Marksizm’den Post Marksizm’e

Post Marksizm, modern dünyanın içinden çıkan ve bu anlamda modern bir teori olarak görülen ama modern toplumsal yaşamın egemen gücüne Marksizmin başvurduğu özenlik ve sınıflar anlayışını: Ne onun kapitalist gelişmenin tarihsel yönelimi görüşünü, ne de antagonizmaların ortadan kalktığı saydam bir toplum olarak komünizm anlayışını sürdürmek olanaklı” olduğuna dair savlarıdır. Aynı zamanda postmoderniteyi de olumlayan radikal demokrasi teorisyenlerinden Mouffe’a göre radikal demokrasi için postmodern dü­şünüşün bir şans olduğunu ilk başta söylemek gerekir.  Aslında yukarıda adı geçen Baudrillard, Lyotard ve Foucault gibi düşünürler de Marksizme eklenebilir. Fakat bunlar daha çok Post Marksizm ‘le ilişkilerini kesip atan veya ona karşı olan düşünürlerdir. Oysa Laclau ve Mouffe, Marksizme hâlâ bağlı dururlar, ama onun temel nok­talardaki eksikliklerini gidermek adına çalışırlar.

Onlara göre, Marksizmin içinde bir kriz mevcuttur ki bu kriz 1970’lerde Marksist teorinin çıkmaza girmesiyle neticelenir. Krizin nedeni, Marksist teorideki temel antagonizma olan sınıfsal karşıt yapının, toplumsalı anlamada sınırlılıklar taşımasıdır. Sınıf kavra­mının kendisi, ezilen veya baskıya uğrayan diğer insanları da gös­termek, anlamında evrensel bir bütünlük sağlamaz. “Günümüzde birey yalnızca bir emek-gücü satıcısı olarak değildir. Diğer pek çok toplumsal ilişkiye katılışı yoluyla da sermayeye bağımlıdır: kültür, boş zaman, hastalık, eğitim, seks ve hatta ölüm. Neredeyse, kapi­talist ilişkilerden kurtulan hiçbir bireysel ya da kolektif hayat alanı yoktur.’’  Post Marksizm, öyleyse sınıf kavramı bu kapitalist ağın ilişkilerini analiz etmede eksiktir, çünkü bireyin üzerinde taşıdığı elbise sadece fab­rika önlüğü değildir.

Kadın Hakları, Göçmen Hakları

Bu bağlamda içinde sosyalist etkisi olsa da radikal demokrasi için sınıf temelli bir devrim imkânsız görülmektedir. Fakat toplumsal yapı içerisindeki diğer farklılıkları politik mücadele alanının dışarısına atmasıyla da sınıf kavramı, sorunları çözmede bir engel olarak gö­rülmektedir. Nitekim, kadın hakları, göçmen hakları ya da diğer azınlık haklarını savunmada sınıfın bir birleştiriciliği yoktur. Ay­rıca bunların kendi farklılıkları içinde politik olarak haklarını ve mücadelelerini eşdeğer görmek gerekir ki radikal demokrasinin yollarını açan da bu farklı temeldeki hak mücadelelerine imkân ta­nımak ve bu mücadeleleri birbirine bağlamak durumudur. 

Post Marksizm, radi­kal demokrasi teorisi, bu açıdan toplumu heterojen/çoklu gruplar olarak görür. Bu heterojen toplumda radikal demokrasiyi de hak mücadelelerini birleştiren bir yol olarak sunup, mücadeleler ağını oluşturur. Ama Laclau-Mouffe, radikal demokratik bir devrim he­deflerken, bilinçli olarak kesin biryol haritası veya reçetesi sunma­yarak, kendilerini/teorilerini durağan olmaktan veya kati kurallara bağlamaktan da kurtarırlar.

Kısaca Laclau ve Mouffe’un düşünce­leri şöyle sıralanabilir:

  1. Kapitalist toplumsal düzenin dayandığı özgül ilişki biçimi olan sömürü ilişkileri yerini devlet ve sivil toplum arasın­daki tabiyet ilişkilerine bırakmıştır. Sınıf kavramı yerini vatandaş, azınlıklar, farklı kimlikler, özne konumları, ‘öte­kiler ve bireylere bırakmıştır.
  2. Marksizmdeki ekonominin toplumsal alandaki her şeyi belirlediği ekonomik indirgemeci anlayış terk edilmelidir. Toplumsal çatışmalar, artık ekonomik alandaki serma- ye-emek çelişkisinden değil, siyasal alandaki devlet-sivil toplum bürokrasi, metalaşma ve homojenleşmeye karşıt olarak gelişen yeni toplumsal hareketler) çatışmasından türemekte ve gittikçe çeşitlenmekte ve daha çok sayıda ilişkiye dağılmaktadır.
  3. Bir kimsenin sosyo-ekonomik açıdan işgal ettiği yer ile siya- si-ideolojik çıkarları arasındaki herhangi zorunlu ilişki yok­tur. Bu anlamda, ideoloji ve politika kategorileri, ekonomi ve sınıfsal ilişkilerden ayrı ve bağımsız toplumsal katego­rilerdir.
  1. Günümüz toplumlarında “sınıf’ gibi evrensel kimlikler ve nesnel çıkarlardan söz edilemez çünkü toplumsal müca­deleler çeşitlenmiştir ve bu doğrultuda ‘yeni’ toplumsal hareketler siyasetin temel aktörleri haline gelmiştir.
  2. İşçi sınıfının devrimci bir rolü olduğu fikri terk edilme­lidir. İşçi sınıfının toplumsal değişim ve devrimler içeri­sinde işgal etmiş olduğu merkezi konumu artık ortadan kalkmıştır. İşçi sınıfı artık önemli bir toplumsal aktör/ özne olarak düşünülmemelidir. Dolayısıyla, herhangi bir özne konumunun ve farklı kimliklerin (çevreci, eşcinsel, barış veya kadın hareketi vb) toplumsal değişime yapaca­ğı katkıyla işçi sınıfının katkısı arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır.
  3. Sosyalizmin eşitlik ve özgürlük idealine kitlesel bir siyasal devrim yoluyla değil, Radikal Demokrasi Projesinin da­yandığı burjuva demokrasinin derinleştirilmesi ve geniş­letilmesiyle ulaşılabilir.
  4. Radikal demokrasi stratejisi toplumsal olguların tamam­lanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket et­mektedir. Toplumsal olan tarihseldir, önceden belirlene- mez; bu anlamda toplumda çoğulluğu ve merkezsizliği kabul etmeliyiz. Buna göre, siyasal alanlar ve özneler çoğullaşmıştır ve bu çoğulluk tek bir özelliğe indirgenemez. Radikal demokrasi, bu öznelerin çoğullaşmasını ve birey merkezli hakları temele alır ve herkese uyabilecek bir ev­rensellik fikrini reddeder. Ayrıca, radikal demokrasi mü­cadelesinde hiçbir özne konumu diğerinden daha ayrıca­lıklı bir durumda değildir.
  5. “Toplumsal” olan her şey söylemseldir. İdeolojik ve politik çıkarlar ancak, söylem yoluyla kurulabilir. Siyaset, hegemonik pratiklere yönelen bir söylem kurma sürecidir ve herhangi bir sınıfın maddi çıkarları üzerinden biçimlendirilemez. Siyaset, güncel duruma uygun olarak çoğullaşmış özne konumlarını eklemleyecek hegemonik bir pratik ola­rak kavranmalıdır:

Radikal Demokrasi Teorisi

Radikal demokrasi teorisini postmodern dönemin bir teori­si olarak görürsek ve özellikle bir üst anlatı olmaktan kaçındığını düşünürsek, Eagleton’ın postmodern düşünce eleştirisini, radikal demokrasi düşüncesini de içine alarak yeniden okuyabiliriz. Ona göre, postmodernitenin büyük anlatıları kabul etmemesinin ne­deni bir büyük anlatı kuracak bilgiden yoksun olmalarıdır. Bu açıdan radikal demokrasi de bir büyük anlatı değildir.

Nihai olarak belirlemek gerekirse postmodern dönemde ortaya çıkan düşünür­lerin veya düşüncelerin Marksizmle olan ilişkisi, her ikisini bir­birine verdiği cevaplar olarak değerlendirdiğimizde, iki anlamda önemlidir. Birincisi, postmodern düşünce her ne kadar modernite karşıtı bir eleştiri olsa da politik olarak neo-liberal dalganın bir bo­yutu olarak düşünüldüğünde asıl karşı çıkışların doğrudan Marksizme olduğu açıktır. İkinci olarak, postmodern dönemin küresel kapitalizmin kültür mantığı, sömürü düzeni şeklinde değerlendi­ren ve bu yüzden de postmoderniteye en sert eleştirinin de Mark­sist perspektiften yapıldığını söyleyebiliriz.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları