ne de destekleyebiliriz.  Fakat bu ben nereden geliri Burada ayağımızın altındaki her şey çö­ker ve en büyük mükemmellik, tıpkı en küçüğü gibi, birini olduğu gibi ötekini de en küçük bir engel olmaksızın yitmeye bırakmakla hiçbir zarara uğramayan salt anlamda spekülatif aldın önünde te­melsiz ve dayanaksız kalır.

Martin Heidegger, Alman İdealizmi

Martin Heidegger, Alman İdealizmi

Tanrının, bizzat kendisine ilişkin tartışmaya dâhil edildiği gö­rülen bu satırlar: Tanrının varoluşunun ya da sistemin kozmolojik bir kanıtının olanaksızlığıyla ilgilenen bölümde yer alır. Spekülatif akıl, üzerinde bir sistem geliştirmek için sabit hiçbir temel bulamaz; dolayısıyla da, bu temel yalnızca bir ide olarak kalır. Bununla birlik­te, Heidegger, Kant’ın kendi yaşadığı zaman diliminde, “Fichte’yle birlikte yüzeyi çatlatmaya başlayan şeye korkuyla baktığı” sırada her şeyin tersine çevrildiğine işaret eder ve ekler: “Fichte ve Hegel ’in aradıkları bir temelin (Grund) yerinde, Kant için sadece uçurum/ sonsuz derinlik (Abgrund) olabilirdi.” Kant için köken, kendisini aşağı doğru kazıp bir uçurum içinde saklarken; Schelling ’in onların dışında olduğunun bilindiği Kant takipçileri içinse, üzerinde spekülatif aldın, sistemin yaratıcı etkinliği hâline gelmek için sonrasında inşa edebileceği bir temel olarak kendisini ortaya sermelidir.

Dünya Resmi Çağı

Modern düşüncenin yazgısı, Heidegger’in “Dünya Resmi Çağı” başlıklı seminerinde ortaya koyduğu gibi, dünya “resim olarak kavranılır” olduğu sürece bir sistem tarafından karakterize olur. Bu, kendi bütünlüğü içinde her varlığın (Selende), bu varlığın nes­nelliğinin planı dışına açılan bir yapının birliği sonucuyla birlikte, insan onu tasarımlama ve ürün içine koyduğu sürece bir varlık ola­cağı şekilde alındığı anlama gelir. Burada, öznellik olarak varlığın ve kesinlik anlamında hakikatin özünün ne anlama geldiği üstü­ne kartezyen belirleme süreci belirleyicidir. Bu, Leibniz ve onun biçimlendirdiği değişikliklerden bu yana Alman düşüncesi tara­fından kartezyen düşüncenin herhangi bir şekilde neden aşılma­mış olduğunu gösterir. Bu değişiklikler “yalnızca onun metafizik alanını genişletir ve şimdiye kadar süregelen modem çağa ait tüm yüzyılların hâlihazırda en karanlığı olan on dokuzuncu yüzyılın varsayımlarını yaratır.”

Heidegger [tüm bunlara] şunu da ekleyebilir: Leibniz, Kant, Fichte, Hegel ve Schelling’teki sistematiğin eşsizliği-doğası gereği çeşitli olan bir eşsizlik-hâlâ kavranılmadı. Bu düşünürlerdeki sistematikliğin büyüklüğü, Descartes’ta olduğu gibi ego ve substantiafinita olarak öz­neden dışarı açılmasında değil; ya Leibniz’de olduğu gibi monaddan. Kant’taki gibi imgelemde köklenen sonlu anlama yetisinin transendental özünden, ya Fichte’de ol­duğu gibi sonsuz benden, ya Hegel’de olduğu gibi mutlak bilgi olarak tinden dışarı, ya da Schelling’teki gibi, her tikel varlığın zorunluluğu olarak özgürlükten dışarı açılmasın­dan kaynaklanır. Öyle ki, Schelling’te böyle bir varlık olarak o, temel ile varoluş arasındaki ayrım yoluyla belirlenmiş kalır.

Alman İdealizminin Muammalı Karakteri

Dolayısıyla, Alman İdealizminin muammalı karakteri, temel kartezyen metafizik konum içerisine açık bir biçimde yerleştirilebilecek olan kendi kökeninden değildir. Kant ile ilişkisinden, eleştirel felsefenin, bir taraftan sistemi engelleyen diğer taraftan ise onun olanaklılığı için zemin hazırlayan ilkesel anlamda iki anlamlılığın­dan türer. Burada İlci noktaya değinilmelidir: (l) Saf Aklın Eleştirisi’nden Kant, Greklere özgü özsel (essendal) sonluluğu, onun kökünde şeylerin [hâlihazırda] mevcut oluşu ile insanın ortaya çıkışı arasında apriori bir bağlantının bulunduğunu görerek yeniden keşfedebiliyordu.

“Genel olarak deneyimin olana­ğının koşullarının, aynı zamanda deneyim nesnelerinin olanağının da koşulları” (A158, B197) olan transendental idealizm ile ampirik realizm arasındaki karşılıklı etkileşimdedir. Parmenidesçi noien ile einai özdeşliğini yeniden keşfetmiştir. Şimdi biz, Heidegger’in Kant okumasının, transendental imgelemin statüsü etrafında do­laştığını biliyoruz: Eğer bilgi bizim kendi etkinliğimizden başka bir şey değilse, fenomenler dünyası transendental imgelemin şiiri gibi olurdu; çünkü şeylerde yalnızca, onların içine kendi koyduğumuz, kendi ürettiğimiz ya da “poetikleştirdiğimiz” şeyi buluruz. Nitekim Nietzsche üzerine derslerinde Heidegger şöyle der:

“Poetikleştirici”

Altlın “poetikleştirici” karakterini ilk defa fark eden kişi ve transendental imgelem öğretisinde onun üzerine düşü­nen İtişi Kant oldu. Alman İdealizminin metafiziği içinde Fichte, Schelling ve Hegel tarafından geliştirilen mutlak altlın özü kavrayışı, bütünüyle Kant’çı imgelemse! ‘‘poetik­leştirici” bir güç olarak aklın özü anlayışı üzerine temellenmiştir.

Bu yorum, eleştirel felsefenin belirsizliğini anlamamız için bize yardımcı olur. Kant, bir taraftan modern metafiziğin temelle­ri üzerinde aldın özü hakkında söylenemeyecek bir şey söyleyerek Grelder’deki başlangıcı kadar geriye giderek imgelemi sonlu aldın tam da kökü olarak açımlar. Aynı zamanda diğer taraftan ise, Al­man İdealizmindeki bu aynı metafiziğin “mutlaklaştırılması’nı olanakladılar. Aslında modern akıl, kendi varlığı içinde nesnellik olarak anlaşılmakta olan bir varlığın kendisinden gelen tasarımı olarak öznellikten başka bir şey olmadığı sürece, var olan şeyi imgeleyen, kendisi için biçimlendiren yetiden başka bir şeyde değildir. Dolayısıyla, sistemin şimdi söylemiş olduğumuz şeye ilişkin engellemesi, aynı zamanda onun olanağının üzerine kurul­duğu şeydir.

Yargı-Gücünün Eleştirisi

Şu hâlde Kant, aldı, anlama yetisinin edimlerinin sistemli hâle getirilmelerinin sonucu olan idelerin daha yüksek bir yetisi olarak kavrar. Bu bakış açısından akıl, sistematik birlik yetisidir ve Yargı-Gücü’nün Eleştirisi’nin bir bütün olarak eleştirel felsefe üze­rine yüklediği anlam, sistematiklik formudur. Eğer akıl her şeyden önce sonlu insan aldıysa, kendisinin ve kendi alanının bilgisi olur. Eğer felsefe teleologia ratiorıis humartae, başka bir deyişle, insa­nın özünün belirlenimiyse, bunun nedeni, aldın, sonluluk ve birliği bir sistemin tutarlılığı içerisine taşıyan idelerle uyum içinde, ken­di arkitektonik birliği gereğince felsefî bilgi nesnesi hâline gelmiş olmasıdır.

Le Thor seminerinde Kant’ın sistemi engellediğini söy­leyen aynı Heidegger’in, aynı zamanda niçin Schelling üzerine der­sinde ‘‘Yargı-Gücünün Eleştirisi sistem için bir kavga olarak anlaşılır’’ diyebileceğini anlayabiliriz. Onun burada gerçek bir sistemle de­ğil, sistem üzerine bir kavgayla ilgilendiğini unutmayalım. Böylece Kant, şeyleri sonuna kadar takip etmez; üstelik kendinde şeyi bir kenara bırakacak ve Reflektierendeyi belirleyici bir etkene dönüş­türecek kendi ardıllarının girişimine önceden karşı çıkar. Kant’la birlikte sistem, spekülatif felsefe için uygun problem olmak anla­mında son derece problematik kalır.

Bitimsizlik

Böylece Kant, gerçekte bilgi­nin özünü deneyim olarak tanımlarken, bu bilgi için, onun eleştiri olarak doruğa çıkabileceği bir zemin oluşturmadığı sürece, eleşti­rinin de kendisi için bir temel ortaya koyamayacağı görülür. Sonuç olarak görünen o ki, der Heidegger “böyle bir hedef, bitimsizliğe (endlessness) ve dolayısıyla da temelsizliğe yol açabilecektir; öyle ki, Kant’ın kastettiği “eleştiri” hiçbir şekilde mümkün olmayacak­tır.” Dolayısıyla, bir temel yo İrs unluğu anlamında uçurum görünür hâle gelir ve Alman İdealizminin vereceği cevap da, bu temel ortaya koyma talebine yöneliktir.

Böylece Grek Kant (Kant the Greek), aynı zamanda özne meta­fiziğinin nihaî anlamda tamamlanışına işaret eden modern Kant’tır’ {Kant the Modern). Tüm gerilimleri açığa çıkaracak biçimde J. Ta- Minianc tarafından yeri çok iyi belirlenen Yargı-Gücünün Eleştirisi, estetik ide ve akıl idesinin eklemlenmesine imkân veren duyuüstü bir zemin hazırlamaklatır. Duyuüstünün duyusal fenomenlerin ve a priori yetilerin ortak paydası olduğunu anlaşılır kılar; böylece de, özne ile nesnenin bir özdeşliği var olur. Dolayısıyla sonluluğun çö­zümlenmesi, bir mutlak öznellik metafiziğine yol açabilecektir.

Varoluşçuluk, Fenomenoloji, Ontoloji; Belge Yayınları

Postmodernizm

Postmodernizm

Postmodernizm Nedir?

Kavramların sonuna ‘izm’ takısı eklenince, kavramlar politik, felsefi ya da sanatsal bir akımı belirten anlamlara dönüşür. Postmodernizm bir akım olarak neyi savunduğu, insanlara ne gibi açıklamalar getirdiği hâlâ tartışmalıdır. Bununla birlikte postmodernizm, ortaya çıktığı süreç olan 20. yüzyılın son çeyreğindeki toplumsal değişimleri anlatmak için kullanılan ‘postmodern çağ’ adlandırmasının teorik yapısını oluşturma-bulma girişimidir.

Adrian Ghenie “Golems” Pace London at the Royal Academy of Arts Burlington Gardens

Adrian Ghenie “Golems”
Pace London at the Royal Academy of Arts
Burlington Gardens

Felsefi bakışın kavrayışlı genelliğinden baktığımızda postmodernizmi “belirleyen şey, öncelikle modernliğe veya Descartes tarafından kurulan modernizme yönelik radikal bir eleştiridir. Post modernizm her şeyden önce modernliğin akılcılığına, aklın bütün alanlarda, insanlığın tüm problemlerini çözebilecek mutlak otorite olmasına itiraz eder. Postmodernizm, modernitenin ahlaki iddialarına, modern öznede temellenen evrensel etik düşüncesine, özellikle de yararcılık ve bireycilik diye ifade edilen etik anlayışlara şiddetle karşı çıkar. Postmodernizm, politik veya sosyal nitelikli, küresel, her şeyi kucaklayıcı bütün dünya görüşlerine itiraz ederken, Marksizm, faşizm, Stalinizm, liberalizm ve modern bilim ideolojisi benzeri tüm büyük ideoloji ve dünya görüşlerini, sözmerkezci, aşkın ve bütünselleştirici büyük anlatılar” olarak görür ve tüm büyük anlatıların insan(lığ)a trajik deneyimler yaşatması nedeniyle, onları reddeder denebilir.

Bu uzun tanımlamaya karşın postmodernizm, itirazları ve yıktığı bittiğini söylediği bunca şeyin yerine bir şeyler koyamaması nedeniyle sığ bulunup eleştirilere maruz kalmıştır. Dünya tarihinde eleştiriye uğramamış bir düşüncenin var olmadığını da söylemek gerekir. Postmodernizm açısından sıkıntıya yol açan sebep, modernizme karşı çıkmasına ve ona karşı yıkıcı olmasına rağmen, insanlığa bir seçenek sunmamasıdır. Burada denilebilir ki, postmoderni özel kılan taraf budur, çünkü insanlığa bir hedef gösteren her ne çıkmışsa sonunda insanlığa bolca hüsran armağan etmiştir. Bu bakımdan postmodern alternatifsizliğin, bir kısırlık değil, bir tercih olduğunu kabul etmek gerekir.

Postmodernizm Kavramının Etimolojik Kökeni

Postmodernizm kavramının etimolojik kökenine baktığımızda, AngloSakson (İngilizce konuşan) dünyadan önce ilk olarak sanatsal anlamda, “1930’ların Hispanik dünyasında, İngiltere ile Amerika’da ortaya çıkışından bir kuşak önce belirmeye başlamıştır. Postmodernismo terimini, Unamuno ile Ortega’nın dostu Federico de Onis ortaya atmıştı.”  Daha sonra tarihsel bir dönem olarak Tonybee’in çağı, postmodern olarak isimlendirmesiyle AngloSakson dünyada kullanılmaya başlanır. Bu haliyle bakıldığında tarihsel olarak eskilere giden ya da modern çağın bunalımlarına neredeyse denk bir dönemde kullanılan postmodernizm kavramın, entelektüel yayınlarına baktığımızda çok yakın bir tarihli olduğunu savunabiliriz.

Günümüzde postmodern(izm) kavramı, bu kökensel kullanımlarından daha farklı bir niteliktedir. Postmodern düşünürler, postmodernizm-yapibozummodernliğin büyük anlatıların ve ideolojilerin yarattığı hareketler, ilerleme nosyonuna bağlıyken, gelinen noktada deneyimlerin, modernist tahayyülün bir çöküşü ya da kapanışı/bitişi olduğunu ileri sürer: ideolojilerin, tarihin, büyük anlatıların, ilerlemenin sonu. Bu postmodern söylem özellikle Doğu Batı karşıtlığının ya da iki kutuplu dünyanın sınırı ve anıtı olarak görülen Berlin Duvarının yıkılışına göndermede bulunur.

Postmodern söylemin “utanç duvarı” olarak nitelenen ‘anıt’ın yıkılmasının ardından, Doğu bloğun başı olan Sovyetlerin de dağılmasıyla birlikte iyice güçlenmesi ayrıca dikkat isteyen bir durumdur. Nitekim postmodern alışveriş şekli olan internet ortamının verilerine göre ki dünyada en çok kullanılan sitelerden olan “amazon.com web sitesine göre, ‘postmodern’ ya da ‘postmodernizm’ sözcüklerini içeren başlıkların yaklaşık yüzde doksan beşi, 1989’dan sonra yayınlanmıştır.”

Buna karşın kavramın doyurucu bir tanımını vermek hiç de kolay değildir. Postmodernizmin karşısında bulunan entelektüellerden biri olan Eagleton, postmodernizmin moderniteyle olan kan bağının varlığının inkâr edilemeyeceğini ileri sürer. Ona göre; postmodernizm, hastalıklı bir ruh haliyle ortaya çıkan, modern çağın yarattığı gerilimlerde büyüyen ödipal bir çocuktur. Bu bakış açısında postmodernizm, pek de kayda değer bir düşünce olarak görülmemektedir. Her ne kadar postmodernizme karşı görüşler ileri sürse de postmodernizmin yaşanan sorunlara bir çözüm olması bir yana sorunun bir parçası olarak görür. Kısaca Eagleton’ın postmodernizmin yanılsamaları’ adlı kitabında verdiği postmodernizme dair verdiği tanım, entelektüel tokluk hissi verebilir:

Postmodernizm Kelimesi

Postmodernizm sözcüğü genellikle çağdaş kültürün bir biçimine göndermede bulunur; buna karşılık postmodernlik klasik hakikat, akıl, kimlik ve nesnellik nosyonlarından, evrensel ilerleme ya da kurtuluş fikrinden, bilimsel açıklamanın başvurabileceği tekil çerçeveler, büyük anlatılar ya da nihai zeminlerden kuşku duyan bir düşünce tarzıdır. Postmodernlik, Aydınlanmanın bu normlarına karşı dünyanın olumsal, temelsiz, çeşitli, istikrarsız, belirlenmemiş nitelikte ve bir dizi dağınık kültürlerden ya da yorumlardan ibaret olduğunu bildirir; bu da hakikat, tarih ve normların nesnelliği, doğanın verili oluşu ve kimliklerin tutarlılığı hakkındaki belli ölçüde bir kuşkuculuğu besler.

Eagleton’ın da temsil ettiği Marksist gelenek açısından bakıldığında, süreci postmodern olarak nitelemek yerine kapitalizmin postmodernizm-antiformyeni pazarlar arzusuyla küreselleştiği ve sermayenin hareket alanını genişletmek için oluşturduğu neoliberal manevralarla ulus devlet ekonomisini aşması olarak görülmektedir. Aynı paralelde sürece ‘yeni dünya düzeni’ kavramlaştırması da yapılmaktadır. Gelinen noktada yaşanan gelişmeleri olumsuz kabul edip, bu gelişmelere karşı çıkan toplumsalsiyasal hareketler de postmodern dönemin yeni ‘isyan’ biçimini ve ‘muhalefet’ini temsil eder. Bu hareketler kısaca, emek ve diğer kimlik hareketleri, “antikapitalist” adı altında toplanmaktadır.

Postmodernizmi daha iyi bir şekilde kavramak için, karşı olduğu modernite/Aydınlanma düşüncesine ve sanatsal olarak modernizmin (bir açıdan modern temalardan uzak olsa da) ana kavramları yerine hangi kavramları geçirdiğine bakmak daha doğru olabilir. Bu bağlamda postmodernizm ile anlatılmak istenen, ‘tarihsel geçmiş duygusunun yitirilmesi’, ‘şizoid kültür’ , ‘dışkı kültürü’, ‘gerçekliğin yerini imajların alması’, ‘simülasyonlar’, ‘zincirinden boşalmış gösterenler’ vb. nosyonlarla dolu, bir gevşek kavramsal karmaşa görürüz… ‘Post modern’ teriminin henüz üstünde anlaşma sağlanmış bir anlamı yok  terimin türevleri olan postmodernlik, post modernite, postmodernleşme ve postmodernizmden oluşan terim ailesi sıklıkla kafa karıştıran ve birbirinin yerine geçebilen tarzlarda kullanılıyor.

Kavramsal Karmaşa Durumu

Yukarıdaki pasajda Featherstone’un gösterdiği kavramsal karmaşa durumu, postmodernizmin anlaşılmasını ya da anlamında ortak bir nüans bulmayı zorlaştırmaktadır. Aslında ‘post’lu kavramların anlamsal olarak birbirinden farklılıkları, bu işi daha da zorlaştırır. Bu karmaşadan kurtulmak için felsefî alanda dayanaklarını modernliğin karşı duvarına yaslanarak bulan postmodernizm: Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerin reddedilmesi, dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim adamları topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesidir.

Gerçeklik, hakikat, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi; mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek; korkmamak; güvensizlik duymamak gerçeği olabildiğince (sonsuz) yorumlamak, belli bir zaman ve mekânın sözcüklerini kullanmak yerine gerçekliği kendi bütünlüğü özerkliği içinde anlamaya çalışmak, insanı ruh ve beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak, tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak.

Buna göre postmodernizm, modern algılayışı hatalı bulan, gerçekliğin tekçi açıklanamayacağını savunan, epistemolojik açıdangerçekliğin perspektife bağlı olarak göreceli olduğunu belirten, bu açıdan Vattimo’nun dediği gibi postmodernizmin bir “yorum çağı” olduğunu söyleyebiliriz.

Kavramın yaslandığı düşünce tarihine baktığımızda ise post modernizm 19. yüzyılın Alman düşüncesini ortaya çıkaran dehaların “düşüncelerinin Fransızcaya iyi bir tercümesinden/yorumun dan başka bir şey değildir.”  Bizatihi postmodern fikirlere baktığımızda Fransız entelektüellerin başat olduğunu görebiliriz. Bu durumda entelektüel ya da akademik dünyada kavramın ‘Fransız öpücüğü’ kadar baştan çıkarıcılığının kaynağını bulduğumuzu savunabiliriz. Bu kışkırtıcı etki, postmodernizmi, ona karşı olsun ya da olmasın, akademik dünyada veya düşünce dünyasında herkesin diline dola(ndır)dığı bir kavram haline getirmiştir.

Kaotik Anlam Dünyası

Postmodernizm, yaratığı kaotik anlam dünyasında, insana herhangi bir anlama yaslanma veya onun peşinden gitme olasılığını vermeyerek, kendisini bir bakıma korumaya almıştır, ama insanoğlu için elinde dayanacağı bir şeylerin olması gerekir. Çünkü insan, geçmiş ve gelecek arasındaki bağı bugünde kurabilen ve böylece yaşamı anlamlı kılan bir varlıktır. Bu bağı kurmak için insanın bir kök bulması ve bunun dallarının yarına uzanacağının umudunu taşıması gerekir. Eğer bu bağı postmodernizm akımı içerisinde kurmanın bir anlamı yoksa ya da zaten bağları koparmak niyetindense postmodernizmin varlık olarak insanı tehlikeli bir yalnızlığa bıraktığını ileri sürebiliriz. Nitekim hakikatin sürekli değiştiği veya oyuna dönüştüğü bir yaşamda aklın (insanın ayırıcı özelliği olarak akıl, modern akıl değil) iflas eşiğine geleceğini belirtebiliriz.

Kısaca postmodernizmin yarattığı ya da olduğunu varsaydığı dünya, parçalanmış, herkesin kendi göreliliğinde görünen bir dünyadır. Bu bağlamda formüllere karşı olan akımın, kendisini anlaşılır kılacak bir formülleştirme yapmaması da anlaşılabilir, zaten postmodern(izm) bundan kaçınır. İşte bu formülsüzlük hali post modern(ist) teorilerin güven vermeyen yumuşak karnıdır.

postmodernizm-anarsi

Son olarak modernizmepostmodernizme karşıtlıkları edebiyat eleştirisi çerçevesinde inceleyen Hassan’ın oluşturduğu kavramsal karşıtlıklara ekleme yaparak başvurduğumuzda modernizmpostmodernizm tartışmasında konunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır:

Modernizm

Postmodernizm

Form (birleştirici, kapalı) Anti form (ayırıcı, açık)
Amaç  Oyun
Tasarım Rastlantı
Hiyerarşi/Düzen Anarşi
İlerleme Tükenme/Sessizlik
Sanat Nesnesi/ Yapıt Süreç/Performans/Happening
Mesafe Katılım
Yaratma/Bütünleştirme Yapıbozum
Sentez Antitez
Varlık Yokluk
Merkez Merkezsizlik
Kalite/dayanıklılık Reklam /sunuş/etiket
Felsefe/Psikoloji Kişisel gelişim/NLP
Yazar Okur
Açıklama Yorum
Akıl Arzu
Nesnel Öznel
Eril Erdişil (ünisex)
Üretim Tüketim
Ulus-Devlet Şirket yönetimi
Evrensel Yerel-küresel
Totalitarizm Demokrasi
Memleket/Ev Sanal mekân
Matbuat Görüntü
Kütüphane Arama Motoru/Google
Sağlık Şekil/estetik görüntü
Homojen Heterojen
Hukuksal Etik Estetik
Beden Organ
Nakit Kredi Kartı
Çalışma Eğlence Tembellik
Aile Birlikte Yaşam
Kesinlik Olasılık
Üst kimlik Alt kimlikler
Hipotaksi Parataksi
Kök/Derinlik Köksap/Yüzey
Gösterilen Gösteren
Anlatı/Büyük Tarih Karşıt anlatı/Küçük Tarih
Ana Kod Kişisel Dil
Cinsel Organ/ Erkeklik Ünisex
Organına Değin Çok Biçimli/Hünsa
Paranoya Şizofreni
Köken/Neden Fark Fark/İz
Metafizik İroni
Belirlilik Belirsizlik
Aşkınlık organ İçkinlik

Modernite, Postmodernite ve Bauman

Mehmet E. Şimşek

Belge Yayınları

Postmodern Ressamlar, Heykeltıraşlar, Mimarlar, Sanatçılar

A – C

Simon Aldridge, Peter Alexander (artist), Emma Amos (painter), Brian Andreas, Nancy Arlen, John Armleder. Sara Garden Armstrong, William Armstrong (American artist), Roy Ascott, Krayem Awad, Donald Baechler, Blažej Baláž, John Baldessari, Betty Beaumont, Vanessa Beecroft, Igor Berezovsky, Cesare Berlingeri. Helen Berman, David Bierk, Guillaume Bijl, Dara Birnbaum, Brian Bixby, Blast Theory, Ross Bleckner, Guy Bleus. Maurizio Bolognini, Christian Boltanski, Kate Borcherding, Boris Policeband, Brainstormers, Romero Britto, Cecily Brown. Chris Burden, Jacques Burtin, Benjamin Butler (artist), Rhea Carmi, Maurizio Cattelan, Miguel Chevalier, Giuseppe Chiari (artist-composer-philosopher), Mel Chin, Chuck Close, Sue Coe, Jon Coffelt, Darren Coffield, Colab, Willie Cole, Greg Colson, Clayton Colvin, John Connell, Bruce Conner, Mitch Corber, Diego Cortez, Edmond Couchot, Renée Cox, Walton Creel, Marianne Csaky, Enzo Cucchi, Leumund Cult.

D- H

Char Davies, Caterina Davinio, Sergio De La Torre, Hugo Debaere, Eric Deis, Robert Deyber, Kim Dingle, Herbert Distel, Alex Dodge. Tomory Dodge, Pascal Dombis, Orshi Drozdik, Jimmie Durham, Alan Ebnother, Gregory Edwards, Hasan M. Elahi, Derek Erdman. Erró, ESeL, Barbara Ess, Roe Ethridge, Bracha L. Ettinger, Ebon Fisher. Coleen Fitzgibbon, Henry Flynt, David Folley, Fred Forest, Abrie Fourie, Luis Frangella, Jane Frank, David Fried, Gaia (artist), Bernd Erich Gall, Stephen Gamson, Kendell Geers, Anthony C. George, Gilbert & George, James Gill (artist), Carlos Ginzburg, Alfio Giuffrida, Graham Goddard. Jack Goldstein, Olena Golub, Félix González-Torres, Ron Gorchov, Allan Graham, Dan Graham. Gloria Graham, Todd Gray (artist), Rodney Greenblat, Genco Gulan, Wade Guyton, Anne Hardy, Harry Ousey, Sandra Hastenteufel, Tsugio Hattori, Sam Havadtoy, Johannes Heisig, Sam Heydt, Susan Hiller, Perry Hoberman. David Hockney, Howard Hodgkin, Nancy Holt, Roni Horn, Per Hüttner.

J- M

Anthony James (artist), James Jaxxa, Jasper Johns. Bill Jones (artist), Joe Jones (Fluxus musician), Larry Jordan, Yves Jumeau, Colette Justine, Konstantin Kakanias, Panayiotis Kalorkoti. Nabil Kanso, Allan Kaprow, Shay Kun, Irena Kazazić, Mike Kelley (artist), Mark Khaisman, Yury Kharchenko. Manfred Kielnhofer, Sara Von Kienegger, Scott Kildall, Kim Song-gun, Tschoon Su Kim, Knowbotic Research, Alison Knowles, Kiki Kogelnik, Komar and Melamid, Jeff Koons, Joseph Kosuth, Christine Kozlov, Barbara Kruger, Stephen Lack, Stephen Lapthisophon, Franck de Las Mercedes, Louise Lawler, Jean-Jacques Lebel, John Lees (artist), John Lefelhocz. John LeKay, Annette Lemieux, Nicholas Lens, Les Levine, Joe Lewis (artist), Sol LeWitt, Ash Lieb, List of sound artists, Sharon Lockhart, Damian Loeb, Robert Longo. Margot Lovejoy, Garrett Lynch, Gregory Maass & Nayoungim, Gaspare Manos, Samizu Matsuki, Guido Maus, Jennifer & Kevin McCoy, Christa Membrandt, Annette Messager, Gustav Metzger, Jeffrey Milburn, John Miller (American artist), Minóy, Monochrom, Keith Morant,

N- S

James Nares (artist), Bruce Nauman, Joseph Nechvatal, Jennifer Nelson, Odd Nerdrum, Cady Noland, Kaja Norum, Timur Novikov, Junggeun Oh, Michael P,aul Oman-Reagan, Yoko Ono, Dario Ortiz, François Pain, Steven Parrino, Stieg Persson, Kurt Philipp, Pat Place, Jonathan Podwil, Sigmar Polke, Seth Price, Richard Prince, Melanie Pullen, Martin Puryear, William Quigley, Rabarama, Rammellzee, Erwin Redl, Michael Rees, Gerhard Richter, Judy Rifka, Walter Robinson (art critic and artist), Josh Rosenthal (artist), User:VonHaarberg/sandbox, Jerry Ross (painter), John Roy, Allen Ruppersberg, Paul Rusconi, Ursula von Rydingsvard, Lucas Samaras, Fred Sandback, Alan Saret, Amy Sarkisian, Arthur Sarkissian, Mary Schepisi, Julia Scher, Martina Schettina, Claudio Schifano, Mario Schifano, Christoph Schmidberger, Randall Schmit,Doris Schoettler-Boll, Fritz Scholder, Scott B and Beth B, Peter Shelton (sculptor), Richard Shilling, Sean Slemon, Hunt Slonem, Barbara T. Smith, Robert Smithson, Cornelia Sollfrank, Daniel Spoerri, Wolfgang Staehle, Giuseppe Stampone, Christian W. Staudinger, Stelarc, Michelle Stitzlein, Suh Yongsun, Donald Sultan.

T-X

Philip Taaffe, Athena Tacha, Mark Tansey, The Thing (art project), William Tillyer, Cyre de Toggenburg, Fred Tomaselli, Rafael Trelles, Edoardo Tresoldi, Mark Tribe, James Turrell, Richard Tuttle, Jacek Tylicki, Ralph Ueltzhoeffer, Carola Unterberger-Probst, Peter Van Riper, George-Maran Varthalitis, Caterina Verde, VNS Matrix, Wolf Vostell, Kara Walker, Kelley Walker, Jeff Wall, Andy Warhol, Wassmann Foundation, Jeff Wassmann, Monika Weiss, Robert Whitman, William T. Wiley, Krzysztof Wodiczko, Sislej Xhafa,

Postmodernite ve Postmodernlik

Postmodernite ve Postmodernlik

Postmodernite ve Postmodernlik

Postmodernite, entelektüel kökeni, çizgisi belirsizdir veya tartışmalıdır. Tartışmaya yol açan sorular: ‘ Postmodernlik  modernite den tamamen bağımsız, yeni bir dönem mi? Yoksa modernitenin bir sonucu mu?’ gibi sorulardır. Modernitenin değerlerine yaslananlar, süreç olarak yeni bir evreye girildiğini kabul etmekle beraber, bu süreci moderniteden bağımsızlaşmış ya da onu aşmış bir durum olarak kabul etmediklerini; postmoderniteyi savunanlar ise modern tarihin bittiğini, modern rüyaların kâbuslara yol açtığını söyleyerek, postmodernitenin moderniteden ayrı ve özel bir dönem olduğunu ileri sürerler.

Modernlik; seküler, liberal, sanayileşmiş, bilim ve akıl birlikteliğinde oluşan toplumsal bir deneyim olarak ‘ileri ye yönelen bir durumdur. Bu durumun, 20. yüzyılın ikinci yarısında sonlandığı kabul edilir. Modernliğin sonlanması ile ortaya çıkan duruma, postmodernlik ya da postmodernite denmektedir. Modern toplumun alışkanlıkları ve davranış biçimleri; aidiyet ve politik teorileri (sınıf gibi) insanlık için umutlu görünmediği bir dönemdir post modern dönemde.

postmodernite-nedir

1968 Öğrenci Hareketleri

1968 öğrenci hareketleri (68 Kuşağı) sınıfsal durumu söz konusu olsa da sosyalist devrimi gerçekleştirememiş, bu yüzden 68 Kuşağının kültürel ve yaşam deneyimleri alanındaki etkileri başka anlamaları/hareketleri ön plana çıkarmıştır diyebiliriz: Cinsellik (cinsel devrim), feminizm, eşcinsel kimlikler, pop art vs. gibi. Aslında bu hareketin, modern reflekslerle ortaya çıkmasına rağmen, postmodernliğe geçişi sağlayan bir duygu yarattığını ileri sürmek, aşırı bir çıkarım olmasa gerek. Nitekim postmodernliğe dair ilk teorik ve bütünlükçü eser 1970’lerin ortasında bir Fransız olan Lyotard’ın Postmoderrı Durum adlı eseridir.

Postmodernite kavramının felsefe ve sosyoloji dünyasına entelektüel olarak girişinin bu kitapla sağlandığı söylenebilir. Bununla birlikte postmodernite için en önemli kavşak, Sovyetlerin dağıldığı 1989 tarihidir. Bu tarih soğuk savaşın galibi olarak kapitalizmin kürsüye çıktığı, iki kutuplu dünyanın tek kutuplu veya kutupsuz bir hal aldığı ‘yeni dünya düzeninin başlangıcıdır. Dünya ve toplum, eskisinden çok farklı bir yapıdadır.

Toplum artık postmodern bir görünümdedir. Tabii bu algılama daha çok Batı dünyasına dair bir algılamadır, ancak bu algılama üçüncü dünyada da taraftar bulmuştur. Postmodern olarak görünen bu resmin özellikleri ise şöyledir:

1. Toplumsal yapı parçalanmıştır. Cinsiyet, yaş, etnik özellik önemlidir [millet, sınıf, emek, politika gibi örgütlü yapıdaki hareketlerde kendine üst kimlikler homojenleştirici edinmekteydi modern insan].

  1. Kültürel öğeler önemlidir. Kimlik gelenekler yoluyla değil bireysel seçim ve tercihler yoluyla kurulur. [Tarihsel değerlerin oluşturduğu bir kimlikten, bireyin tüketim nesneleri arasında yaptığı seçimlerinden oluşan seçme özgürlüğünün yarattığı öznel kimlikler].
  2. Bilgisayarlaşmış bilgi, üretimin temel gücü olmuştur. Tarım işçisi değil, üretim değil, asıl bilgisayarcıdır. Karar işçinin değildir, çokuluslu şirketlerindir [bilgi sanal bir mekânda ağ üzerinde dolaşır ve neredeyse bilginin geçerliliği, bu ağda edindiği şöhrettir. Ticari anlamda dünya küçük bir AVMtuketim-kultur-satilik-dunya’dir. Her şey satılır ve ticari olan her şey bu dünyada sınırlara takılmadan, kolayca dolaşıma girer],
  3. Siyasi ve günlük yaşam bakımından kişisel girişimi, CV’ler de kendini anlatma, kendi adını bir yerlere yazma ki bu ayıptır başka yaklaşımlarda erdemleri olur [birey kendini bu camdan dünyada göstermek için her yolu kullanır, bu noktada birey kendi etiketini yaratır, piyasa koşullarına uyum sağlayacak formda, esneklikte olmak mühimdir].

Postmodernlik Batının, gelişmiş toplumların birçok bakımdan tıkanma noktasına eriştiği bir dönemde, modern akıl ve bilime yaslanan ‘doğrunun terk edildiği etnik, cinsel, dinsel gibi farklı alanlardan bakılan bir kültürün ya da yaşam deneyiminin verdiği görelilikte bulur anlamını. “Tüm grupların, kendi sesleriyle kendileri için konuşma haklarının olduğu fikri ve o sesin gerçek ve meşru olarak kabul edilmesi postmodernizmin çoğulculuk tutumu için gereklidir.”11 Dünyanın postmoderniteyle birlikte, merkezde modernitenin (Aydınlanmanın) yarattığı metafiziksel insan(lık) fikrinin olduğu bir yer olmaktan çıkıp, tekil veya marjinal insanın/ grubun merkezsizliği ya da çoklu merkez fikrinin yerleştiği bir mekân olmaya başladığını söyleyebiliriz. Bunun yanında, bu dağılmış merkez anlayışı, epistemeyi, kültürel deneyimi ve üst kimlikleri de parçalamıştır. Postmodern durumda katı’, değişmez değerler mevcut değildir. Doğuştan gelen seksüel kimliğin dahi değişebildiği bir dünya söz konusudur.

 

Ütopyası Olmayan ve Dolayısıyla Geleceği da Olmayan

Bununla beraber postmodern dünya için bir ütopyası olmayan ve dolayısıyla geleceği da olmayan, aynı zamanda geçmişten de uzaklaşmış bir zamandan arta kalan eksik bir ‘şimdi’lik durumudur. Postmodern durumda, insan için tek zaman dilimi olarak içinde bulunduğu ‘an’ vardır ve bu an’ tüketim ve eğlenceyle geçirilerek ancak anlam bulur. ‘An in kısır döngüselliğinde, günün sonunda yeterince tüketen ve eğlenen yorgun bir insan kalır. Postmodernite, insana peşinden koşacak bir yarın vermeyen, geçmişten gelen bir değere de eklenmeyen, günlük varoluşlarla harcanan bir süreçtir ve bu süreçte mühim olan ‘hız’lı ve ‘çok’lu tüketimlerdir (bunun yanında Habermas postmoderniteyi yeni muhafazakârlık olarak nitelendirir). Bu bağlamda Habermas, “Postmodernite; ticari prosedürlerin günlük hayatımıza girmesi ve kitle tüketim kültürlerinin kültürel sistemler üzerindeki etkisinin artmasıyla, örneğin üst ve alt kültürler arasındaki ayrımı, bulanık hale getirmesidir,” demiştir.

Bütün argümanlarına moderniteyi olumsuzlayarak varan postmodernitenin karakteristik insanı; Batılı, şehirli, teknolojik ve zevkine düşkün bir insandır. Bu insan 20. yüzyılın sonlarına doğru gelişen tüketim kültüründe her şeyi tüketilebilir bir nesne haline getiren küresel kapitalist dönemde kendisi için (hazırlanıp sunulan) gezilecek yeni yerler, tadına bakılacak egzotik yiyecekler ve uyarıcı maddelerin tetiklediği erotik rüyaların peşindedir. Tüketilebilecek her nesne, tüketim esnasında değer kazanır, bir nevi dipsiz bir kuyu iştahına sahip olan postmodern insan, tüketimde sınırsız bir özgürlüğe sahiptir.

Modernlik, ortaçağın sonlarından itibaren kafasını kaldırıp aklını kullanan ‘yaratıcı insan’ın ve klasik metafiziksel alanı terk edip kendi seküler metafiziksel dünyevi kutsallıklar alanını yaratarak geleceği tarihi oluşturacak hayallerin peşindeydi. Bu bağlamda modernlik, Tanrının unutulduğu, ibadethanelerin yerini, akıl ve bilimle donanmış mekânların aldığı, ahlaki değerlerin yerini hukuksal normlara bıraktığı bir dönem iken, postmodernlikle beraber, modernliğin dışladığı değerlerin yeni biçimlerle tekrar ortaya çıktığı belirtilebilir.

Kökensel Bağlar Zayıflıyor

Bununla birlikte değerlerin yeniden ortaya çıkışında, kökensel bağların zayıfladığı ve tüketim kültürüne uygun bir şekle bürünerek, herkes için kullanılabilecek, öznellik görelilik kılavuzluğunda cazip ve kullanım rahatlığı sunması dikkat çekicidir. ‘Her şey gider’ mantığıyla, eylemler, davranışlar mubahlaşır. Kültürel yapının minör gruplara ayrıldığı bu durumda, örgütlü bir birliktelik olmasına karşın, herkesin aynı kalıplarla hareket ettiğini söyleyebiliriz. Birey, kendisini diğerlerinden farklı kılacak etiketleri satın alarak oluşturur. Postmodernlik, modern insanın bardağındaki boşluğu göstererek, onu modern uykudan uyandırır. Postmodernlik bütün tartışmalara rağmen entelektüel dünyada konuşulan (şimdilerde eskisi kadar olmasa da) bir konu ve toplumsal yaşamda yeni pratikler ortaya çıkaran bir dönemdir.

Postmodernitenin sunduğu hayat formları, küresel kapitalist ve iletişim ağının yarattığı duruma bağlı olarak hareketlilik ve değişkenlik gösterir. Hiçbir sabit noktası olmayan bu hayat formlarının, özellikle görüntüler yoluyla kitleselleştiğini söylemek gerek. Ekrandan dışarıya doğru akan bu tüketim ve eğlence biçimleri, istediği insanı reklamlar veya programlarla yönlendirip harekete geçirir. Postmodern toplumda hemen şimdi olması gereken, bireyin doyuma ulaşmasıdır.

Sonuç olarak son yarım yüzyıl içindeki dönemde dünyada birçok şey (modernitenin ‘şey’leri) eski anlamını ve kıymetini kaybetmiştir diyebiliriz. Bu dönemle ilgili tanımlamalarda fikir birliği sağlanamamasına karşın, öne çıkanın ‘postmodernite’ adı altında kavramsallaştığını ileri sürebiliriz.

Modernite, Postmodernite ve Bauman

Mehmet E. Şimşek

Belge Yayınları

Postmodern, Postmodern Nedir? Postmodern Düşünce

Postmodern, Postmodern Nedir? Postmodern Düşünce

Postmodern

Postmodern, ‘modern’in yeni, çağdaş ya da zamaneliği ifade ettiğini belirtmiştik. Bu bakımdan modern olanın içinde her zaman, bir içinde bulunan an, yani şimdi mevcuttur. Lâkin  post önekinin kavramlara verdiği “den sonra” anlamı ile ele aldığımızda, modern muhtevadaki ‘şimdi’den sonra gelen bir ‘şimdi’ şeklinde düşünebiliriz. Postmodern dönemde, modernitenin şimdisi geçmişe/tarihe terk edilerek, postmodern ‘şimdi’liğin aktüellik kazandığını söylemek gerek. Postmodern kavramı, dönemi ve insanı niteleyen bir sıfat olarak kullanılmaktadır. Bu kullanımda karşımıza modernliğin değişim içerisinde bir kalıcılığa vurgu yapar, başka bir deyişle daha iyiyi yakalamak adına (ilericilik bağlamında), her değişim, modernlikte bir devamlılığı işaret eder. Buna karşın, postmodern ‘şimdilik’ bundan farklı olarak, kalıcılıktan ziyade geçicilikle hemhal bir durumdadır.

Postmodern nedir?

Modernizmden Sonra

Şimdinin içinde gizli olan toplumsal ve bireysel noktalara baktığımızda, toplumsal alanda modern toplumun üretici yönünün, postmodern koşullarda tüketim eksenine kaydığını söyleyebiliriz. Modern birey emekçi-üretici bir kimlikle dolaşır ve bununla birlikte sınıfsal, ulusal gibi örgütlü organların içinde var olurken, postmodern birey, üretimden ziyade tüketim alışkanlıkları arasında dolaşır. Bu post birey, vazgeçmekten korkmayacağı, uçucu, marjinal kimliklerde var olur. Postmodern dönemin yapısı içinde, bireyler tarihsel köklere yaslanmadan, sanki hep ‘şimdi’ olmuş gibi ya da ‘şimdi’ başlamış gibi köksüz bir ortamda serpilir ve kurur. Postmodern bir toplum bu haliyle “müstehcen, görünür, açık seçiktir ve daima hareket halindedir…

Bundan böyle olanaklı tanımların olmadığı bir evrenin” karakteristiğidir.  Modern kesinlik arayışındaki toplum ve birey, değişen ya da giyip çıkarılan tanımlarla anlamlılığı yakalar, anlamın sabitsizliğinde bu zor olsa da. Postmodernizm süreçte her şey tüketilmeye sokulacak ve kısa bir süre sonra çöplüğe bırakılacak kadar hızlıdır. Değer bağlamında bakıldığında, hiçbir şey sonsuz ve kesin bir varlık durumunda olamaz. Sözgelişi Barthes, postmodern toplumu “yalnızca erotik ilişkilerden ibaret bir mutluluklar yapısı” olarak nitelendirirken, öne çıkan anlam, hızlı ve kolayca zevke erişmektir; bu, zora gelmeyen postmodern toplumun ve bireylerinin yaşam tarzıdır.

Köksüz Bir Ağaç Gibi

Köksüz ve hızlı yanına baktığımızda “muhtemelen postmodern düşüncenin en sevilen yanının yüzeyselliği olduğu söylenebilir. Zira derinlemesine düşünce baş ağrıtan, insanı şaşkına çeviren ve sürekli sorular sorulmasına yol açan, çok uzun bir zaman dilimi boyunca nasıl bir sonuçla karşılaşacağınızı bilmeden emek ve enerji isteyen ve oldukça stresli bir yaşantıya yol açan bir şeydir.”  Bu postmodern kültür ortamında mükemmel birey ya da toplum fikri, zahmet, bilgi ve örgütlü hareketlilik (ilişkilerde amaç ve devamlılık da diyebiliriz) gerektirdiğinden, postmodernizm insan bu zahmetten kaçınır. Zaten onun için, zahmete değecek mutlak bir değer/anlam taşıyan bir şey de yoktur, kişisel doyum ya da tüketimi hesaba katmaz isek. Katsak bile bu devamlılığı birey sağlayamaz. Tüketim ürünleri ve tüketmek için yaratılıp bireylere sunulan arzulama/istek reklamları, pazarlama taktikleri bu devamlılığı sağlar. Birey kendisinden yola çıkarak ürüne yönelmez, bu anlamda üründen yola çıkarak, kendine varlık ya da var olma hali sağlar.

Postmodern

Postmodern Anlayış

Neticede postmodern toplumda, bir zaman gelir, her şey bir biriyle ilişkilendirilebilir bir duruma gelirken, bir anda hiçbir şey birbirinde durmaz hale de gelebilir. Örneğin modern dönemin ürünü olan bilimsel özerklikler, iç içe bir görüntü çizebilir ya da bir zamanlar yan yana durmalarıyla anlam taşıyan şeyler, çok ayrı şeyler olarak kopabilirler birbirinden. Postmodernizm durumda bu sabitsizlik hem her şeyi yakınlaştırır hem de her şeyi uzaklaştırır birbirinden, iki koşulda da yorumlanabilecek bir esneklik vardır.  Mesela ‘dünyada sınırlar var mıdır?’ diye bir soru sorduğumuzda, postmodern bir cevap olarak karşımıza: ‘Hem vardır hem de yoktur ya da tersi’, diye yanıtlanabilecek kadar derinlikten uzak ya da derinlikte bir cevap çıkabilir.

Sonuçta, postmodern toplum ve birey, modern kesinliklerin (bilimselakılsal) veya vaatlerin (bir proje olarak Aydınlanma/modernitenin ileride getireceği beklenilen mutluluk gibi) ıstırabını çekmiş bir dönemin sonundaki kararsızlığın haletiruhiyesidir. Bu noktada da dilsel anlam çokluğuna veya bulanıklığına yaslanır postmodernler. Her şey çok anlamlı/anlama gelebilir ya da hiçbir anlam taşımayabilir bu kararsızlıkta.

Modernite, Postmodernite ve Bauman

Mehmet E. Şimşek

Belge Yayınları

Aydınlanma ve Sonrası: Modern Köken Arayışları

Aydınlanma ve Sonrası: Modern Köken Arayışları

Aydınlanma ve Sonrası: Modern Köken Arayışları

Aydınlanma! Her taraftan bağırıyorlar: Aklınızı kullanmayın! Görevliler, öldürün! diyor; papazlar, inanın! diyor; para babaları, ödeyin! diyor… Kendi aklını kullanacak cesarete sahip ol!

Kant

Aydınlanma, ’ dünya tarihine mal olmuş bir süreçtir. İnsan(lık)ın Aydınlanmayla beraber dünya üzerinde, evrensel temelde, müthiş değişimlerin yaşanmaya başlandığı ve bu yüzden farklı bir sürece girildiği ileri sürülebilir. Yaşadığımız dönemin köklerine inmeye çalıştığımızda da en sağlam köklerden birinin Aydınlanma kavramı ve onun toplumsal dinamikleri olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda bahsettiğimiz kavramların Aydınlanma ile doğrudan bir ilişki içinde bulunduğunu belirtmeye lüzum yoktur. Modern kavramının, dilsel yaşamı her ne kadar daha eski tarihlere kadar gitse de Aydınlanma ile beraber yeni bir güncellik kazanmıştır.

Modernite ise neredeyse Aydınlanma ile eşanlamlı olarak ifade edilebilecek kadar yakın anlamda kullanılmaktadır. Tabii Aydınlanmayı bir tarihsel devir/dönem olarak ele aldığımızda tarihte kapanmış bir zaman olarak düşünebiliriz. Buna rağmen modernite ve Aydınlanmanın ilişkisi düşünüldüğünde, iki kavramın da ufkunun hâlâ açık olduğunu belirtmek gerekir. Bu bakımdan modernite ve Aydınlanma kavramlarının sürekli birlikte anılması gerektiğini ifade edebiliriz. Yukarıda bahsedilen diğer kavramımız olan modernizm ise gerçek bir Aydınlanmanın ürünü olarak görülebilir. Dönem olarak Aydınlanmadan sonraki tarihe düşmesi de bunu destekleyen bir kanıttır.

aydinlanma-cagi-arthipo

Aydınlanma, tarihsel olarak modern felsefenin başlangıcında öne çıkan şahsiyetler olan Descartes, Bacon, Leibniz, Hobbes ve Spinoza

Aydınlanma, tarihsel olarak modern felsefenin başlangıcında öne çıkan şahsiyetler olan Descartes, Bacon, Leibniz, Hobbes ve Spinoza’ların açtığı felsefi yoldan devam etmiştir. Bu yüzden Aydınlanma kavramı öncelikle felsefi bir düzlemde anlaşılmalıdır. Felsefe tarihinde özellikleri bakımından ayrılan, farklı topraklarda ortaya çıkmış Aydınlanma(lar)’dan bahsedilir: İskoç (Smith, Hume, vs.), Fransız (Voltaire, Diderot, D’Alembert, Montesquieu ve Rousseau aydınlanma karşıtı, vs.), Alman (Kant) ve İngiliz (Locke ve Berkeley) Aydınlanmaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda düşünüldüğünde 15. ve 16. yüzyıllardan başlayarak 18. yüzyılların sonuna kadar devam eden döneme, Aydınlanma dönemi denmektedir. Aydınlanmanın, tarihsel bir dönem olarak geride kalmış olduğu söylense bile, onun ışığı giderek cılızlaşsa da aydınlanmacılığın hâlâ parlamaya devam ettiğini söyleyebiliriz.

Kısaca söylemek gerekirse; belirgin olarak 17. yüzyılın ikinci yarısından 18. yüzyılın sonuna kadar devam eden sürece, Aydınlanma Yüzyılı’, başka bir deyişle Akıl Çağı’ gibi dönemleştirmeler atfedilmiştir. Bunun nedeni, ilk tanımlamadaki Aydınlanma metaforunun kilisenin yarattığı otoriteye karşı epistemolojik, bilimsel; aristokratik iktidara karşı politik itirazları seslendirmesidir, ikinci tanımlamada Aydınlanmayı sağlayacak olan yeni ‘kutsalın akıl’ olduğu ve dolayısıyla her şeyin akıllaştırılarak açıklama girişimidir. Bu açıdan Simmel’e göre, “Ortaçağda Hıristiyan Kilisesi fikri vardı; Rönesans’ta, aşkın kuvvetlerle meşrulaştırılması gerekmeyen bir değer olarak dünyevi doğanın yeniden kazanılması fikri vardı; 18. yüzyıl Aydınlanması, aklın egemenliğinin insanlığı evrensel mutluluğa eriştireceği fikrine” dayanmaktadır.

Yukarıda adı geçen filozoflara bakıldığında, Aydınlanma Felsefesi’nde ön plana çıkan ve tartışmanın merkezini işgal eden kavramların; akıl, bilgi, bilim, toplumsal hayat, sözleşme veya hukuk, devlet siyaset gibi kavramlar olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim modern felsefeye baktığımızda bu kavramlara ya da düşünürlere bağlı olarak, rasyonalizm, empirizm, materyalizm, liberalizm, sosyalizm, kapitalizm (ekonomik gelişmeler) gibi akımlarım/kavramlarının doğduğunu görebiliriz. Batı dünyasında ortaya çıkan Aydınlanma, her ülkede aynı doğrultuda gelişmemiştir. İngiltere, Almanya ve Fransa üzerinden evrenselleşmiştir. Bu ülkelerin Aydınlanmadaki paylarını kısaca söylemek gerekirse: “Aydınlanma, temelini İngiltere’ye, derinleşmesini Almanya’ya, söylemini ve itici gücünü Fransa’ya borçludur.’’

Descartes ile başlayan modern felsefe

Descartes ile başlayan modern felsefede, filozofun metodik şüphesi ve kartezyen (öznenesne ya da zihinbeden) akılcılığa dayanan rasyonellik ve bilimsellik arayışı sosyal toplumsal bir düşünce yapısına evrilen bir yol izledi. Bir bakıma modern felsefe, klasik felsefe sorularına yöntemsel bir değişiklikle ve eleştirel bir tutumla cevaplar bulmaya girişmiştir. “Modern felsefe, nesnel, keskin ve tutarlı bilgiyi olanaklı kılan ve öznenesne gibi iki kutuplu karşıtlıklardan oluşan bir temele yaslanır.’’

Rönesans ile beraber başlayan klasik eserlerin kilise çerçevesinde yorumlarından uzaklaşılmış ve dinsel doğrulara dair inanç azalmış olup akıl ve bilim ışığında dünyayı ve yaşamı anlama girişimleri başlamıştır. Bu süreçte hümanizme dayanarak insana ya da bu dünyaya dönerek okumaların artmış olduğunu söyleyebiliriz. Kilise ve Tanrı kendi karanlıklarına doğru terk edilmişlerdir. Aynı damardan beslenen modern felsefe Aydınlanma Çağında yüzünü bu dünyaya dönmüştür. Nitekim dinsel duyguların azaldığı bu çağda bir yeryüzü cenneti kurma ideali yeşermiştir. Bu bağlamda insan, bireysel bir kimlik edinebilmiştir; daha felsefi bir deyişle ‘özne’ olabilmiştir.

Aydınlanma Çağının en dikkat çekici şahsiyetleri

Aydınlanma Çağının en dikkat çekici şahsiyetleri, Fransız Aydınlanmacılarıdır. Bunlar başka bir deyişle ‘Ansiklopedistler’ olarak da bilinir. Ansiklopedistlerin amacı, değişik bilim, sanat ve meslek alanlarını kapsayan bir sözlük oluşturmak ve bunu her kesin akıllı anlayabileceği bir dille, yani halk dilinde yazmaktır. Örneğin ünlü Ansiklopedist D’Alembert, “ansiklopedinin amacı olarak; ‘yeryüzüne yayılmış bütün bilgileri bir araya getirme’ olarak belirtir.

Nitekim Aydınlanma Çağının manifestosu olan bu eser Aydınlanma Çağının ‘her şeyi bilme’ ve ‘her şeyi öğrenme’ çabasının bir ürünüdür.”  Bu bilgi deposunda metafizik ve din gibi alanlar dışarıda tutulur ya da Tanrının gökten indirilip doğanın içine serpilerek, akılda bulunduğu/kavrandığı bir anlayış karşımıza çıkar. Böylece seküler bir inanış olan deizm meydana gelmiştir. Aydınlanmacılar, kilise bağlamındaki dinsel anlayıştan çıkıp, akla uygun bir din anlayışı yerleştirmeyi hedeflemişledir diyebiliriz. Bu bağlamda kilisenin kurumsal yapısından çıkan inanç Aydınlanmanın bireyin de birey aklında kendine yer bulur.

Aydınlanma döneminin karakteristik özellikleri Fransız Devrimi’ne yol açan entelektüel birikimdir. Bu birikimin sonucunda oluşan ulus devlet modeli, takip eden dönemlerde imparatorlukların dağılmasındaki en temel noktadır. “Ulus, modernliğin siyasal biçimidir çünkü geleneklerin, göreneklerin ve ayrıcalıkların yerine bütünleşmiş, aklın ilkelerinden esinlenen yasa tarafından yeniden yapılanmış bir ulusal uzamı koyar.”  Siyasal iktidarın gökten indirilmesi olarak görebileceğimiz bu durum, erkin Tanrısal bir vergi olmasından çıkıp halka dayanması ile modern devletin veya yönetimin en temel dayanak noktası belirginleşmiştir. Aynı süreçte insanın kulluktan vatandaşlığa terfi ettiğini, insanın vazgeçilmez evrensel hakları olduğuna dair Aydınlanmanın kutsal metni olan ‘İnsan Hakları Bildirisi’ de dönemin anlaşılmasında önemlidir. Fransız Devrimi’ni üçayağı olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik düsturu ile modern devletin kuruluş harcındaki olmazsa olmaz karışımı yaratmıştır.

David West

Bir başka tanım olarak David West’in görüşüne başvurursak aydınlanma, “… 18. yüzyılın entelektüel ve kültürel hareketi olduğu kadar, felsefi bir hareketti, bununla birlikte o, Avrupa toplumunu, özellikle ‘modern’ dönemin M.S. 1500’lü yıllardaki başlangıcından itibaren dönüştürmekte olan olaylar ve gelişmeler dizisinin entelektüel alandaki doruk noktası olarak da görülebilir.”  Yani modern dönemin siyasal ve toplumsal olaylarında Aydınlanma filozoflarının etkilerini görmek mümkün. Hukuk alanında sekülerleşme, siyasal anlamda devletin yönetimin dönüşümü ve en çok da insanın özgür bir varlık olarak algılanmasında, Aydınlanma düşüncesinin etkisi kaçınılmazdır.

Aydınlanma dönemi ile beraber insan özgür bir varlık olmuş ve geleceği rasyonel bir plan dahilinde inşa etme gayreti göstermiştir. Peki, nedir Aydınlanma? Adorno ve Horkheimeir’in Aydınlanmanın kritiğini yaptıkları Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde Aydınlanmanın oluşturduğu hedefleri bağlamında ele alarak Aydınlanmayı şöyle tanımlarlar: “En geniş anlamda ilerlemeci bir düşünme olarak Aydınlanmanın öteden beri hedefi, insanları korkudan arındırmak ve efendi konumuna getirmek olmuştur. Ne ki tamamen aydınlanmış şu yeryüzü muzaffer felaket alametleriyle parlıyor. Aydınlanmanın tasarısı dünyanın büyüsünü bozmaktı. İstenen, söylenceleri dağıtmak, kuruntuları bilgi yoluyla yıkmaktı, ‘deneyselci felsefenin babası’ Bacon bu felsefenin motiflerini daha önce derlemişti.”  Bilgi artmış ve ona sahip olmak insanı güçlü kılmıştır, ama bilginin varlığında güç kazanan insan, başlı başına iktidar sahibi olan insana güç kazandırmıştır.

Adorno ve Horkheimer

Adorno ve Horkheimer’in Aydınlanmaya bakışlarında olumsuzluk olsa da Aydınlanmanın ilerlemeci bir konumda bulunduğuna işaret etmişlerdir. İlerlemecilik, modern dönemin ya da modern kavramının muhtevasında olan yeni ve iyiyi (hatta en iyiyi) yakalamada akıl ve bilimden güç alarak hep daha iyiye gitmeyi anlatır. Oysa onlara göre mesele, bu girişimin sonucunun beklendiği gibi olmamasında yatar. Yani; Aydınlanmanın büyüsünü bozduğu dünya, yeni haliyle pek de büyülü olamamıştır. Zamansal anlamda ilerlemesi durmuş bir dünya değildir, fakat ilerlemecilik anlayışıyla toplumsal gelişmeler beklendiği ya da Aydınlanma projesinin ufkunda göründüğü gibi gitmemiştir.

Aydınlanma Çağının son noktası olarak görülen Kant, aydınlanmayı tanımlamada ve anlamada, bir bakıma bütün çağın birikimini toparlayan bir tanımlama yapmıştır ki aydınlanma düşüncesinin günümüzde en çok başvurulan izahı Kant’ın şu sözüdür: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.” Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçuyla düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlığını ve yürekliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. “Sapere aude” : ‘kendi aklını kullanmak cesaretini göster!’ buyruğu Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Hem insanın karanlığını anlatmada hem de bu karanlığın dağıtılmasında aklı başvuru olarak göstermesi bakımından önemlidir. Zira akıl Aydınlanmanın kutsal alanıdır ve akıldan çıkan şeyler kutsal sözler olarak görülmelidir. Kant’a göre aklını kullanma cesaretini gösteremeyen insan olgunlaşmamıştır. Aydınlanma insanı aklı kullanarak reşit olabilmiştir. Kant, “Olgunlaşmamışlık” derken kastettiği de, irademizin belli bir durumunun bizi aklımızı kullanmamızın gerekli olduğu alanlarda başka birisinin otoritesini kabullenmeye sürüklemesidir. Kant buna üç örnek gösterir: Kendi kavrayış gücümüzün yerini bir kitap, vicdanımızın yerini ruhani bir kılavuz aldığı, nasıl bir diyet uygulayacağımıza bir doktor karar verdiği zaman “olgunlaşmamış” bir durumdayız demektir… Aydınlanma, istenç, otorite ve aklın kullanılması arasında önceden var olan ilişkinin değişikliğe uğratılmış bir hali diye tanımlanmaktadır. (Aude sapere: Bilme cesareti, cüretini göster sözü).

İnsan Aydınlanma ile birlikte Tanrısal ışığın altından çıkıp akıl ışığında özgür bir varlık olarak tanımlanabilir. Bu insan maneviyatı geride bırakmış, seküler değerlere yaslanan bir varlıktır. Özellikle Kant’ın evrensellik bağlamında oluşturduğu ahlaki görüşleri, dinsel kurallar çerçevesinde yaşayan insana, iyi ve kötünün anlaşılmasında rasyonel bir ahlak oluşmasında ve özgürce eylemde bulunması konusunda sorumluluk yüklemiştir. Aydınlanma öncesi kilise ya da Tanrı ya karşı olan sorumluluk artık akla danışılmasını kural olarak vererek, asıl sorumluluğun aklımızda olduğunu göstermektedir.

Aydınlanma ya da Modernliğe

Aydınlanma ya da modernliğe insan(lık)ın bir projesi olarak bakan ve bu bakımdan Aydınlanma ya iyimser ve olumlu yaklaşan Habermas’a göre “bu 18. yüzyılda Aydınlanma filozofları tarafından formüle edilen modernlik projesi, nesnel bilimi, evrensel ahlak ve yasayı ve kendi iç mantığı çerçevesinde sanatın özerkliğini geliştirme çabalarından oluşuyordu. Bu proje, aynı zamanda, bütün bu alanların kendi bilişsel (cognitive) potansiyellerini esoterik (ancak belirli bir gruba hitap eden) biçimlerinden de kurtarma niyetindeydi.’’  Bu görüşe göre proje hâlâ devam etmektedir. Çünkü Aydınlanmanın ilerlemeci anlayışından yola çıkarsak ve ilerisini sürekli olarak uzağa giden bir zaman olarak gördüğümüzde bir tamamlanma beklentisinden ziyade her zaman yeni fırça darbeleriyle resmin temasının bitmesi değil oluşturulması aşamasını öne çıkardığını söylemek gerek.

Aydınlanma döneminde ve sonrasında da bu projeye olumsuz bakanlar olmuştur. Bunların içerisinde örneğin Rousseau, doğal durumdan uzaklaşan insanın bozulduğunu söylemektedir ki, Aydınlanma döneminde insana dair yeni bir doğa yaratılmasına ilk önce karşı çıkanlardan olmuştur. Zaten Rousseau doğal durumdan vazgeçen insan için en uygun olarak sözleşmeye dayalı toplumsal yaşamdan başka bir seçenek görmemiştir. Ona göre, bu bir ilerleme değil, gerilemedir. Aydınlanma insana verdiği kimlik ve özgüvenle, bu dünyanın efendisi olmuş ve kendisini diğer canlılardan veya varlıklardan ötede, üstünlük içinde görmüştür, fakat bu sadece “insanın bir kibridir.”

Bu kibirli aydın insan’ kendini, aklı sayesinde bütün koşulları anlayabilecek ve çözebilecek güce sahip olduğunun bilincindedir. Aynı zamanda bilim sayesinde de gerçeğin bilgisini yakalayabileceğinin idrakinde olup, doğrunun kutsal öte olmaktan uzak, burada ve somut bir duyusal veya gözlenebilir bir olduğunu görmüştür. “Aydınlanma ve modernlik için aklın egemenliği dışında kalan boşluğun, belirsizliğin alanı bir korku kaynağı olmuştur. Modernliğin iktidarı belirsizliğe karşı savaş temelinde örgütlenmiştir.”  Modern insan bilmemekten, gücü yetememekten korku duyan bir kişi olarak kendini bilimin ibadethanesine kapatmıştır.

Aydınlanma düşüncesine baktığımızda yekpare bir iyilik görülmemektedir. İnsan denen muammayı çözmede bir yandan katkı sağlamasının yanında, aynı insanı yeni bilinmezliklerle karşı karşıya bırakmıştır. Yani modern ve aydın insan kendini somut ve bilinebilir bir dünyanın aynasında parlak ve ihtişamlı bir halde görebilir, bu bir ayna yanılsamasıdır, zira ruhunu kaybetmiş bir insandır. Bu bir krizdir ki “günümüzün manevi krizi Aydınlanma düşüncesinin bir krizidir.

Tanrısız Bir Benlik İddiası

Aydınlanma gerçekten de insanın kendini “bireysel özgürlüğünün üstünü örten ortaçağ geleneğinden ve cemaatinden” özgürleşmesine izin vermiş olabilir, ama bu düşüncenin ‘Tanrısız bir benlik’ iddiası, sonunda kendi kendini yadsıyacaktı; çünkü bir araç olan akıl, Tanrının yokluğunda, herhangi bir ruhsal ya da ahlaki amaçtan yoksun kalacaktı.”  Kriz halinde olan bu “dünya artık ahlaki ve dinî manayla dolu olan anlamlı bir düzen değil, fakat Charles Taylor’ın ifade ettiği şekliyle, ‘son çözümlemede, haritası ampirik gözlem yoluyla çıkartılacak olumsal korelasyonların bir dünyasıdır.’”  Sonuç olarak modern olmak, modernlik ya da Aydınlanma, West’in açıklamasıyla kısaca:

Felsefi bir düşünce olarak, Aydınlanmanın, kendini, arkada bıraktığı geçmişten farklılığı ve gelecekte ulaşacağı sınırsız ilerlemeyle meşru kılan şimdi anlayışının tarihsel açıdan gerçekleşmiş hali olarak anlaşılabilir. Bu Habermas’ın “tamamlanmamış projesi”dir. İkinci olarak, daha da somut bir biçimde, modernlik, tipik olarak onu insan tarihindeki belirli bir evre olarak gören evrimsel toplum kuramı terimleriyle tanımlanan belirli bir toplum biçimi olarak düşünülebilir. Durkheim’ın Comte ve Saint Simon’dan aldığı sanayi toplumu kavramı da bunun bir örneğidir. Üçüncü olarak, modernlik bu toplum türüyle özdeşleştirilen belli deneyimle ifade edilebilir; Marshall

Berman bu tür deneyime yönelik harika bir değerlendirmede bulunur: “Bugün, dünyanın her köşesindeki insanlarca paylaşılan hayati bir deneyim tarzı; başka bir deyişle uzay ve zamana, ben ve ötekilere, yaşamın imkânı ve zorluklarına ilişkin bir deneyim tarzı var. Bu deneyim yığınını modernlik diye adlandırmak istiyorum. Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimiz ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama paradoksal bir birliktir bu, bölünmüşlüğün birliğidir: Bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürekler. Modern olmak, Marx’ın deyişiyle, “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir evrenin parçası olmaktır.

Modernite, Postmodernite ve Bauman

Mehmet E. Şimşek

Belge Yayınları