tarafından Arthipo | 16 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Camille Pissarro (1830 – 1903)
Küçük tuşlarla çalışmalı ve algılarını hemen tabloya geçirmeğe yönelmelidir ressam. Camille PISSARRO
1902 yılında Gauguin şöyle yazıyordu:
“Pissarro’nun sanatı bütünüyle incelenince kararsızlıklarına karşın yapıtlarında yalnız aşırı bir sanatçı iradesi değil aynı zamanda çok ince içgüdüsel bir sanat da bulunur. Herkese baktı (Pissarro) diyorsunuz, öyle mi? Neden bakmasın? Herkes de ona baktı, ama baktığım yalanlıyor. O benim ustalarımdan biriydi. Ve ben bunu yalanlamıyorum.”
Cezanne: “Pissarro, ressamlar arasında doğaya en çok yaklaşandır” diyordu.
Camille Pissarro ve Empresyonizm
Empresyonizme (impressionnism) içten ve sonuna kadar bağlı kalan bir tek ressam vardı: Pissarro, impressionniste diye tanınan ressamların hiç biri bu sanat hareketinin gösterilerine süreli olarak katılmamıştı. Pissarro’nun dışında. Oysa Pissarro gösterilerin sekizinde de yapıtlarını sergilemişti
Sanat eleştirmeni Théodore Duret Pissarro ’ya yazdığı bir mektupta şunları öğütlüyordu: “Sizde Sisley’nin dekoratif duygusu yok. Mcnot’nin olağanüstü gözü de yok. Ama sizde onlarda olmayan bir şey var. İçten ve derin bir doğa duygusu var. Üstelik fırçanız da öylesine güçlü ki sizin iyi bir tablonuzda muhakkak bir oturmuşluk buluyor insan. Size bir öğüt vermem gerekseydi günü derdim: Ne Monet’yi düşünün ne de Sisley’i. Onların yaptıkları ile ilgilenmeyin. Siz kendi yolunuzda yürüyün, kırlardaki, köylerdeki doğaya yönelin hep…”
Camille Pissarro’nun Hayatı
Danimarka’ya bağlı Antil Adalarından Saint-Thomas Adasında 10 Temmuz 1830 tarihinde dünyaya gelen Camille Pissarro on bir yaşında Paris’e geldi ve on yedi yaşında öğrenimini tamamlayınca yeniden Saint-Thomas’a döndü. Ama Paris özleminden kurtulamıyordu. Babasıyla birçok tartışmalardan sonra Pissarro yirmi beş yaşında yeniden Fransa’ya dönebildi. Önce Ingres’in, Delacroix’ın, Courbet’nin ve özellikle Corot’nun etkisinde kaldı. Pissarro’ya ilk yön veren Corot’dur. Ve Camille Pissarro ustasını hiç unutmayacaktır.

Camille Pissarro , Hermitage- at-Pontoise
Çocukları
1857 yılında “Académie Suisse’e giren Pissarro orada Monet, Cézanne ve Guiliaumin’Ie arkadaşlık kurdu. 1863 yılında evlenen sanatçının yedi çocuğu olacaktır. 1868 yılındaki sergiye katılan Pissarro için Emilé Zola şunları yazıyordu:
“Pissarro dokuz yıldır tablolarını sergiliyor. Dokuz yıldır eleştirmecilere ve halka güçlü yapıtlar sunuyor. Ama ne eleştirmeciler ne de halk bunlara bir yakınlık göstermeğe çalışmıyor. Oysa bu yapıtlarda güçlü bir kişiliği olan bir insan var. Sanatı salt ve sonsuz bir gerçek gibi oluşturan bir insan var. Yalanlarla hiç ilişkisi olmayan dürüst bir insan var. Bunu anlamak için bu yapıtlara bir göz atmak yeter.”
Bu sözlerle Zola Pissarro’nun kişiliğini çok iyi anlatmıştır. Çünkü ressam bütün maddesel sıkıntılarına, sanat alanında geçirdiği çok zor aşamalara karşın son soluğuna kadar kişiliğini korumasını bilecektir. Bir yandan artan çocuklarının sayısı bir yandan parasızlığın verdiği bunalım Pissarro’yu çok sarsıyordu. Ama Pissarro hiç bir zaman günün zevklerine uygun resimler yapmağa yanaşmadı.
Üstelik Pissarro öteki çağdaşları gibi de değildi. Resimdeki yeniliklere her zaman ilgi gösteriyor, genç ressamlarla konuşmaktan, tartışmaktan, hatta onların düşüncelerini benimsemekten geri kalmıyordu. Örneğin; fizikçi Chevreul’ün gözle ilgili kuramları karşısında coşkusunu açıkça belirtmiştir. Seurat ile yakınlık kurmuş, “néo-impressionnisme” diye adlandırılan akıma da katılarak kendini bu yönde bir geliştirmeye yöneltmişti.
1870 yılında Almanlar Fransa’ya girmişti. O sırada Pissarro’nun atölyesinde binden çok tablo vardı Bunların çoğunu Almanlar yok etti, Bunun üzerine Londra’ya kaçan Pissarro orada Turner’le Constable’ın yapıtlarını incelemek fırsatını buldu. Monet de o tarihte Londra’daydı.

Camille Pissarro, Don Tutmuş Tarla (White Frost)
Camille Pissarro’nun Sanat görüşü
Fransaya dönünce eski sıkıntılarını unuttu. Pontoise’a yerleşti. Kısa bir süre sonra Cézanne’de oraya gelerek beraber çalışmağa başladılar. 1872-1874 yılları iki ressam arasındaki yakınlığı daha da güçlendirdi.
Doğuştan iyi bir insan olan Pissarro’nun kişilik bakımından çağının ressamlarından ayrılan birçok yönü vardı. Anarşist düşüncelere kadar giden bir toplumcuydu Pissarro. Çağının sosyal sorunları ile çok yakından ilgilenirdi. Tanrıya inanmazdı. Din sorunlarına sırtını çevirmişti. Sanatçının toplum içindeki durumunu her zaman en önemli bir sorun olarak ele alır ve bunu sık sık savunurdu. Ve bütün bu sert gibi görünen yönlerine karşın dünyanın en iyi insanıydı. Çevresindeki herkes onu sever ve sayardı.Camille Pissarro yaşamının her döneminde çevresindekilerinin yardımına koşmuştu.
Ünlü kadın ressamlardan Mary Cassatt Pissarro’dan söz ederken: “Öyle bir öğretmendi ki taşlara bile doğru dürüst resim yapmasını öğretebilirdi” demişti.
Pissarro’nun ilk tablolarında Corot’nun ve Couıbet’nin etkisi görülür. Sonra ressamın paleti yavaş yavaş aydınlanmağa başlar. Biçimlerde sağlamlık görülür. Cézanne: “Daha 1865 yılındayken Pissarro siyahı, terdösiyeni, okr rengini; renkleri arasından uzaklaştırmıştı” demiştir.
Özellikle Londra’da incelediği İngiliz manzaracılarının etkisiyle 1870 yılından 1880 yılına kadar yaptığı tablolarda Pissarro gerdek bir ışık ve renk zenginliğine varmıştır. Bu dönemdeki tablolarında temel konunun ışık olduğu söylenebilir. Kırlardaki doğanın renk zenginliğini bu yapıtlara yansımıştır.

Camille Pissarro, Hasat, La Recolte
Camille Pissarro ve Divisionnisme
1886 yılında “divisionnisme”le ilgilenen Pissarro bir kaç yıl kadar kendini Seurat’nın kurallarına kaptırdı. Şu var ki sanat bakımından Seurat ile Camille Pissarro arasında büyük ayrıntılar vardı. Bilimsel bir yönde çalışabilecek bir yapısı yoktu Pissarro’nun. Şiirsel ve içgüdüsel yönü her zaman ağır basıyordu. “Neo-impressionnisme” yöntemini ne kadar candan benimsese gene de Seurat’nın durmuş oturmuş ağır ve nerdeyse elle tutulacakmış kadar düşün ve yöntem kokan çabalarına yaklaşamıyordu. “Fointillis-me” kurallarına uygun düşen tablolarına bakılınca Pissarro’nun bütün iyi niyetlerine, içtenliğine karşın doğanın salt şiirsel etkisinden kurtulamadığı hemen görülür.
Zaten Camille Pissarro’nun bu dönemdeki bir tablosuyla Seurat’nın bir tablosunu yan yana getirmek yeter de artar bile. Seurat belki deyim garip gelecek ama “esrarengiz” bir adamdır. Hiç bir şey kıpırdamaz bu tabloda. Muhakkak ki derinden etkileyen bir şey vardır ama gene muhakkak ki bu şey “hareket” değildir. Belki de “hareketsizliktir”* Aman Pissarro’nun aynı dönemdeki tablosuna bakın. Canlıdır. Pissarro başka türlü yapamaz. Her zaman doğaya yenilir. Her zaman yenilecektir. Ve hala bir değer taşıyorsa Pissarro’nun yapıtlarının bazıları bu yönden değerlidir.
1890 yılında “Pointillisme”le bağdaşamayacağını anlayan Pissarro bunu şöyle açıklamıştır:
“Duygularımı izleyemiyordum artık. Bu bakımdan da doğanın o gelip geçiveren enfes etkilerini izleyemiyor, tablolarıma canlılık, hareket katamıyordum. Yitirdiğim şeyi yeniden bulmak ve öğrendiğim şeyleri yitirmemek için pointilliste tekniği bıraktım’’.
Bununla beraber Pissarro ” divisionnisme” den çok şeyler kapmıştı. Son yıllarında araştırmalarında yepyeni bir anlatım özgürlüğüne yönelen ressam “impressionniste” ve “pointilliste” de neylerini birleştirerek çok daha sağlam ve ince bir sanat yapısına ulaşmıştı.
Camille Pissarro’nun yedi çocuğu vardı. Bunların beşi ressam olmuştur. Pissarro’nun oğlu Lucien’e yazdığı mektuplar 1950 yılında yayınlandı. Bu mektuplar okunmaya değer. Çünkü bunlar ressamın kişiliğini daha açık, seçik çizgilerle ortaya çıkarmaktadır. (Ve bir mektubunda Camille Pissarro oğluna şöyle yazıyordu:
“Resim benim bütün yaşantımdır. Ötesi neme gerek! İnsan bir şeyi bütün ruhu ile içindeki soylu yönü ile yaptı mı ötesi önemsizdir!”
Tohn Rewald’ın Camille Pissarro ile İlgili Görüşleri
“Pissarro son yıllarını yeni bir anlatım araştırmasına verdi. Çabaları şaşılacak kadar verimli oldu. Paris ve Rouen manzaralarında tatlı bir duygululuğu olağanüstü güçte bir uygulamaya bağlamayı başardı.
İmpressionniste ve divisionnisme deneyleri sayesinde ince ve sağlam bir sanata erişti. Deseni de sağlam ve büyük bir kromatik zenginlik içindeydi. Her şeyden önce manzara ressamı olan Pissarro portreler, natürmortla ve çıplaklar da yaptı. Özellikle durmadan desen çizdi ve ofortlar, litografiler yaptı. Bu yapıtları grafik sanatın en yetkin yapıtları arasındadır.
tarafından Arthipo | 16 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Claude Monet (1840-1926)
Kuşun öttüğü gibi resim yaparım ben. / Claude MONET

Claude Monet
Aralarında Claude Monet, Renoir, Pissarro, Sisley, Cezanne, Degas. Guillaumin, Berthe Morisot bulunan genç bağımsız ressamlar topluluğu 1874 yılında bir “Anonim Şirket” kurmuşlardı* O tarihte “Salon” diye adlandırılan yerde tablolarını sergilemeyen ya da sergileyemeyen ressamların hiç bir sanat değeri yoktu. Yetkililer ve halk “akademik” çalışmaların dışında hiç bir resim çabasını, hiç bir sanat yeniliğini benimsemedikleri gibi üstelik eski ustaların izinden gitmeyen ressamları alaya alıyorlardı. Genç ressamlar “Salonca bu yüzden kabul edilmiyorlardı. Onlar da aralarında anlaşarak bir şirket kurmuşlardı. İlk büyük sergilerini aynı yıl 15 Haziran – 15 Mayıs arasında ünlü fotoğrafçı Nadar’ın Capucines Bulvarındaki atölyesinde açmağa karar vermişlerdi. Claude Monet
Sergiye katılacak ressamların kataloğunu ressam Renoir’un kardeşi Edmond hazırlıyordu. Claude Monet ’in tabloları arasında bir manzara resmi vardı. Ressam Havre’dan Görünüş adım vermişti bu tabloya. Aydınlık bir buğu içinde güneş görünüyordu. Ön planda da bir kaç tekne vardı. Edmond Renoir;
“Havre’dan Görünüş demişsiniz ama bir şey görünmüyor Monet!” dedi.
Canı sıkılan ressam:
“Pekâlâ!” diye karşılık verdi. “İmpression (Empresyon) yazın öyleyse.
Empresyonist (İzlenimci) ressam Monet
Edmond Renoir kataloğa “İmpression, Soleil levana yazdı. Hav re Görünüşü ad değiştirince İzlenim-Duygu – Doğan Güneş” olmuştu. Ertesi günü sergi açıldı. Tabloları seyredenlerin kimi gülüyor, kimi öfkesini belirtiyor, kimi de küfrediyordu. Sergiyi gezenler arasında Charivari gazetesinden Louis Leroy da vardı. Gazetecinin çevresindekiler çok keyifliydi. Tabloların karşısına geçip alabildiğine alay ediyorlardı. Bir ara Leroy onları susturarak:
“Şu tablo neyi göstermek istiyor?” diye sorunca çevresindekiler katıla katıla gülmeğe başladılar. Gazeteci arkadaşlarını yeniden susturdu:
Durun şu kataloğa bakalım ne yazıyormuş!” dedi. İzlenim Duygu – Doğan Güneş yazıyor. İzlenim-duygu, emindim bundan. Duygulandığıma göre ben de diyordum içimden zaten, muhakkak bunun içinde duygu falan olmalı!”
Herkes yeniden gülmeğe başladı. Bu sergi muhakkak ki yılın en başarılı şakasıydı. Ertesi günü yayınlanan Leroy’un “İmpressionniste’lerin Sergisi” adlı yazısı aynı mizah havası içinde okundu ve çok beğenildi. Ama alaylar da, yazılar da, küfürler de unutuldu. Ve ortada tek bir kelime kaldı: İmpressionnisme.
Empresyonizmin kuralı ?
Bununla beraber “İmpressionnisme” ne bir okul oldu, ne de bir akım. Pissarro’nun dışında hiç bir ressam “İmpressionnisme”e (empresyonizm) tam olarak bağlı kalmadı. Çünkü hiç bir “impressionniste’in ne bir programı vardı, ne de bir kuralı.
Leroy’un yazısından sonra “impressionniste” diye tanımlanan ressamlar kendilerini kabul ettirene kadar yıllarca çeşitli saldırılara amaç oldular. Çoğu yaşamını para sıkıntısı içinde sürdürdü. Bu ressamların karşısına her zaman bir anlayışsızlık ve ahmaklık duvarı dikiliyordu. Ama bunların hiç biri aşamalar yapmalarına engel olamadı.

Marguerite Lecadre Bahçede, Claude Monet’nin Kuzeni
Monet de parasızlık çekti. Mutlu günleri oldu. Mutsuz günleri oldu. Hastalandı, paralar kazandı, ama hep resim yaptı, durmadan resim yaptı. Bir devrimci değildi Claude Monet. Sanatta başkaldıran bir insan olarak da ün yapmak istemiyordu Sanata yeni bir şeyler getirmek çabası içinde değildi, Sevdiği şeylerin resimlerini özgürlük içinde yapmağı sürdürüyordu sadece. Monet’in tek amacı renk ve ışıktı.
Siyahtan her zaman kaçmıştır Claude Monet. Çünkü ressam ışığı ve aydınlığı seviyordu. Üstelik siyahı çok kullanan akademik ressamlara da karşı olduğundan nefret ediyordu siyahtan. Ton ayırımı çağdaş resmin en önemli yeniliklerinden biridir. Monet ve ondan sonraki ressamlar bunu uygulayarak tablolarında göz kamaştıran bir dünya verdiler bize, Şu var ki Monet’nin içgüdüsüyle uyguladığı ton ayrımını Seurat ile Benri-Edmond Cross gibi, Signac gibi Maximilien Luce gibi “pointilliste” bilimsel bir yöntemle uygulamışlardır.
Monet’in İlk Ustası Eugene Boudin
34 Kasım 1840 tarihinde dünyaya gelen Claude Monet ‘nin ilk ustası Eugene Boudin’dir. Hollandalı Jongkind de Monet’yi etkilemiştir. Zaten Monet bu ressamım kışkırtmasıyla Paris’e giderek İsviçreli ressam Gleyre’in atölyesine girmiştir. Ama Gleyre kasvetli bir adamdı. Işığa ve açık renklere âşık bir genç ressam daha vardı bu atölyede: Auguste Renoir, Claude Monet ve Renoir işte burada tanışıp yakın arkadaşlık kurdular. Bir ay sonra ikisi de Gleyre’den ayrıldılar.
“Monet kışın da yazın da Giverny’de otururdu. Güneş doğarken yataktan kalkar, güneş batarken yatardı. Paneur’ları ve perdeleri her zaman açıktı. Güneşin ilk ışınları uyandırırdı Monet’yi. Bir tane kızarmış domuz sucuğu yer. Bir bardak beyaz şarap içer, üzerine bir sigara tüttürür, sonra işe koyulurdu. Öğleyin sofraya otururdu. Saat ikide yeniden tuvalinin karşısına geçerdi. Ufukta güneş kaybolunca yemeğini yer ve gidip yatardı. Neden böyle davrandığını söyleyenlere de her zaman aynı karşılığı verildi, “Güneş battı, ne yapabilirim artık?”
Cladue Monet’in Resime ve Sanata Bakış Açısı
“Tablolar öğretilerle (doktrinlerle) yapılmaz.”
Tablolarda yapılan fiyat artırmaları utanç verici bir şey. Kötü ressamları göklere çıkaran dergiler var, gazeteler var. Herkes tartışıyor, herkes anladığım iddia ediyor. Oysa sadece sevmek yeter de artar. Satıcı* lar tablolarımın arasında seçme yaptıkları zaman en iyi tabloyu göremeden geçerler genellikle. Reisini ger çekten tutkuyla seven bir tek kişiye rastladım bugüne dek. Bu adam Bay Chocquet idi. “Resmi neden ve nasıl sevdiğimi bana anlatmasınlar, buna ihtiyacım yok* derdi.
Açtığımız “impressionniste ’Ter dergisi sırasında Nadar’ın önünden geçerken içeri girmek isteyince: “Sakın haf oraya girme! demişler Bay Chocquef’ye. Bir yıl sonra tablolarımızın satışında kendisine Ilotei Drouot’nun önünde rastladım. Argeııteuiv’de yaptığım tablolarımdan birini 100 franga almıştı. Bizi tanıştırdılar. Gözleri dolarak: “Bir yılıma yazık oldu” dedi. “Tablolarınızı bir yıl önce görebilirdim. Bu zevkten nasıl da yoksun bıraktılar beni…” Çünkü o zamanlar acımadan yargı giydiriyorlardı bize. “Anlamıyorum…” demiyorlardı. “Ahmakça, iğrenç” diyorlardı. Bu da bizi kışkırtıyor, bize cesaret veriyordu, çalıştırıyordu bizi.”
Elie Faure Monet ile İlgili Düşünceleri:
“Claude Monet ışıktan sarhoştur. Güneş henüz doğmamış bile olsa, kapalı bile olsa hava güneşi başkalarından önce görür Monet. Güneşin dünya üzerine yaydığı ışık örtüsü onun için renkli yüz bin atomun gezindiği ve karşılaştığı sayısız bir kalabalıktır. Başkaları bunu bütünüyle görürler, Monet yaz güneşinden kış güneşini, bahar güneşinden güz güneşini ayırır. Sabah doğan güneşle akşam batan güneş bu süre arasındaki güneşlerin aynı değildir. Güneşin doğuşunu, yükselişini, alçalışım dakika dakika izler.

Claude Monet, Kırmızı Yelkenliler
İşte aynı suyun yüz ayrı imgesi, aynı ağaçların yüz ayrı imgesi ve bunlar aynı insan yüzündeki gülüşle gülümseyiş gibidir, acıyla umut gibidir, kararsızlıkla korku gibidir.
tarafından Arthipo | 16 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Auguste Renoir
Ressamın paleti bir anlam taşımaz Her şeyi yapan gözüdür. Auguste Renoir
Auquste Renoir (1841 -1919)
Auguste Renoir’in Hayatı

Auquste Renoir
Renoir 25 Şubat 1841 tarihinde Limoges’da dünyaya geldi. Babası terziydi. Renoir dört yaşındayken aile Paris’e taşındı. Babası Paris’te çok para kazanacağını umuyordu. Ama kısa süre içinde hayal kırıklığına uğradı. İlkokula giden küçük Auguste Renoir ödev defterlerine bir takım insan resimleri yapıyor, bu yüzden de öğretmenlerinden cezalar alıyordu. Ama müzik öğretmeni aynı sertliği göstermiyordu. Hatta otuz yaşlarındaki bu öğretmen çocuğun evine bile giderek bu konuda babasıyla konuşmuştu.
Terzi:
“Müzik güzel bir şey efendim” demişti. “Ama oğlum resim de yapıyor. Annesiyle ben zaten bu konuda bir şeyler düşünüyoruz!”.
Müzik öğretmeni merakla:
“Ne düşünüyorsunuz?” diye sormuş.
” Biliyorsunuz biz porselen memleketi Umoges’dan geliyoruz… Oğlumuz porselen üzerine resim yapacak. Bundan daha ince bir meslek olabilir mi?’
“Muhakkak ama müziğe karşı da eğilimi var çocuğunuzun, “bunu düşünmediniz mi?”
Bir yandan da Bay Ingres gibi keman çalar ne yapalım !’*
Öğretmen ısrar etmedi. Zaten terzi iğnesini eline almıştı bile. Ayağa kalktı, selâm verdi, tam çıkıyordu ki Auguste’un babası:
“Oğlumuza karşı gösterdiğiniz ilgi bizi duygulandırdı efendim” dedi* “Adınızı öğrenebilir miyim?”
Genç Adam:
“Charles Gounod” dedi.

Auguste Renoir, Terastaki İki Kız Kardeş
Bir kaç ay sonra Pierre-Auguste Renoir Temple sokağında Dir porselen fabrikasına çırak olarak giriyordu. On üç yaşındaydı. Bir süre sonra porselen fabrikası kapanınca Renoir misyonerler için yelpazeler ve ıstorlar resimlemeğe başladı. Çok çalışıyordu. Bütün amacı biraz para biriktirmekti. Para biriktirip “gerçek bir ressam” gibi resimler yapmak istiyordu.
Auguste Renoir’in Çırak Ressamlık Dönemi
Ve Renoir bir gün isteğine kavuştu. Ressam Gleyre’in atölyesine yazıldı. Gleyre ne iyi bir ressamdı ne de iyi bir öğretmen ama atölyesinde canlı modeller önünde çalışılıyordu. Üstelik Renoir orada Monet’i, Sisley’i, Bazille’i tanıdı. Ama bu ressamların hiç biri henüz değerlerinin farkında değillerdi. Oysa gelmiş geçmiş resim akımlarının en büyüğünü, en canlısını, en ilgincini hazırlayacak sanatçılardan bazılarıydı bunlar… Daha sonra Renoir, Cezanne ve Pissaro ile de tanıştı. Bir ara Bazille, Renoir, Pissarro ve Cezanne pazar günleri hep birlikte Croissy adasına resim yapmağa gitmeğe başladılar.
Renoir “Moulin de la Galette” adındaki üstün yapıtını tamamladığı zaman otuz beş yaşındaydı. Bu tabloda en ufak renk lekesi bile pırıl pırıldır. İnsanın içini kıvançla, mutlulukla dolduran bir tablodur bu- Sürekli bir bayram ve neşe havası vardı reisimde. Ve vals yapan kadınlar içindeki en güzel kadına da ressam âşık olmuştur. Daha sonra evleneceği bu kadın Aline-Victorine Charigot’dur.

Auguste Renoir, Monet Hanım ve Oğlu
Auguste Renoir’in Cezayir Yılları
1881 – 1882 yıllarında Cezayir’e giden Renoir bu bölgeyle ilgili resimler yaptıktan sonra İtalya’ya geçti. Venedik’e, Roma’ya, Napoli’ye gitti. Ama müzeler sonunda onu yordu. Rönesans ressamlarının büyük konulu tablolarını inceledi ama bunlardan da sıkıldı. Renoir sadeliğe alışmıştı. Canlı renklerin ressamıydı Renoir
Ressam çok çalışıyor, gerçek kişiliğini bulmağa savaşıyordu* Yavaş yavaş da ünü büyümeğe başlamıştı. Eskiden 100 ya da 150 franga satılan tabloları şimdi daha yüksek fiyatlara gidiyordu. Yirmi yıl önce 150 franga satılan “Düşünce” adlı tablosu 1899 yılında 22100 altın franga satılmıştı. Ama çoğunluk ve özellikle yetkili çevreler Renoir’a hiç ilgi göstermiyorlardı,
İlk adale romatizması ağrılarını Renoir 1894 yılına doğru duymağa başladı. Ve gene o sıralarda Fransa’nın Midi bölgesinde yaşamağa karar verdi. 1904 yılında romatizma ağrıları azmıştı. Manet’in kızı Julie ve Renoir o yıl:
“ Tamam” dedi “Usul usul geliyor ama yerleşiyor. Gelecek yıl daha da kötü olacak ve hep kötüye gidecek. Alışmaktan başka çare yok. Üstünde durmağa değmez…”
Auguste Renoir Eserleri – Ekmekçi Kadın
O yıl Renoir “Ekmekçi Kadın’la “Bacak Bacak Üstüne Atmış Çıplak’ı yaptı. Hastalığa meydan okuyordu ressam. Gene o yıl Salon D’automne’de bütün bir salon Renoir’un tablolarına ayrıldı. Ressam otuz beş tablosunu sergiledi. Renoir altmış üç yaşındaydı. Bu sergi çok büyük bir başarı kazandı. Artık büyük bir üne ulaşmıştı. Ama bu arada inme de yapacağını yapmıştı. İtalya’ya yaptıkları bir geziden söz eden Bayan Renoir bir gün:
“Ne kadar arıyorum o zamanı” dedi. “Renoir tablolarını «atamıyordu ama sapasağlamdı…”
Cezanne gibi Renoir da son yıllarında bütün yaşantısının bireşimini yaptı. Empresyonizm ona parlak renklerin zevkini kazandırmıştı. Akdeniz doğası da yeni bir ağırlık vermişti. Ve Renoir her zaman sevdiğini ve duyduğunu geçirmişti tuale… ^
Yapıtı öylesine büyüktür ki Renoir ’ın güçsüzlüklerini ve beceriksizliklerini insan hemen unutur çünkü bunlar da tablolarında “doğaldır” ve hatta gereklidir. Çünkü bu yapıt her şeyden ön-‘ ce insanla doğanın her an kaynaştığı bir bireşimi yansıtır bize Renoir’a “devrimci” olduğunu söyledikleri zaman büyük ressamın her zaman parlayan gözleri gülümsermiş:
“Ben mi devrimci? Ne kadar yanlış… Başkalarının benden daha iyi yaptığı şeyleri ben sadece sürdürmeğe çalıştım, o kadar…”
Karısı Cagnes’de öldüğü zaman Renoir altmış dört yaşındaydı, Eşinin yanındaydı. Eşinin elini tutuyordu. Karısı son soluğu nu verdiği zaman hıçkırarak ağladı ve: “Hadi..” diye mırıldandı ve sonra yapmakta olduğu gül demetinin resmini tamamladı.
Dünya Savaşı Yılları
Savaş bitmek bilmiyordu. Oğulları Pierre’le Jean yaralanmışlardı. Rodin’le Degas 1917 yılında ölmüşlerdi. Renoir durmadan resim yapıyordu hâlâ… Parmakları ölü parmakları gibiydi. Fırçasını eline bağlıyorlardı. Yapmakta olduğu tablonun üzerinde parmaklarını gezdirirken birdenbire sanki Rubens’in mutluluğunu. Fragonard’ın gülümsemesini yeniden buluyor gibiydi.
Savaş biter bitmez Renoir Paris’e götürülmesini istedi, ölmeden önce “Bayan Charpentier’nin Portresinin nasıl bir etki yarattığını görmek istiyordu. Bu tablosunu Devlet yeni satın almış ve Louvre Müzesine vermişti.
1919 yılının Ağustos ayında bir sabah müzeyi gezenler garip bir manzarayla karşılaştılar. İnmeli ve yaşlı bir adam iki tekerlekli koltuğuyla salondan salona geçip tablolara bakıyordu. Veronese’in tablosu önüne gelince Renoir koltuğunu durdurdu:
“Artık ölebilirim” dedi. “(Les Noces de Cana)’yı gördüm”1Gözlerinden yaşlar akıyordu Renoir’un. Ve ressam gerçekten dört ay sonra Cagnes’da öldü. Tanınmış bir sinema yönetmeni olan oğlu Jean babasının ölümünü şöyle anlatır:
” Sabahleyin bir sigara içtikten sonra yatağına yattı. Bir vazo modeli çizmek istiyordu ama kalem bulamamıştık. Saat sekizde sayıklamağa başladı…”
Ertesi günün gecesi saat ikide Renoir son soluğunu veriyordu. Essoye, Champagne’ın küçük bir köyüdür. Karısının mezarı oradaydı. Ressamı da onun yanına gömdüler. Essoye güzel, pelt şirin bir köydür. Bu köyün topraklarında dünyanın en güzel güllerinden bazıları yetişir…
Auguste Renoir’in Sanat Görüşü
“Bir manzara resmiyse içinde gezip dolaşmak. Bir kadiri resmiyse sırtını okşamak isteğini uyandıran tabloları severim.
“Bununla beraber doğanın yansımasının durması gerektiği bir nokta vardır ”
*Resimde fazla olan bir şey vardır, ani anlatılmayan temel olan bir şey vardır. Doğanın önüne kuramlarla varırsınız, doğa sizi yerlere serer.
Bir sabah, içimizden birinde siyah eksikti, mavi Muttaridi: İmpressionnisme doğmuştu.
“Bir tablonun zaman ve onarmalar yüzünden başına gelebilecek cilalara, pisliklere ve bütün namussuzluklara dayanacak güçte olması gerekir.’*
“Aslında hiç bir şey bilmiyoruz, hiç bir şeyden emin değiliz. Eskilerin yapıtlarına bakınca insanın kötü şeyler düşünmesi gerekmez… İnsan resim yapmayı müzede öğrenir. Doğaya bakarak salt inceleme yapmak gerektiğini söyleyen bazı dostlarımla bu konuda birçok tartışmalar yaptım.’*
Raymond Cogniat Sözleriyle Renoir
Renoir m doğrudan doğruya impressionniste dönemi henüz tamamlanmadığı zaman ressam kırk yaşındaydı. Bir yenilenme gereği duymaktaydı. O çağda împressionnisme’in karşı karşıya bulunduğu yöntem tehlikesi, kolaylık tehlikesi çok ürkütüyordu Renoir’ı. Bir kaç yıl önce Cezanne ’nin yaptığı gibi Renoir da toparlanarak klasik geleneğe dönüş yaptı. 1881 yılının sonbaharında İtalya’ya gitti. Venedik’te bir süre kaldıktan sonra Romanya geçti: Orada Villa Farnese’deki Raphael’in fresklerini uzun uzun inceledi. Sonra Napoli’ye giderek Pompei resmini buldu.
Bu dönemden söz ederken Renoir daha sonra şunları söylemiştir: “O zaman yapıtımda bir bölünme oldu. İmpressionnisme’in sonuna kadar gitmiştim ve şu kanıya varmıştım: Resim yapmasını da, desen yapmasını da bilmiyordum. Tek kelimeyle bir çıkmazdaydım.’*
tarafından Arthipo | 16 Ekim 2016 | Sanat Felsefesi
Risk Toplumu, Ulrich Beck
Risk Toplumu, (Ulrich Beck); insan yaşamı sürekli bir tehlike, tehdit içinde olup bunlara karşı aldığı önlemler etrafında devam eder. Modern dönem öncesi belirlenmişliklerin (kimliksel, dinsel) verdiği güvenli yaşam ortamı modernlikle beraber doğayı (aklileştirme veya hesaplanabilir kılma) fethe çıkan insan, onu zapt etme konusunda epey bir yol almıştır. Yani, doğadan gelen tehlikeler bir anlamda bertaraf edilmeye çalışılmış olup, bu çaba yeni tehlikeleri de getirmiştir. Bu açıdan risk, Giddens’a göre dışsal ve imal edilmiş riskler olarak tanımlanır. Dışsal riskler, geleneksel ve sanayi toplumunda çoğunlukla doğadan kaynaklanırken, imal edilmiş riskler ise insanın gelişim çabalan sonucu, hem doğaya verdiği zarar hem de ekonomik ve toplumsal değişimler etrafında oluşan risklerdir.
Günümüzdeki postmodern toplumda ise doğa, tüketim bazında can çekişir bir durumda olup, insana yeterli bir kaynak değildir. Bu yüzden insan yeni tür kimyasal veya teknolojik müdahalelerle doğayı sürekli yeniden üreterek (ve tüketerek) kullanımda tutmaktadır. Aynı zamanda sosyal hayatın değişmesiyle aile ve sosyal bağları zayıflamış olan ve giderek yalnızlaşan bireyin sürekli risklere karşı tetikte beklemesi gereken bir süreçte olduğunu düşündüğümüzde yaşam yeni risklerle dolu görünmektedir: Hastalık, kimyasal tehdit, ekolojik bozulma, işsizlik vs. gibi. Dolayısıyla günümüz riskleri daha çok imal edilmiş risklerdir diyebiliriz.

Risk Toplumu, Ulrich Beck
Ulrich Beck
Çağdaş sosyal bilimci Ulrich Beck’in ‘risk toplumu’ kavramı bu anlamda modern ve postmodern dönemi karşılaştırmak ama daha çok postmodern dönemi anlamak için değerlendirilecek bir kavramdır. Beck, risklerin elbette tarih boyunca var olduğunu söyler, fakat ona göre söz konusu edilip önemli bulunan “risk, modernleşmenin kendisi tarafından yaratılan ve tanıtılan tehlike ve güvensizliklerle sistemli bir biçimde başa çıkmaya çalışmanın bir yolu” şeklinde tanımlanan risktir.
Klasik modern toplum veya sanayi toplumu sınıf temelli olup refah seviyesini yükseltme amacındayken, risk toplumuna dönüşmeyle birlikte temel amaç, hayatta kalabilmektir. Her gün dünyayı ve insanı tehdit eden yeni bir haberin gündeme düştüğü risk toplumu, postmodernliğin hesaplanamazlığına dair bir görüntü vermektedir. Böylelikle her gelişmenin küresel olduğu bu postmodern dünyada riskler de aynı gelişmelerle artarak var olmaktadır. (Risk Toplumu, Ulrich Beck)
Beck’e göre, bu riskler yani öngörülemezlik hali, insanın eylem yeteneğini kısıtlamakta ve aynı zamanda insanı karamsarlığa düşürmektedir. Risklerin varlığı insanı sadece eylemsizliğe düşürüp, yapılmaması gerekenleri tercih etmeye yönlendirerek (ki burada da bir risk her zaman mevcuttur) tedirgin bekleyişlere düşürür. Modern dönemde risklere karşı sigortalamanın varlığı bir önlem olarak önemli görünürken günümüz toplumunda böyle bir garantinin verilmemesi risklerin boyutunu anlamak için manidardır. Örneğin, bir kimyasal felâket sonrasında yaşanacakların sadece felâketin yaşandığı yer ve zamanla sınırlı kalmaması risklerin boyutunu gösterir (Çernobil felâketinin etkilerinin hâlâ devam edişi gibi).
Risklere karşı tehlike tüm insanları eşit kılsa da yine de üst sınıfın risklere karşı güvenlik içinde olmaları ya da güvenliği satın almaları daha kolay olabilmektedir. Yine de bu tür riskleri artıran ve bunlardan korunma imkânları daha fazla olan zenginlerin de risklerden etkilenmesi, risklerin bumerang etkisi olarak nitelendirilir: “Riskler, onları üreten üst sınıf ve zengin uluslara geri döner.” Dolayısıyla, risklerden saklanmanın veya kaçmanın mümkün olmadığı bir toplumda yaşadığımız bir realitedir.
Refleksif Modernleşme
İnsanoğlunun ilerleme veya gelişme adına attığı her adım, aynı zamanda olası riskleri de barındırır ki bu risklerin imal edilmiş bölümü olan ‘ikinci modernite’ ya da ‘refleksif (düşünümsel) modernleşme’ çağıdır. Beck’e göre bireysel, sosyal veya küresel düzeyde öngörülemeyenin yaşandığı bir dönem olarak nitelendirilir. Ona göre, postmodern bir döneme geçmekten ziyade risklerin egemen olduğu bir ‘düşünümsel modernleşmeye geçtiğimizi söylemek daha doğrudur.
İki kutuplu dünyada komünistler veya kapitalistlerin birbiri için taşıdığı tehlikeli duruş anlaşılabilir, hesaplanabilir bir risk görünümü verirken, günümüz postmodern dönemde kutupların kaybolmuş olması riskleri azaltmamış, bilakis risklerin geldiği yerleri fazlalaştırıp belirsizleştirmiştir. İnsanlar küresel anlamda etkilere açık olan bu risk toplumunda, geleceğin ne getireceği konusunda daha kaygılı olup güvensizlik içinde bulunmaktadırlar. Risklerin çokluğu, her risk karşısında belirli grupların durumunu da tartışmalı kılmıştır. Bir riskin varlığı, kimileri için kâr hesabının artmasına yol açarken, kimileri için tehlike işareti olarak okunabilmektedir. Beck’in risk toplumunda “birileri, gıdalardaki zehirli maddeleri kendisi için bir tehdit olarak görürken, başka birileri, gıdalardaki zehirli maddeleri gündeme getirenleri kendine bir tehdit olarak” görmesi, riskler karşısında insanların farklılaşan konumlarını gösterir.
Sonuç Olarak
Beck’in risk toplumu postmodern dönem olarak adlandırılan süreci algılamada farklı noktaları gündeme getiren bir düşünce olması açısından önemli görülen bir teoridir. Postmodern toplumda insanların örgütsüzlüğü, riskler karşısında bir önlem almada bireyleri güçsüz kılmakta ve yalnız bırakmaktadır diyebiliriz. Dolayısıyla risk toplumu ile postmodern toplumun, aynı zeminde oluşan bir toplum olduğunu söyleyebiliriz.
Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları
tarafından Arthipo | 16 Ekim 2016 | Sanat Felsefesi
Geç Kapitalizm, Fredric Jameson
Postmodernizmin toplumsal anlamda bir kırılmanın yaşandığı döneme denk geldiğini kabul eden Fredric Jameson, Marksist referansları dikkate alarak onun, yeni bir tür kültürel egemenlik biçimi ve aynı zamanda kapitalizmin yeni sosyo-ekonomik çerçevesini oluşturan geç kapitalizmin kültürel mantığı şeklinde belirler. Jameson’ın düşüncesi Ernest Mandel’in Marx’ı güncelleştirdiği Geç Kapitalizm adlı çalışmasına dayanır. Bu haliyle postmoderniteye bir gerçeklik kazandırdığını ileri sürebileceğimiz Jameson, yeni bir teorik perspektifle dönemin krokisini çıkarmaya çalışır. (Geç Kapitalizm, Fredric Jameson)
Öncelikle Jameson’ın moderniteye bakışına göz atarsak, ona göre modernite, çoğunlukla teknolojik ve dolayısıyla ilerlemeci bir görünümde olup toplum açısından kökensel olarak Aydınlanma ve Fransız Devrimi’ne yaslanır. Ancak modern birey bazında bakıldığında Descartes’ın öznesine dayanabileceğimizi söyler. Jameson, bu bağlamda modern ve onun türevi kavramların içeriklerini bir sorudaki cevabında gösterir. “Neden modernitenin basitçe yeni bir tarihsel durum, modernizasyonun, onun aracılığı ile bu tarihsel duruma ulaştığımız süreç ve modernizmin de, aynı şekilde, bu durum ve bu sürece olumsuz ve olumlu olabileceği gibi, estetik ve felsefi-ideolojik de olabilecek bir tepki olduğunu (varsaymayalım?)”, söylemek gerek.

Geç Kapitalizm,
Jameson’ın düşüncesine baktığımızda en temel kavram olarak kapitalizm karşımıza çıkar. Kapitalizm hem modern süreçte hem de postmodern süreçte varlığını sürdürmesi bakımından ve iki dönem arasındaki kırılmayı anlamak açısından önemlidir. Jameson’a göre kapitalizm, kendi içinde evrilerek geç kapitalizme varmıştır. (Geç Kapitalizm, Fredric Jameson) Ona göre, “kapitalizmde, her biri kendinden bir öncekinin diyalektik bir gelişimini oluşturan üç temel an olmuştur. Bunlar, piyasa kapitalizmi, tekelci dönem ya da emperyalist safha ve yanlış bir terimle “post-endüstriyel” olarak anılan, ancak daha doğru bir biçimde çokuluslu kapitalizm olarak adlandırılması gereken içinde yaşadığımız dönemdir.”
Çokuluslu Kapitalizm
Her evreye eşlik eden ya da her evrede ön plana çıkan teknolojik ve kültürel formlar vardır. Bu anlamda teknolojik göstergeler olarak “buhar (piyasa), elektrik ve otomobil (tekelci), bilgisayar ve nükleer güç (çokuluslu)…” gösterilirken, kültürel açıdan bakıldığında “piyasa kapitalizmine Realizm, emperyalizme Modernizm karşılık gelir.” (Geç Kapitalizm, Fredric Jameson) Son evre olan üçüncü evreye karşılık gelen ise postmodern dönem ya da diğer bir deyişle geç kapitalist dönem (çokuluslu kapitalizm), tüketim odaklıdır.
Kapitalizmin üçüncü ve son evresinde ortaya çıkan post modernizmin yeni bir ideoloji olduğunu belirten Jameson’a göre, postmodernizm toplumsal ve ekonomik yaşamda değişimin gerçekleştiği bir süreç olarak değerlendirildiğinde kapitalizmdeki yapısal ve kültürel mantık da anlaşılabilir. Hali hazırda postmodernite açıdan kültür: “Kendi içinde bir ürün olmuştur. Pazar, kendi kendisinin ikamesini gerçekleştirmekte ve gerçek anlamda, kapsamına aldığı nesnelerin herhangi bir kadar metalaşmaktadır.” Postmodern içinde kültürün metalaşması, postmodernitenin temel özelliklerinden olan pastiş, parodi, öykünme aracılığıyla sağlanmaktadır. Ya da daha iyi bir ifadeyle, diğer biçemlerin taklidi ve özellikle öteki biçemlerin aşırı kullanımları (aşırma, mannerisms) ve biçimsel seğirme (twitches) ile ilişkilidir.”
Küresel Şirketler Egemenliği
Geç kapitalist dönemin küresel dünyasının çokuluslu şirketlerin egemenliğinde, sınıf kavramı rafa kalkmış bir durumda bulunurken sömürü daha da derinleşerek kendini dönüştürmüştür. Artık geç kapitalist evrede toplum (ve birey) tüketici bir boyutta olup çoğulcu ya da bölük pörçük bir halde, piyasa kültürünün medya ve diğer yönlendiriciler sayesinde sadece tüketim eylemlerinde, yani şeyleştiklerinde, vardırlar. Sonuçta Jameson’ın postmodern dönem kavramlaştırmasını kabul eden bir düşünür olmasına karşın, Marksizm’in kapitalizm eleştirisine yeni bir katkı/teori geliştirmek amacındadır. Bu bağlamda, postmodernist tezleri savunan bir düşünür olmayan Jameson, postmodernizmi kapitalizmin kültür mantığı ile eşleştirdiğinden, postmodern süreçte ‘soncu’ anlayışa karşı hâlâ modernist-sınıf temelli/Marksist- bir eleştiri getirdiğini ileri sürebiliriz.
Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları