Sanayi Sonrası Toplum, Daniel Bell

Sanayi Sonrası Toplum, Daniel Bell

Sanayi Sonrası Toplum, Daniel Bell

Postmodern düşünce içinde önemli bir etkinliği olan Amerika­lı çağdaş sosyolog Daniel Bell, fütürolojik postendüstriyel yani sanayi sonrası toplum toplum (post-industrial society) ve ‘sonculuk’-endizm- (ideolojinin Sonu) adlı kitabının neticesinde çıkan bir kavram) kavramları aracılığı ile postmodern dönemin tablosunun fonuna zorunlu olarak eklenen bir düşünürdür. 19. ve 20. yüzyılda gelişen hızlı bir sanayileşme sürecinden sonra Bell, sanayi sonrası döneme geçildiğini belirtir. Kavramsal olarak Bell’in “sanayi-ötesi toplum kavramı özel veya somut bir toplumun tasviri değil, analitik bir kurgudur. (Sanayi Sonrası Toplum, Daniel Bell) Bu kav­ram, gelişmiş Batı toplumlarındaki sosyal tabakalaşma yapısı ve toplumsal düzenin yeni eksenlerini tanımlayan bir paradigma veya toplumsal çerçeve”yi anlatır. Bu noktada Bell in gelecekte görü­leceğini anlattığı bu toplum tipi (Bell’in geleceği günümüzdür) ge­lişmiş sanayi toplumlarının bir sonraki evresi olarak görülür. Bell e göre sanayi sonrası toplumun özellikleri şöyle sıralanmaktadır:

  1. Endüstriyel açıdan – meta üretiminden hizmet ekonomi­sine geçiş.
  2. Mesleki açıdan – mavi yakalı endüstriyel mesleklerden be­yaz yakalı profesyonel ve teknik konumlara, işçi sınıfı ağır­lıklı bir toplumdan daha da orta sınıf bir topluma geçiş.
  3. Politik açıdan – politikacılar ve işadamlarından oluşan ge­leneksel güç yapısına meydan okuyabilecek yeni bir bilgi sınıfının yaratılması.
  4. Kültürel açıdan- ilerlemenin ve politika oluşturmanın asıl kaynağı olarak teorik bilginin merkezi konumu.
  5. İdeolojik açıdan- teknolojinin kontrolü ve teknolojik de­ğerlendirmeye dayalı bir ‘gelecek yönelimi’.

Post-Sanayi

Bu bağlamda sanayi toplumu üretime dayalı bir toplum ve üre­tim ilişkilerinin egemenliğinde olan bir toplumken, post-sanayi toplumunda ise hizmet ekonomisinin varlığında farklı toplumsal ilişkiler ve tabakalar oluşmaktadır. Sanayi toplumunda üretim fa­aliyetlerinin içinde var olan mavi yakalı mesleklerden ve işçi sınıfı gibi geniş bir tabakadan bahsedilmesine karşın, post sanayi toplumunun bilgiyle oluşan hizmet sektöründe beyaz yakalılar, yani uzmanlar/profesyonellerden bahsedilir.  Hizmet sektörü, sağ­lık, finans, ulaşım, eğitim, yönetim gibi faaliyetlerden oluşur. Bu aşamada ön plana çıkan üretilen meta/mal değil, üniversitelerin, uzmanların oluşturduğu bilgidir. (Sanayi Sonrası Toplum, Daniel Bell) Dolayısıyla, sanayi toplumunda- ki kalabalık işçi sınıfının yerini, post-sanayi toplumunda meslek grupları/örgütleri alır. Bell e göre post-sanayi toplumu, sanayi toplumundaki çatışmalardan ve gerilimlerden kurtulmuş olan daha iyi bir toplumdur.

Bell’in post-sanayi toplum kavramı, postmodernizme eklemle­nebilecek özellikler taşırken bir başka kavram olan ‘sonculuk’ kavra­mı daha çok tartışılan ve eleştirilen bir kavram olmuştur. Sonculuk kavramı Fukuyama (tarihin sonu tezi fikri) gibi düşünürler üzerin­de etkili olmuştur. Bilhassa 20. yüzyıldaki Sovyetlerin dağılmasıyla beraber ‘soncu’ kehanetin bir anlamda gerçekleştiğini ve kavramın daha popüler bir hale geldiğini söyleyebiliriz.

Modernist ve Muhafa­zakar

Bell’e göre, ideoloji seküler bir dindir, ama ideoloji din kadar insan hayatında önemli olamamıştır. En azından dinin yerini almaya çalışan ideoloji, dinin seküler dünyada uzaklaşmasıyla oluşan boşluğu kolektif duygularla doldurmaya çabalamıştır. (Sanayi Sonrası Toplum, Daniel Bell). Bu açıdan liberal ve sosyalist iki ideolo­jinin varlığından bahseden Bell’e göre bu ideolojiler, 1950’lerden itibaren insanları harekete geçirme konusundaki etkinliğini kay­betmiştir. İdeolojilerin insanlar üzerinde etkisizleşmesinin iki ne­deni vardır: “Birincisi ideolojik çatışmaların siyasal ya da ekonomik bunalımları önleyememesi; İkincisi, refah devletinin kapitalizme getirdiği uyarlamalardır.” Bu anlamda ideolojilerin sonunu geldiği­ni ilan eden Bell’e göre, bunun en önemli nedeni, ideolojik zeminde oturan baskıcı rejimlerin insanlara uyguladıkları şiddettir.

2011 yılında hayatını kaybeden Bell “modernist” ve “muhafa­zakâr” kimliğe sahip olup, postmodern tartışmaların en yoğun ol­duğu sürece şahitlik etmiştir. Bell, “açıkça dürtü, zevk, özgürleşme ve erotizmle ilişkilendirdiği postmodernizmi benimsemeyerek eleştirir. Postmodern olarak gösterilen gelişmeler, insan ve toplum üzerinde olumsuz etkilerinden endişe duyan Bell, postmodern olarak nitelendirilen bir toplumun rasyonaliteden ve verimliliktenuzak durmasının sosyal değişimleri tetikleyeceğini belirtir.

Özetle Bell’in sanayi sonrası toplum ve ideolojinin sonu dü­şüncesi, postmodern düşünceden biraz önce (20. yüzyılın ikinci yarısında olması bakımından aynı dönemlerde) literatüre giren bir teori olması bakımından dikkate şayandır. Postmodern düşünce­ye dolaylı olarak katabileceğimiz Bell’in sanayi sonrası toplumu, özellikleri açısından enformatik değişimlerin etkilediği bir toplum olarak görmesi açısından ve bunun postmodern toplumun özellik­lerini yansıtması bakımından manidar görülmektedir.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları

Postmodern Nedir? Postmodern Dönemin Diğer Adlandırmaları

Postmodern Nedir? Postmodern Dönemin Diğer Adlandırmaları

Postmodern

Postmodern, dünyanın, ziyadesiyle farklı dönmeye başladığı postmodern bir döneme girdiğini ileri süren düşünceler karşısında farklı tanımla­malar da görülmektedir. Aslında sosyal bilimcilerin, tarihçilerin in­sanlık tarihini dönemleştirirken farklı referans noktalarını dikkate aldıkları söylenebilir. Bununla birlikte toplumu anlamada etkin konulardan biri olan ekonomik işleyiş veya ekonomik araçlar, top­lumu analizde iyi bir kriter olabilmektedir. Bu açıdan toplumların, tarım toplumu, sanayi toplumu ve son olarak da bilişim toplumu olarak geliştiğine dair genel bir sosyal algılayış da mevcuttur. Postmodern nedir?

Postmodern Nedir?

Postmodern nedir? Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısına dair tanımlar daha da ço­ğalmaktadır. Bu zamanı tanıtan, çoğunlukla post’lu olan bu tanım­lar kısaca: ‘post endüstriyel toplum’, ‘sanayi sonrası toplum’, ‘sanayi ötesi toplum’, ‘bilgi toplumu’, ‘enformasyon toplumu’, ‘post-fordist toplum’, ‘post-kapitalist toplum’, ‘post-burjuva toplumu’, ‘tekno­lojik toplum’ ve benzeri tanımlamalar şeklindedir. Bu kavramsal tanımlamalar, aslında nereden baktığımıza bağlı olarak ya da neyi merkeze aldığımıza göre toplumu tanımlama girişimlerinin farklı­laştığını göstermektedir.

postmodern nedir

Buradan hareketle moderniteden tamamen ayrı olarak değer­lendirilen postmodern(lik) yerine modernlikle bağının kopmadı­ğını hatta modernliğin radikalleştiği bir süreçte olunduğunu belir­ten görüşler de mevcuttur. Dolayısıyla, ‘post’ ön takılı herhangi bir tanımlama üzerinde kesin bir görüş birliği mevcut değildir. İşte bu bağlamda aşağıda özellikle öne çıkan düşünceler ele alınmak­tadır. Bu düşünceler, aslında postmodern dönemin temel tezlerini destekleyen fikirler olarak görülebilir. Fakat burada önemli olan nokta, bu fikirlerin merkeze aldıkları görüşlerde, tarihsel olarak bir postmodern kopuşun olduğunu söylemek yerine, önceki sürece eklenmiş bir devamlılık olarak görmeleridir.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları

Postmodern Kelimesiyle Birlikte Anılanlar

Postmodern sanat,  Postmodern resim, Postmodern giyim, Postmodern yaşam, Postmodern cinsiyet, postmodern cinsellik, postmodern ırkçılık, postmodern, dizay, postmdoern mimari, postmodern tasarım, postmodern düşünce, postmodern müzik, postmodern iletişim.

postmodern nedir rengarenk modern çılgın elbise

Postmodernizm eleştirisi olup modernizmin ve avant-garde fikrini alır. Daha sonra diğer disiplinlerle beraber yeni bir senteze ulaşılır. Modernizmin, postmodernizm avant-garde iken, postmodern  geleneği reddederek, sosyal ve kültürel yaşamın sorunu çözmek için yeni bir girişimde bulunduğunu iddia eder. Ancak bunu yaparken yüksek kültürü hedeflemez, yatay basit sıradan bir değişim olarak durur.

Marksizm’den Post Marksizm’e

Marksizm’den Post Marksizm’e

Marksizm’den Post Marksizm’e

Post Marksizm, modern dünyanın içinden çıkan ve bu anlamda modern bir teori olarak görülen ama modern toplumsal yaşamın egemen gücüne Marksizmin başvurduğu özenlik ve sınıflar anlayışını: Ne onun kapitalist gelişmenin tarihsel yönelimi görüşünü, ne de antagonizmaların ortadan kalktığı saydam bir toplum olarak komünizm anlayışını sürdürmek olanaklı” olduğuna dair savlarıdır. Aynı zamanda postmoderniteyi de olumlayan radikal demokrasi teorisyenlerinden Mouffe’a göre radikal demokrasi için postmodern dü­şünüşün bir şans olduğunu ilk başta söylemek gerekir.  Aslında yukarıda adı geçen Baudrillard, Lyotard ve Foucault gibi düşünürler de Marksizme eklenebilir. Fakat bunlar daha çok Post Marksizm ‘le ilişkilerini kesip atan veya ona karşı olan düşünürlerdir. Oysa Laclau ve Mouffe, Marksizme hâlâ bağlı dururlar, ama onun temel nok­talardaki eksikliklerini gidermek adına çalışırlar.

Onlara göre, Marksizmin içinde bir kriz mevcuttur ki bu kriz 1970’lerde Marksist teorinin çıkmaza girmesiyle neticelenir. Krizin nedeni, Marksist teorideki temel antagonizma olan sınıfsal karşıt yapının, toplumsalı anlamada sınırlılıklar taşımasıdır. Sınıf kavra­mının kendisi, ezilen veya baskıya uğrayan diğer insanları da gös­termek, anlamında evrensel bir bütünlük sağlamaz. “Günümüzde birey yalnızca bir emek-gücü satıcısı olarak değildir. Diğer pek çok toplumsal ilişkiye katılışı yoluyla da sermayeye bağımlıdır: kültür, boş zaman, hastalık, eğitim, seks ve hatta ölüm. Neredeyse, kapi­talist ilişkilerden kurtulan hiçbir bireysel ya da kolektif hayat alanı yoktur.’’  Post Marksizm, öyleyse sınıf kavramı bu kapitalist ağın ilişkilerini analiz etmede eksiktir, çünkü bireyin üzerinde taşıdığı elbise sadece fab­rika önlüğü değildir.

Kadın Hakları, Göçmen Hakları

Bu bağlamda içinde sosyalist etkisi olsa da radikal demokrasi için sınıf temelli bir devrim imkânsız görülmektedir. Fakat toplumsal yapı içerisindeki diğer farklılıkları politik mücadele alanının dışarısına atmasıyla da sınıf kavramı, sorunları çözmede bir engel olarak gö­rülmektedir. Nitekim, kadın hakları, göçmen hakları ya da diğer azınlık haklarını savunmada sınıfın bir birleştiriciliği yoktur. Ay­rıca bunların kendi farklılıkları içinde politik olarak haklarını ve mücadelelerini eşdeğer görmek gerekir ki radikal demokrasinin yollarını açan da bu farklı temeldeki hak mücadelelerine imkân ta­nımak ve bu mücadeleleri birbirine bağlamak durumudur. 

Post Marksizm, radi­kal demokrasi teorisi, bu açıdan toplumu heterojen/çoklu gruplar olarak görür. Bu heterojen toplumda radikal demokrasiyi de hak mücadelelerini birleştiren bir yol olarak sunup, mücadeleler ağını oluşturur. Ama Laclau-Mouffe, radikal demokratik bir devrim he­deflerken, bilinçli olarak kesin biryol haritası veya reçetesi sunma­yarak, kendilerini/teorilerini durağan olmaktan veya kati kurallara bağlamaktan da kurtarırlar.

Kısaca Laclau ve Mouffe’un düşünce­leri şöyle sıralanabilir:

  1. Kapitalist toplumsal düzenin dayandığı özgül ilişki biçimi olan sömürü ilişkileri yerini devlet ve sivil toplum arasın­daki tabiyet ilişkilerine bırakmıştır. Sınıf kavramı yerini vatandaş, azınlıklar, farklı kimlikler, özne konumları, ‘öte­kiler ve bireylere bırakmıştır.
  2. Marksizmdeki ekonominin toplumsal alandaki her şeyi belirlediği ekonomik indirgemeci anlayış terk edilmelidir. Toplumsal çatışmalar, artık ekonomik alandaki serma- ye-emek çelişkisinden değil, siyasal alandaki devlet-sivil toplum bürokrasi, metalaşma ve homojenleşmeye karşıt olarak gelişen yeni toplumsal hareketler) çatışmasından türemekte ve gittikçe çeşitlenmekte ve daha çok sayıda ilişkiye dağılmaktadır.
  3. Bir kimsenin sosyo-ekonomik açıdan işgal ettiği yer ile siya- si-ideolojik çıkarları arasındaki herhangi zorunlu ilişki yok­tur. Bu anlamda, ideoloji ve politika kategorileri, ekonomi ve sınıfsal ilişkilerden ayrı ve bağımsız toplumsal katego­rilerdir.
  1. Günümüz toplumlarında “sınıf’ gibi evrensel kimlikler ve nesnel çıkarlardan söz edilemez çünkü toplumsal müca­deleler çeşitlenmiştir ve bu doğrultuda ‘yeni’ toplumsal hareketler siyasetin temel aktörleri haline gelmiştir.
  2. İşçi sınıfının devrimci bir rolü olduğu fikri terk edilme­lidir. İşçi sınıfının toplumsal değişim ve devrimler içeri­sinde işgal etmiş olduğu merkezi konumu artık ortadan kalkmıştır. İşçi sınıfı artık önemli bir toplumsal aktör/ özne olarak düşünülmemelidir. Dolayısıyla, herhangi bir özne konumunun ve farklı kimliklerin (çevreci, eşcinsel, barış veya kadın hareketi vb) toplumsal değişime yapaca­ğı katkıyla işçi sınıfının katkısı arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır.
  3. Sosyalizmin eşitlik ve özgürlük idealine kitlesel bir siyasal devrim yoluyla değil, Radikal Demokrasi Projesinin da­yandığı burjuva demokrasinin derinleştirilmesi ve geniş­letilmesiyle ulaşılabilir.
  4. Radikal demokrasi stratejisi toplumsal olguların tamam­lanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket et­mektedir. Toplumsal olan tarihseldir, önceden belirlene- mez; bu anlamda toplumda çoğulluğu ve merkezsizliği kabul etmeliyiz. Buna göre, siyasal alanlar ve özneler çoğullaşmıştır ve bu çoğulluk tek bir özelliğe indirgenemez. Radikal demokrasi, bu öznelerin çoğullaşmasını ve birey merkezli hakları temele alır ve herkese uyabilecek bir ev­rensellik fikrini reddeder. Ayrıca, radikal demokrasi mü­cadelesinde hiçbir özne konumu diğerinden daha ayrıca­lıklı bir durumda değildir.
  5. “Toplumsal” olan her şey söylemseldir. İdeolojik ve politik çıkarlar ancak, söylem yoluyla kurulabilir. Siyaset, hegemonik pratiklere yönelen bir söylem kurma sürecidir ve herhangi bir sınıfın maddi çıkarları üzerinden biçimlendirilemez. Siyaset, güncel duruma uygun olarak çoğullaşmış özne konumlarını eklemleyecek hegemonik bir pratik ola­rak kavranmalıdır:

Radikal Demokrasi Teorisi

Radikal demokrasi teorisini postmodern dönemin bir teori­si olarak görürsek ve özellikle bir üst anlatı olmaktan kaçındığını düşünürsek, Eagleton’ın postmodern düşünce eleştirisini, radikal demokrasi düşüncesini de içine alarak yeniden okuyabiliriz. Ona göre, postmodernitenin büyük anlatıları kabul etmemesinin ne­deni bir büyük anlatı kuracak bilgiden yoksun olmalarıdır. Bu açıdan radikal demokrasi de bir büyük anlatı değildir.

Nihai olarak belirlemek gerekirse postmodern dönemde ortaya çıkan düşünür­lerin veya düşüncelerin Marksizmle olan ilişkisi, her ikisini bir­birine verdiği cevaplar olarak değerlendirdiğimizde, iki anlamda önemlidir. Birincisi, postmodern düşünce her ne kadar modernite karşıtı bir eleştiri olsa da politik olarak neo-liberal dalganın bir bo­yutu olarak düşünüldüğünde asıl karşı çıkışların doğrudan Marksizme olduğu açıktır. İkinci olarak, postmodern dönemin küresel kapitalizmin kültür mantığı, sömürü düzeni şeklinde değerlendi­ren ve bu yüzden de postmoderniteye en sert eleştirinin de Mark­sist perspektiften yapıldığını söyleyebiliriz.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları

Jean Baudrillard

Jean Baudrillard

Jean Baudrillard

Postmodernizm akımının içinde adı geçen bir başka Fransız düşünür Jean Baudrillard ’dır (1929-2007). Baudrillard, kendi ağzıy­la postmodern bir düşünür olduğunu söylemese de “post-modernizmin en büyük rahibi” olarak gösterilmektedir. Ona göre ta­rihsel açıdan içinde bulunduğumuz dönem, simülasyon veya taklit çağıdır. Baudrillard, toplumun kitleleştiği bu çağda, ideolojilerin bittiği, anlamın yakalanmadığı, tüketime dayalı bir hipergerçeklik ortaya çıktığını ileri sürmektedir.

Baudrillard, “günümüz postmodern dünyasının gerçek bir toplumdan ziyade, sembollerle imajların, gerçek ve somut olanın yerini aldığı sanal bir gerçeklik olduğunu göstermek amacıyla ge­liştirmiş olduğu bir kavramdır. Bizim bugün, mal ve hizmetlerden ziyade sembollerle imajları alıp sattığımızı, gerçek bir takım maddi ihtiyaçları karşılamaktan çok ihtiyaçlarla arzuların psikolojik tat­minini sağlamaya çalıştığımızı bildirir.”  Baudrillard, bu imajların ve sembollerin yayılmasında modanın-özelde giyim alanında olup diğer tüketim nesnelerine de değer kazandırması bakımından- et­kili olduğunu söyler. Ona göre moda, tüketim üzerindeki etkisini televizyon, reklam gibi cam’/görüntü kanalları aracılığıyla sağlar ve yayar.

Simülasyon Çağının Son Evresi

Jean Baudrillard ‘a göre postmodern toplum, toplumun geçirdiği üç simülakranın (simülasyon) çağının son evresidir. Simülakra nes­nelerin ya da olayların yeniden üretilmesi olarak düşünüldüğünde, insanın kullandığı sembollerle, bu evrelerdeki farklılığı gösterir. Modern tarihin içinde, toplumun anlam üretimi olarak değerlen­direbileceğimiz simülakra dönemleri: “Tiyatronun doğuşu, moda, barok sanat vb yenilikler aynı zamanda birer işaret ağıdır ve bunlar feodalitenin doğal işaretlerinin yerini almaya başlamışlardır. Jean Baudrillard ’a göre bu değişim ile beraber Birinci Simülakra Çağına girilmiştir… İkinci Simülakra Çağı ise sanayi devrimi ile ortaya çık­mıştır. Sanayi Devrimi, nesnelerin neredeyse sonsuz sayıda yeni­den üretilebilirliği demektir; nesneler, bu üretim süreci (akan şerit, otomasyon, robotik vb) içinde tıpkısının aynısı olarak üretilmeye başlanmıştır. Üçüncü Simularca Düzeninde ise, üretimin yerine onun taklidi olan model geçmiştir. Yani metadan işarete ya da sem­bole doğru bir kayma süreci ortaya çıkmıştır.”

Kapitalizmin üretime yönelik ideolojik görünümü belli bir aşamadan sonra tüketim sektörüne endeksli bir mahiyete bürün­müştür. Üretimi had safhaya ulaştıran unsurlar 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar (boyunca) devam eden sanayileşme ve üretimdeki iktisadi rasyonelliktir (araçsal diyebiliriz). Üretimdeki doygunluk 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren değişmeye baş­lamış, toplumsal alanda egemen kültür çalışma/üretme alanından tüketme alanına kaymıştır diyebiliriz.

Yeni toplumsallıkta, “Har­cama, Haz, Hesapsızlık (‘şimdi alın, sonra ödeyin’) temaları ‘pü­riten’ Tasarruf, Çalışma ve Malvarlığı temalarının yerine geçer.”  Böylece toplumsallığın kendisinde ve aktörlerde bir rol değişimi de gerçekleşmiştir. Sözgelimi; sınıf temelli toplumsal analiz ve politik eylemsellik üretim toplumunda, merkezi bir konumda dururken; tüketim toplumunun simülasyonlarında kapitalist nesne tüm de­ğer göstergelerini (gösterge ekonomi politiği) de içine alan bir hale bürünür. Bu yüzden tüketim toplumu, herkesi bağımsız-yalnız- bir tüketici kimliğinde oluşturduğu için, sınıf gibi ortak bir toplumsal/ politik hareket oluşmasının imkânsızlaştığı bir toplumsallık ya da Baudrillard ‘ın deyişiyle toplumsalın sonu/kitlenin doğuşudur.

Tüketim Ekonomisinin Nesnesi

Böylelikle, toplumsallığın sonunda yani tüketim toplumunda sınıf, ideoloji ve diğer üst kimlik belirlenimleri gibi insanların an­lam dünyalarını oluşturan kavramların anlamsızlaştığını (özellikle tüketim ekonomisinin nesnesine dönüştürülemiyorsa) söyleyebiliriz. Gerçekliğin yitirildiği ya da simülasyonlarla sürekli yeniden oluşturulduğu bir ortamda sabit bir değer odağında/etrafında bulunmak mümkün görünmemektedir. Gerçeğin yerine hipergerçekliğin, aşırı gerçekliğin, kopyaların, simülasyonların geçtiği tü­ketim toplumunda her şey TV ekranından yansıtılan veya Disneyland gibi eğlence merkezlerinde oluşturulan bir gerçeklik duygusu verir.  İşte burada Baudrillard “biz, hayatın TV içinde ve TV’nin hayat içinde kaybolduğu bir çağda yaşıyoruz,” der.

Tüketim toplumu insan, tüketerek var olabildiği için sıkıntı­lı bir durumdadır. Zira tüketim alanı düşünüldüğünde tüketim sonsuzluğu barındırırken, bireyin kendi sınırlılıkları, kapasitesi bu sıkıntının kaynağıdır. Tüketici birey, tüketimde hızını sürekli artırmak zorundadır, çünkü tüketim nesnelerinin bolluğunda ya­şarken, bireyin gerçekten var olduğunu gösterecek olan ise bireyin kişisel/bireysel bir tüketim tarihi ve çeşitliliği koleksiyonu oluşturabilmesidir. Bu açıdan birey, mümkün olan bütün hazları tatma isteğiyle yanıp tutuşarak tüketim sahasındaki nesnelerle, deneyim­lerle, eğlenmeyle -yani sonuçta hazza ulaştıran tüketim girdabın­da- dolanıp durur. Bu birey hiçbir hazzı kaçırmak istemediği için ve herhangi bir şeyin haz verip vermediğini tüketmeden bilemeye­ceği için tüketim sahasında hiçbir şeyi pas geçmeden, tüketerek yol alır.

Hazzı Atlama Korkusu

Baudrillard ‘ın deyişle: “Tüketim insanı bir şeyi, hangi türden olursa olsun bir hazzı “atlama” korkusuyla yatıp kalkar. Şu ya da bu tema­sın, şu ya da bu deneyimin (Kanarya Adalarında Noel, Viski ’de yılan balığı, Prado, LSD, Japon işi aşk) size bir “duyu” verip veremeyeceği asla bilinemez. Dolayısıyla söz konusu olan, artık ne arzu ne de “zevk” ya da özel eği­lim, ama yaygın bir saplantı haline gelmiş bir meraktır; eğlenme, bütün kendi kendini coşturma, haz alma ya da kendini ödüllendirme olanaklarını sonuna kadar zorla­ma buyruğunun geçerli olduğu “fun-morality”d\T. Tüketici, insana prestij kazandıran yani onun varlığını anlam­landıran ve onu bir tüketimden diğerine yollayan tüketim sistemi içindedir.

Tüketim sistemi, tüketicideki haz duygusunu reklam, moda gibi araçlarla tüketime tetikleyici koşullandırmalar yarata­rak tüketim döngüsünü sürekli kılar. Bu yoğun tüketim sonucun­da Baudrillard’a göre “çöp sepeti uygarlığı” diğer bir deyişle “dışkı kültürü” oluşur. Zira tüketici bireyin doğasındaki sınırlılıklar, yeni bir tüketim için alan açılmasını zorunlu kılar. Böylece her tüketim aslında tamamlanmadan artık’ haline gelerek çöp uygarlığının iyi­ce büyümesine yol açar. Baudrillard, tüketici insanının bu tüketim ağında tüketip attığı şeyle tanımlanabileceğini söyler: bana fırlatıp attığın şeyi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!

Neticede, tüketim toplumu postmodern dönemi niteleyen önemli kavramlardan biri olarak değerlendirildiğinde, tüketimi sağlayan haz ve eğlence ahlakı aynı zamanda Baudrillard açısından toplumsallığı dinamitleyen bir değerler sisteminin de kaynağıdır. Bu açıdan bakıldığında postmodern dünyada insan ve toplumu mış gibi yapılan’ bir şey semboller ve imajların gerçek ve somutun yerini aldığı sanal bir gerçeklik” olarak görebiliriz. Böylece in­sanın, geleneksel, tarihsel devamlıkla yıllar boyu süren bir anlam dünyasından çıkıp/sıyrılıp gündelik ‘marka’lar diyarında varlık sı­fatına kavuşan ve etiket taşıyan birer reklam panosu göreviyle yaşa­mım devam ettirdiğini ileri sürebiliriz.

Çöp Sepeti Uygarlığı

Tüketici, insana prestij kazandıran yani onun varlığını anlam­landıran ve onu bir tüketimden diğerine yollayan tüketim sistemi içindedir. Tüketim sistemi, tüketicideki haz duygusunu reklam, moda gibi araçlarla tüketime tetikleyici koşullandırmalar yarata­rak tüketim döngüsünü sürekli kılar. Bu yoğun tüketim sonucun­da Jean Baudrillard ‘a göre “çöp sepeti uygarlığı” diğer bir deyişle “dışkı kültürü” oluşur. Zira tüketici bireyin doğasındaki sınırlılıklar, yeni bir tüketim için alan açılmasını zorunlu kılar. Böylece her tüketim aslında tamamlanmadan artık’ haline gelerek çöp uygarlığının iyi­ce büyümesine yol açar. Baudrillard, tüketici insanının bu tüketim ağında tüketip attığı şeyle tanımlanabileceğini söyler: bana fırlatıp attığın şeyi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!

Neticede, tüketim toplumu postmodern dönemi niteleyen önemli kavramlardan biri olarak değerlendirildiğinde, tüketimi sağlayan haz ve eğlence ahlakı aynı zamanda Baudrillard açısından toplumsallığı dinamitleyen bir değerler sisteminin de kaynağıdır. Bu açıdan bakıldığında postmodern dünyada insan ve toplumu mış gibi yapılan’ bir şey semboller ve imajların gerçek ve somutun yerini aldığı sanal bir gerçeklik” olarak görebiliriz.  Böylece in­sanın, geleneksel, tarihsel devamlıkla yıllar boyu süren bir anlam dünyasından çıkıp/sıyrılıp gündelik ‘marka’lar diyarında varlık sı­fatına kavuşan ve etiket taşıyan birer reklam panosu göreviyle yaşa­mını devam ettirdiğini ileri sürebiliriz.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları

Michel Foucault

Michel Foucault

Michel Foucault

Michel Foucault kimdir? Dünya Savaşı’ndan sonraki süreç, sosyal bilimler açısından Fransız etkisinin yoğun olduğu bir dönemdir. Bu sürece en aktif katkı Sartre’ın varoluşçuluğudur. Düşünsel açıdan Sartre’dan sonra gelenler farklı temellere yaslanmalarına rağmen Sartre’ın entelek­tüel bir kişilik ve muhalif olarak Fransız entelektüel dünyasına bir prototip figür olarak etkisi söz konusudur. Onun varoluşçu pers­pektifi, modern bireyin özgürlük sorunsalı etrafında şekillenmiştir. Sartre’ın ardıllarından olan Michel Foucault, birçok akımla ilişkilendirilen bir düşünürdür. Kendisini hiçbir akım adı altında tanımlamayan Foucault, en çok postyapısalcı ekolle anılmış olması­na karşın bunu da kabul etmemiştir. Bunun yanında Foucault post- modern sıfatını taşıyan bir düşünür değildir. Buna rağmen onun modern döneme dair eleştirel düşüncelerinin, postmodernizmin entelektüel cephaneliğinde bulunan mühimmatının önemli bir kısmında Foucault’nun etkisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Foucault, modern dönemin arkeolojik ve epistemolojik geç­mişine iner ve burada modern tarihin oluşumunda bilinmeyeni ya da unutulanı gün yüzüne çıkararak modern sürecin farklı bir okumasını geliştirir. Modern dönemin belirleyicisi olan akıl, nesnellik-bilimsellik-, bireysel özgürleşme ve ilerleme kavramları, Foucault açısından iktidar, söylem ve tahakküm mekanizmasının içinde var olan veya onu tamamlayan kavramlardır. Bu kavramlar, modernliğin belirleyicileridir ve hayata kurumlar aracılığıyla yerle­şir. Kurumlar hastaneler, okullar, hapishaneler, kısaca disiplin sağ­layıcılardan oluşur. Bu noktada disiplin toplumuna giden sürecin kökenine inmeye çalışan Foucault ’ya göre disiplin toplumunun üçayağından bahsedilebilir: İlk olarak gözetlemenin gerçekleştiği panoptikonal gözlem ve kontrol araçları; ikinci olarak disiplinin nor­malleştirici etkisi olarak cezalandırıcı kurumlar; son olarak bürok­rasinin hiyerarşik düzeninde, üstlerin astları sınaması.

Tarihi Yazılmayanların İzi

Kurumların temel işlevi, modern iktidarı rahatsız eden isten­medik davranışları rehabilite etmek ve ortaya çıkacak olan olası olumsuz davranışları da engellemektir. Burada Foucault, soy kütüksel yöntemle modern toplumun dışında bırakılan ve o toplumun kurumlarında uzmanlar nezaretinde tutulan marjinal kişilerin (deli, suçlu, aylak, sapkın vs.), tarihi yazılmayanların izini sürer. Sonuçta bulunan ya da ortaya çıkan modernin dışladıklarından oluşan öte­ki yüzdür. Doğrusu bütün toplumlarda (burada modern toplumu dikkate alarak) dışlamanın olduğunu belirten Foucault, dışlamanın istinasız her toplumda dört şekilde göründüğü belirtir, bunlar:

  • Çalışma karşısında, ekonomik üretim karşısında dışlama sistemi. Her toplumda, ekonomik üretim ağının parçası olmayan bireyler her zaman vardır, bunlar ya üretimden muaftırlar ya da çalışacak durumda değildirler.
  • Yalnızca çalışma karşısında değil, aile karşısında yani yal­nızca ekonomik üretim karşısında değil, toplumun üreti­mi karşısında da marjinal olan bireyler her zaman vardır.
  • Her toplumda bazı kişilerin sözünün sıradan birinin sözü gibi kabul edilmemesini sağlayan bir dışlama sistemi her zaman vardır. Sözleri diğerlerinkinden daha kutsal olan bireyler ya da tersine, sözleri diğerlerinkinden daha işe ya­ramaz ve boş olanlar ve bu nedenle, konuştuklarında aynı güveni uyandırmayan kişiler ya da sözleri normal kişilerin sözleriyle aynı etkiyi elde edemeyecek olanlar vardır.
  • Son bir dışlama sistemi vardır: Oyun karşısında işleyen sistem. Her toplumda oyun ya da bayram mahiyetinde bir şeyler olduğu gibi, oyun karşısında diğerleriyle aynı konu­mu paylaşmayan kişiler de her zaman vardır: Bunlar oyun­dan dışlanmışlardır ya da oyun oynayabilecek durumda değillerdir veyahut oyunun lideri ya da tersine oyunun nesneleri ya da kurbanları olmak gibi özel bir konumları vardır oyun karşısında.Bu dört dışlama sistemine de bütün kurumlarda uğrayan yal­nızca delilerdir. Deliler, akılsal bir varlık olan (özellikle modern akıl) insanın en uzağında olan ya da insan vasfına kavuşmaktan mahrum insanlardır. Çalışma, eğitim, aile ortamlarında bulunması iğreti olan, istenmeyenlerdir.

İnsan Bedenlerine Nüfuz Eden İktidar

Dışlamayı sağlayan iktidar, toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür; dolayısıyla insan, her türlü ilişki içindeyken aynı zamanda ilişki­sel iktidarın çarkındadır. Bu iktidar, hiyerarşik bir yapılanma ile meydana gelen bir şey değildir. Foucault ‘ya göre iktidar belli bir akılsallığa yaslanarak gündelik hayatın içinde oluşur ve dolaşır. İn­sanların davranışlarına, bedenlerine nüfuz eden iktidar, mikros­kobik bir şekilde toplumsal yataylığın içinde küme küme bulunur. Bu noktada özne, varlığını iktidar alanlarında kazanır. Ona göre, iktidar her yerdedir ve iktidarın bulunduğu her yerde direniş de vardır. Özne, ancak bu direnişi-yine her yerde olan- gerçekleştirir­se, özne’lik kazanır.

Postmodernitenin eleştirdiği modern toplumu, bireylerinin her hareketini araştıran, ölçen, onları düzeltmeye ve normalliğe kavuşturmaya çalışan disipliner bir toplum olarak niteleyebiliriz. Bu toplum bireylerini köken olarak Bentham’ın panoptikon-göze- tim evi tasarımı olan yapı içinde takibe alır, inceler. Gözetim-evi, “nezaret altında tutma, hapis, tecrit, zorla çalıştırma ve eğitim; bun­ların tümü de göz önünde bulundurulacak olan amaçlardır. Tutukluların odaları binanın çeperinde konumlanır. İsterseniz, bunları, hücre olarak adlandırabilirsiniz. Gözetleyicinin odası merkezde yer alır; istersen buna gözetmenin locası diyebiliriz.” Panoptikon ta­sarımın ortaya çıkışında öncelikli hedefi suçlular olmasına karşın, tasarım daha sonra modern yapıların (hastane, okul, işyeri/fabrika vd.) hepsinde görülür diyebiliriz.

Michel Foucault açısından modern disiplin yapıları hastane, okul ve hapishanedir. Bu kurumlarda çalışan uzmanlar (doktorlar, eğitici­ler ve gardiyanlar) aracılığıyla istenen tipte, yani normal bir insan üretmek amaçtır. Normallik ve anormallik bu kurumlar-uzmanlar tarafından belirlenir. Eğer anormal bir birey varsa bu kurumlara kapatılarak normalleşmeyi sağlayacak işlemlerden geçirilir. Michel Foucault göre, pişman olmuş suçlu, iyi işçi, iyi öğrenci, sadık asker, kararlı yurttaş sözü edilen disipline edici” kurumların ürettiği veya üretmek istediği ürünlerdir.

Akıllı, Kurallara Uyan, Çalışkan

Neticede, postmodern düşüncede Foucault’un önemi, modern tahayyül içinde varolan-istenen- insan ve toplum tek tipleştiricidir. Foucault için modern toplumun amacı, her insanı-bireyi istenen tek tip modele kavuşturmaktır (akıllı, kurallara uyan, çalışkan vs.). Modern toplum eğer herhangi bir insanı bu örnek modele getire- mese ya da buna aykırı gelen insanı yakalarsa, onu düzen sağlayıcı yapılar olan kapatma aygıtlarına yollayan bir sistem oluşturmuştur. Postmodernite, bu bağlamda modernitenin dışladığı bireylere kapı aralar. Çünkü anormal-normal sınıflandırmasında postmodernlik normali dışarıda tutar ve herkes kendi anormal normalliğinde ya­şar.

Burada temel dayanak insanın kendisidir. Size, anormal ola­cağınızı söyleyecek bir iktidar-söylem yoksa ya da kendiniz iseniz, normallik ve anormallik tercihinize kalmıştır. Ama bu durumda normallik ve anormallik olumsuzluk taşımayan bir durum olur. Postmodern düşüncenin Foucault’ya katılarak her türlü otoriter/ evrensel bilimsel-sosyal tasnifleri kabul etmediğini ifade edebili­riz. Buna karşın postmodernistlerin, Foucault’dan (sadece analiz eder) farklı olarak modern toplumun/dönemin kapandığını, yeri­ne yerel ve öznel kimliklerin ortaya çıktığını fikrini savunduklarını göz önünde tutmak gerekir.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları