tarafından Arthipo | 15 Ekim 2016 | Sanat Felsefesi
Jean François Lyotard
Postmodern kavramını gelişmiş toplumların epistemolojik dönüşümünün bir ürünü olarak gören Jean François Lyotard, postmodern kavramını Postmodern Durum -Bilgi Üzerine Bir Rapor- adlı çalışması ile felsefi bağlama çeken kişi olarak görülür. Lyotard, modern bilginin meta-söylemlere veya meta-anlatılara yaslanarak meşruluk elde ettiğini belirtir. Ona göre postmodern kavramını tanımlayan şey, bu meta-anlatılara karşı olan inançsızlıktır.Bu inançsızlık sorunsalını yaratan postmodernin modernden keskin veya net bir ayrılışı olarak görmek yerine Lyotard, postmoderni, moderni ardında bırakan bir dönem değil, modernin içinde var olan bir süreç olarak görür.
Bilimin, bilginin meşruluk arayışları ‘doğru’luk elde etme ihtiyacından doğar. Doğruyu meşru görecek otoriteler, kanun koyucular, bilginin değerini, ‘ onaylar. Bilginin durumunu belirleyen otoriteler, etik ve politik bir merkezden bakarak ya da bu merkezi işgal eden kişilerin gözüyle süzülmektedir. Öyleyse bu durumda bilginin üretilmesi ve doğruluk değeri elde etmesi iktidarı elinde bulunduranlara göre değişime tabi olacaktır. Bilginin günümüzde yaşadığı kriz ya da meşruluk değişimin postmodern durumu niteleyen noktasıdır. Modernite ya da Aydınlanmanın büyük anlatıları ve meşruluğu yeniden inşa etmesi günümüze (Lyotard’ın günü) gelinceye kadar devam etmiştir.
Lyotard, insanlık tarihini tamamen kapsayan büyük anlatıların, Aydınlanmanın mirasçılarından olan Hegel ve Marx tarafından karakteristik olarak ortaya konulduğunu söyler. İkisi de tarihin ereksellik taşıyan, ilerlemeci/doğrusal bir yolda devam ettiğini söyler, ama Hegel için tarih düşüncenin somutlaşmasıyken (tinin maddileşmesi, bilincin açılması); Marx, Hegel’in iddiasının tam tersinin doğru olduğunu düşünür. Marx’a göre tarih, maddeden düşünceye, bir sınıf mücadelesinin (üreticiler ve üretim güçlerini elinde tutanlar) sonucu olarak daha ileriye doğru değişecektir. Kısacası Aydınlanmanın ve devamındaki modern sanayi toplumunun bilgisi, tarihsel anlatılara yaslanır.
Mantığa Aykırı Düşüş
Postmodern durumda bilgi, artık modern/aydınlanmacı dayanaklarını (indirgemeci), aklı ve bilimi, yitirdiği bir zamandır. Bu durumun bir sonucu olan postmodern bilginin ortaya çıkması toplumsal ve kültüreldir: Lyotard’ın hipotezine göre, postmodern bilginin çıkışına dayanak olarak “toplumlar postendüstriyel; kültürler de postmodern olarak bilinen çağa girdikçe bilginin konumunun değişimi gerçekleşir. Bu toplumda, bilgisayar çağında bilginin konumunun hükümetlerce yönetildiğini belirten Lyotard, bu bakımdan meşruluk arayışında bir değişimin olmadığını ifade eder. Ama bilgi artık “homolojik (yapı, değer veya durum itibariyle aynı olan)” yapıdan uzaklaşmıştır, çünkü homolojik zeminde merkezileşmiş ya da bütünsellik arayışında olan bir us ya da bilim görürüz. Oysa postmodern bilgi “paralojiktir (mantığa aykırı düşmüş)”, çünkü evrensel akıl, bilim gibi kapsayıcı-bütünsel bir özellikten öte, parçalanmış ya da dağılmış bir akıl söz konusudur, yani bilgi yeni ve farklılaştırıcıdır.
Dil Oyunları
Bu bağlamda bilginin en önemli ayağı olan gerçek(lik)e temas, orada bir yerlerde bizim keşfimizi bekleyen bir nitelikten çıkarak üretilen bir niteliğe dönüşür. Bu gerçekliği yaratmada dile yaslanır. Nitekim Lyotard, postmodern bilgiyi belirlerken YVittgenstein’ın ‘dil oyunları’ kavramlarını temel alır. Dil oyunlarında anlam ya da bilgi, kullanıcılara ve onların kullanım bağlamlarına (oyun ve oyuncular gibi) ve oluşturdukları oyun kurallarına göre oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken, kuralların pratik gereği değişebileceği, dolayısıyla anlamsal değişimin oluşturulabileceği esnekliğidir. Hakikat bu dil oyunları bağlamında yakalanır ve hakikat üst dil ya da üst anlatılardaki gibi artık yeknesak değildir. Bu aşamada bilginin yeni evresinde, üretilen bir noktaya geldiğinde, üretilen her şeyin tüketime-satışa sunulacağını da dikkate alırsak, bilginin pazar için sürekli üretilen bir nesne haline geldiğini söyleyebiliriz.
Postmodern(izm) üzerine en çok başvurulan düşünürlerden olan Lyotard, postmodern bir alaycılıkla: “Hikâyeler uydurdum, asla okumadığım bazı kitaplara göndermelerde bulundum. Belli ki bu kitaptan insanlar çok etkilenmiş. Aslında bu biraz da parodiydi. La Condition Postmodern, en kötü kitabimdir; kitaplarımın hepsi kötüdür ama bu en berbatı” diyebilecek kadar ileri giderek teorinin ya da bilginin kesinliğini yitirdiğini göstermeye çalıştığını ileri sürebiliriz: Postmodern parodinin parodisidir.
Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları
tarafından Arthipo | 15 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Paul Cezanne Kimdir, Hayatı, Eserleri, Natürmort Resimleri
Paul Cezanne bankacı olmak istemiyordu. Ressam olacaktı. Bir gün babasıyla bu konuda tartıştılar. Paul: “Bankacı olamam ben baba!” dedi. ‘‘Resim yapmak istiyorum ben!”
Babası : “ Yok yok!” diye karşılık verdi. “Sen Paris’e gidip arkadaşın Zola ile buluşmak istiyorsun!”
“Zola’yı çok severim ama adam olabilmem için bana Paris gerek. Atölyeler, sergiler, Louvre gerek!”
Ama aynı düşüncede olmayan babası: ” Burada daha iyi adam olursun” dedi. “Benim varisimsin. Sen ilgilenmezsen kime bırakırım işlerimi ben?”

Paul Cezanné kimdir?
Paul bu sözü duymamış gibiydi: ” Bir gün deha sahibi olacağımı hissediyorum” diye mırıldandı.
Olabilir ama deha ile acından ölür insan” diye eleştirdi babası. “Yemek para ile yenir oğlum, para ile…”
Araya Paul’ün annesi girdi. Oğlu ile övünüyordu… Kent müzesindeki “Şiir Tanrıçasının Öpüşü” adlı kötü bir tablonun oğlu tarafından yapılmış bir kopyasını odasına asmıştı. Oğlunun geleceğine inanıyordu.
Paul Cezanne Hayatı
Sonunda savaşmayı oğul kazandı. Oğlunun yalnız “resim” düşündüğünü gören baba yanına kızı Marie’yi de alarak 1861 yılının Ekim ayında Paul’ü Paris’e götürdü. 1838 yılında Aixen Provence’da doğan ve bu kentten hiç ayrılmamış olan genç adam İkinci İmparatorluk Paris’inin içine girer girmez çok şaşırdı. Kendisine sonsuz bir yetki verilen Seine valisi Haussman’ın şantiyelerindeki işçiler kentin eski mahallelerini yıkıp yerle bir ediyordu. “Demi-mondaines” diye adlandırılan zamanın hafif kadınları lükslerini herkesin gözleri önüne seriyorlardı. Paris’in bütün kibar ve ünlü kişileri Tortoni’de buluşuyordu.

Paul Cezanne Hayatı
Ama bütün bunların arkasında acı gerçek pis pis sırıtıyordu: Cézanne’in arkadaşı Emilé Zola sefalet içinde yüzüyordu. Paris’in göğü kasvetliydi. Hele Provence gölünün parlaklığı aklına geldikçe Cézanne fenalıklar geçiriyordu. Evet, gerçek acıydı. Başkent Paul Cézanne’i büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı.
Zola Paris’te kalması için ısrar ediyordu. Portresini yapmasını istiyordu. Ama nafile. Daha fazla kalamayacaktı Cézanne. Ve bir gün Aix yolunu tuttu. Oğlunun geri döneceğini bilen babası onun bankadaki yerini hazırlamıştı bile… Evet, Cézanne yuvaya dönmüştü ama onun dirseklerini muhasebe defterlerinin üzerinde çürüteceğini düşünmek bir hayaldi.
Memleketine yerleşen Cézanne’in yakasını bu defa da Paris anıları bırakmayacaktı. Zola’yı, Louvre’u unutamıyordu. İsviçre Akademisinde canlı model karşısındaki çalışmalarını da unutamıyordu. Bankacı hayal kırıklığına uğramıştı. Oğlunu kendi haline bıraktı. Jas de Bouffan’da yani evlerinde bir atölye açmasına izin verdi. Bu arada arkadaşı Zola mektup üstüne mektup yazarak Paris’te şansını bir defa daha denemesini öğütlemekteydi.
Cézanne Jas de Bouffan’da çok çalışıyor, amacına ulaşmak için didiniyor, çırpınıyordu. Ama bu dönemde yaptığı tablolar karanlıktır. Üzerlerinde anlaşılmaz bir ağırlık vardır. Cézanne henüz resmin gizlerini çözümleyememiştir. Ona kişiliğini ancak Paris kazandıracaktır.
Cézanne bunun üzerine Paris’e gitti. Bütün amacı resim yaparak, büyük ressam olmaktı. Güzel Sanatlar Okuluna girmek, Şam’da tablolarını sergilemek istiyordu.. Resim yapmasına yapıyordu. Ama resim alanında zamanın yetkilileri biraz önemsemek şöyle dursun onu adam yerine bile koymuyorlardı. Güzel Sanatlar Okuluna giremeyecek, hele Salon’a hiç kabul edilmeyecekti.
Paul Cezanne Sanat Akımı, Resim Tarzı, Ressam Arkadaşları
Büyük ressam olmaya gelince o başka işti… Kimin büyük ressam olduğunu yıllar gösterecekti. Cézanne’in büyük bir üzüntüsü daha vardı. Babası bakıyordu ona. Baba parasıyla geçiniyordu. Ama gerekli olan çalışmaktı. Bundan başka bazı genç ressamlarla da arkadaşlık kurmuştu. Bu ressamları Paul’e tanıtan Camille Pissarro: “Hiç bir zaman gereği kadar aydınlık resim yapmıyoruz” diyordu.
Son derece iyi bir insan olan Pissarro ile çok yakın bir arkadaşlık kuran Cézanne’in paleti aydınlanıyordu. Kısa bir süre sonra Cézanne, Frédéric Bazille ile tanıştı. Bazille de onu Renoir’la tanıştırdı. Artık Cézanne empresyonistlerin arasına girmişti.
Taşralı utangaç ressam sakal bıraktı. Kırmızı yelek giydi. Elbiseleri de tıpkı paletine benziyordu: Renk lekeleri içindeydi. Marais semtinde 17.yüzyıldan kalma eski bir oteldeki atölyesinden hiç söz etmeyelim: Korkunç bir dağınıklık içindeydi burası… Taze tuallere tozların yapışmasından korkan Paul Cezanne yerlerin süpürülmesini yasaklamıştı.

Paul Cezanne Sanat Akımı
Çok çalışıyordu Cézanne. Ama ortada en ufak bir başarı belirtisi bile yoktu. Zaman zaman Paris onda baskı yapıyor, o zaman kendini Aix’de buluyordu. Ressam 1867 yılında evlendi. Durmadan resim yapıyor, durmadan çalışıyordu. Durmak yoktu Paul Cezanne için. Her şeyi kendi kendine öğrenmesi, her şeyi yeniden bulması gerekiyordu.
Cézanne çalışıyordu. Çalışırken ölecekti bu adam. Ama çalışmak neye yarıyordu sanki? 1900 yılına kadar başarısızlık yakasını bırakmadı. Her şeye, herkese küstü Paul Cezanne. Tek bir şeye küsmedi: Resme. Artık resim sanatının bütün gizlerini çözümlemiş, bununla da yetinmeyerek resme kendi kişisel gizlerini doldurmuştu. Onunla bir çağ kapanıyor yeni bir çağ açılıyordu.
Çağdaş ressamlar yeni resmin gizlerini her şeyden ve herkesten önce Cézanne’da arayacaklardı. 1900 yılı çağdaş resmin belki de en önemli yılıdır. O yıl Petit Palais’de büyük bir sergi açılmıştı. Cézanne’in da üç tablosu vardı burada. Sergiyi Fransız Cumhurbaşkanı Loubet de gezdi. Yanında Güzel Sanatlar müfettişi Roger Marx vardı. Tam Cézanne’in tablolarının önüne geldikleri zaman Roger Marx Cumhurbaşkanına: “ Burada durmayın efendim” dedi. “Bu tablolar Fransız sanatının yüz karasıdır.
Korkunç bir sözdü bu… Ama böyle düşünenlerin hepsi yanıldıklarını kısa zamanda anlayacaklardı. Ve Cézanne çalışıyor, durmadan, yılmadan çalışıyordu.
Paul Cezanne Eserleri, Yaşamı, Ölümü
1906 yılıydı. 21 Ekim günü bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Yaşlı bir adam yağmura aldırmadan resim yapıyordu. Ama başladığı tabloyu bitiremedi. Evine dönmek zorunda kaldı. Ertesi günü yani 22 Ekim 1906 tarihinde yaşlı adam yatağa düştü. Gözleri hep kapıdaydı. Oğlunu bekliyordu. Oğlunun adını sayıklıyordu: Paul, Paul…”
Ama durumu geç öğrenen oğlu babasının son soluğuna yetişemedi. Cézanne arkasında sekiz yüz yağlı boya, üç yüz elli sulu boya bıraktı. Bir yıl sonra Salon d’Automne’da sergilenen elli altı tablosu çok büyük bir coşku yarattı.

Paul Cezanne Yaşamı Eserleri
1905 yılında adlarını duyuran bütün “fauve”lar da sergideydi. Vlaminck, Derain, Bracque, Léger, hepsi gelmişlerdi. Delici gözlerini Cézanne’in manzaralarına, natürmortlarına diken Picasso da oradaydı.
Sergiden sonra Montmartre’a gitti Picasso. Bütün dostlarını, Max Jacob’u, Apollinaire’i, Marie Laurencin’i çevresine topladı. Cézanne’a karşı duyduğu hayranlığı bağıra bağıra anlattı. Aix’ll ressamın ünlü sözünü tekrarladı: “ Doğada her şey küreye, koniye ve silindire göredir. Resim yaptıkça desen ilerler… Renk zenginliğini kazanınca biçim de bütünlüğünü kazanır..’’
Paul Cezanne büyük etkisi altında “Cubisme” doğum sancılarına tutulmuştu bile…

Paul Cezanne Natürmort Resimleri
Paul Cezanne Sözleri
“Hep aynı şeye dönüyorum; Ressam bütün benliğiyle doğanın incelenmesine vermelidir kendini ve bir öğretim niteliğini taşıyan tablolar yapmağa çalışmalıdır. Sanat üzerine konuşmalar gereksizdir denebilir. İnsanın kendi mesleğinde bir gelişme sağlayan çalışma ahmaklar tarafından anlaşılmamanın yeterli bir karşılaması sayılır.
“Edebiyatçı anlatımını soyutlarla yapar. Oysa ressam duyularını, kavrayışlarını desen ve boya yoluyla olumlaştırır.’’
Özetle sanatta her şey doğanın değişmesiyle çelişmiş ve olumlulaşmış bir kuramdır. Paul CEZANNE

Paul Cezanne tüm eserleri, sözleri
Frank Elgar Ünlü Ressam Hakkında Şunları Söylemiştir
“Doğanın düşeyden çok derinlemesine olduğu kanısına varan Cézanne üçüncü boyutu ortaya attı. Böylece akademilerde öğretilen perspektifleri biç önemsememiş oluyordu. Ama bu yorulmak bilmeyen deha doğayı bütünüyle ele almak istiyordu. Eşyaları ve onları çevreleyen havayı, biçimi ve atmosferi klasik ressamların “clair-obscur”üne ve empresyonistleri alacalı bulacalı ve göz kamaştırıcı yansıtmalarına başvurmadan nasıl anlatmalıydı? Alışılmış kuralları bir yana bırakan Cézanne o zaman Batı sanatında büyük yankılar yaratacak bir şey buldu. Gölge ve ışık yoktu artık. Varsa bile bunlar renklerin yardımıyle gösterilecekti bundan böyle. Modlenin yerini ton, “clair-obscur”ün yerini de renk ilişkileri almıştı.”
“Doğadan hiç ayrılmadı Cézanne. Eskilerin mirasını kendinde buldu, bunu benimsedi ve kendi buluşlarıyla zenginleştirdi. En aşırı sınıra kadar yüceltti .

Ressam Paul Cezanne Resimleri
tarafından Arthipo | 15 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Edgar Degas Kimdir?
Edgar DEGAS “Desen biçim değildir, biçimi görme yoludur.” diye anlatmıştır resim sanatına bakış açısını.
19 Temmuz 1834 tarihinde Pariste doğan Edgar Degas yaptığı bir kaç gezinin dışında ömrünün sonuna kadar Montmartre’da yaşadı. Babası bankacıydı- Degas’nın asıl adı Edgard Hilaire Germain de Gas idi. Ressam 1873 yılına kadar tablolarına De Gas imzasını attı. Çocukluğu ve ilk gençliği büyük bir mutluluk içinde geçti. 1853 yılında Hukuk Fakültesine yazıldı ama sadece yazılmakla kaldı çünkü Üniversiteye ancak bir kaç defa uğradı.
1856-1857 yıllarında Degas İtalya’ya gitti. O zamanlar bir sanatçının oluşumu bakımından bu ülkeye gitmesi zorunluydu. 1862 yılına kadar Degas’ın çalışmaları araştırmalarla geçti. Büyük ressam İngres’in etkisinde resimler yapıyor. Louvre’a giderek Velasquez gibi büyük ustaların tablolarını kopya ediyordu.

Edgar Degas Kimdir
1862 yılında Manet ile dostluk kuran Degas ilk atlarını ve jokeylerini yaptı. 1865 yılında ise tarihsel konuları bir yana bırakarak portreler yapmaya başladı. Kendisi gibi burjuva olan Manet’nin genç ressamlar arasında büyük bir ünü vardı. Gelecek yıllarda empresyonist (izlenimci) adı altında tanınacak olan ressamları Degas’a Manet tanıttı. Bütün bu ressamlar Paris’te Clichy alanının yakınındaki Guerbois kahvehanesinde toplanıyorlardı. Degas, Zola ve Duranty ile de aynı yıl tanıştı.
1870 savaşına Paris kuşatıldığı sırada katılan Degas 1872 yılında kardeşi René ile beraber New Orleans’a gitti. 1873 Nisan’ına kadar orada kaldı. Ünlü “Pamuk Bürosu” ve “Vazolu Kadın” tablolarını New Orleans’ta yaptı.
Edgar Degas Hayatı
Edgar DEGAS ‘ın duygusal yaşantısı ömrü boyunca bir sır olarak kalmıştır. Son soluğuna kadar bekar yaşayan Degas’ın en ufak bir aşk serüveni bile geçirmediğini bu büyük ressamın yaşamını inceleyenler doğruluyorlar. Oysa Degas’ın fizik bakımından her hangi bir noksanlığı ya da sapıklığı yoktu. Resme tutku ile bağlanan Degas bütün duygularını bu alanın dışında bırakmıştı. Ressamın aşkla, kadınla, evlenmeyle ilgilenmemesi ancak resim tutkusu ile açıklanabilir.

Edgar Degas Hayatı
Degas: “Aşk var, yapıt var, insanın da tek bir kalbi var” diyordu. Zaman zaman da: “Görevimle tek başıma kalmalıyım” diyordu. Ünlü tablo satıcısı Ambroise Vollaid bir gün Degas’a neden evlenmediğini sorunca ressam şu karşılığı vermiş:
“Bir tabloyu bitirince karımın: “Aman ne güzel şey bu resim” demesinden çok korkuyorum!”
Degas’ın Kadın Düşmanlığı
Ama bütün bunlar Degas’ın kadın düşmanlığını açıklamaya yetmez. Belki de ressam ilk gençliğinde bir aşk serüveni yaşamış, bu da onu hayal kırıklığına uğratmıştır. Olabilir. Belki de ressamın yaşamını incelemeyi sürdürenler bir gün bunu ortaya çıkaracaklardır. Şimdilik Degas’ın bu yönü aydınlığa kavuşmuş değildir
Oysa bu kadın düşmanı çağdaş resmin en güzel kadın portrelerinden bir kaçını yapmıştır.
Edgar Degas, Empresyonist Ressamlarla Birlikte
1873 yılında Fransa’ya dönen Degas’ın ilk işi Guerbois kahvehanesine gitmek oldu. Gene aynı ressamlar orada toplanıyorlar, uzun sanat tartışmaları yapıyorlardı. Ve bu tartışmalar empresyonist akımını ortaya çıkarmak üzereydi. Ama Degas bütün benliğiyle bu ressamların yanında değildi. Bir yandan bağımsızlığına bağlıydı bir yandan da bu ressamlarla birlikte tablolarını sergileyecek olursa uğrayabileceği başarısızlığı düşünüyordu: Bu ressamların hepsi devrimciydi, bir türlü kendilerini halka ve hükumet yetkililerine kabul ettiremiyorlardı.

Ressam Edgar Degas Ünlü Resimleri, Tabloları
Oysa sonradan empresyonist adı altında ün kazanacak olan ressamlarla Degas’ın bir ilgisi yoktu. Onlar ışığa ve canlı renklere doğru eğiliyorlardı. Eski “ustaların ’ denge ve mantığına sıkı sıkıya bağlı kalan Degas ise insanlarda ve eşyalarda değişmezliği ve sonsuzluğu arıyordu.
Pissarro ya da Renoir sırtlarında boya kutuları olduğu halde kan ter içinde Guerbois kahvehanesine döndükleri zaman açık havada rüzgarın altında nasıl resim yaptıklarını anlattıkça Degas: “Amma yaptınız ha! Sanat spor değildir!” diyerek onları bozuyordu.
Ama sanat anlayışına uyuşmazlığına karşın Degas gene de tablolarını bu ressamlarla birlikte sergiledi. Çünkü ressam akademiye karşı resimde bir yeniliğin yapılması gereğini duymaktaydı. Bunun da çeşitli eğilimdeki ressamların bir araya gelmesiyle gerçekleşebileceğini biliyordu. Degas bu ressamların sergilerine katılmakla kalmadı aynı zamanda bu topluluğun başına geçti. Degas, ressam grubunun başına Monet’nin geçmesini istiyordu. Ama Monet’nin bu toplulukta kişiliğini de resimlerini de hiç sevmediği biri vardı: Paul Cézanne.
İlk Sergide Eleştiriler Başlıyor
Bu ressam topluluğunun ilk sergisi 15 Nisan 1874 tarihinde büyük fotoğrafçı Nadar’ın atölyesinde açıldı. Çok büyük bir tepki yarattı sergi. Tabloları seyredenlerin kimi alay ediyor kimi küfrediyordu. Eleştirmenler bir tek Degas’yı hırpalamadılar. Ama bu uzun sürmedi. İki yıl sonra açılan ikinci sergiye Degas yirmi dört tablo ile katılmıştı. Zamanın ünlü sanat eleştirmenlerinden Albert Wolff “Le Figaro” gazetesinde Degas’nın tutar yanını bırakmadı. Wolff şöyle yazıyordu:
“…Bay Degas’ya haksız olduğunu anlatmaya bir deneyin isterseniz. Sanatta adlarına desen denen, renk denen, yaratma, irade denen bazı özellikler bulunduğunu söyleyin kendisine. Yüzünüze gülecek ve size gerici diyecektir.”
Ama Degas hazırcevap bir adamdı. Çevresindekilerin hepsi onun alaylı, iğneli sözlerinden çekinirlerdi. Ressam, Wolff’a karşılık vermekte gecikmedi. Wolff fizik yapısı bakımından biraz maymuna benziyordu. Gazetedeki eleştirmeyi okuyan Degas:
“Nerden anlasın adamcağız bu tabloları! Ağaçtan ağaca geçerek Paris’e gelmiş!”
1880 yılında İspanyaya bir gezi yapan Degas orada hiç resim yapmadan Fransa’ya döndü, empresyonist grubun 1886 yılındaki sekizinci ve son sergisine “Çıplak Kadınları” ile katıldı.
Degas’nın kadın düşmanlığı ve aynı zamanda kadın biçimlerine alan eğilim ve tutkusu bu tablolarda en yüksek noktasına ulaşmıştır. Bu çalışmalarıyla ilgili olarak ressam yakın dostu İngiliz yazarı George Moore’a şu açıklamayı yapmıştı:
“Kadınlarım basit, namuslu kişilerdir. Fiziksel uğraşlarından başka bir şey düşünmezler. İşte ayaklarını yıkayan şu kadına bak, sanki anahtar deliğinden seyrediyormuş gibiyim…”
Edgar Degas Heykelleri
Gözleri gittikçe bozuluyordu Degas’ın. 1902 yılında yağlı boya resim yapmayı kesinlikle bırakmıştı. Degas yavaş yavaş kör oluyordu. Bir gün poz süresi bitince atölyesindeki bir model:
“Olmadı Bay Degas, burnumu dümdüz yapmışsınız, Oysa ben kalkık burunluyum!” diye bağırdı.
Yaşlı ressam her şeyin bittiğini anlamıştı. Bunun üzerine Degas pastel kalemleriyle füzenlerini de bıraktı.
Yalnız heykel yapıyordu. Gözlerinin görmemesine karşın Degas’nın heykelleri çok değerli sanat yapıtlarıdır. Özellikle Renoir bu heykelleri üstün yapıtlar olarak benimsemiştir. “On Dört Yaşında Küçük Dansöz” heykelinin dışında Degas’nın heykellerine yapı bakımından heykelcik demek daha doğru olur çünkü bunların yükseklikleri 12-30 santimetre arasındadır.

On Dört Yaşında Küçük Dansöz
Ressam Edgar Degas Hayatının Son Dönemi
Degas 27 Eylül 1917 tarihinde öldü. Ressamı Montmartre mezarlığına gömdüler. Savaş yüzünden gömme töreninde bir kaç dostundan başka kimse yoktu. Işığa gözleri kapanan Claude Monet de bunlar arasındaydı.
Edgar Degas Resimleri, Eserleri, Sözleri, Hakkında Söylenenler
Ölümünden bir kaç ay önce yakın bir arkadaşına Degas: “Mezarımın başında dua okumasınlar, sadece: “Her şeyden önce resmi severdi” desinler, o kadar yeter” demişti.
Degas’nın Camondo koleksiyonundaki tabloları ölümünden üç yıl önce Louvre’a girmişti. “Dansözlerin ressamı” henüz yasarken “ustaların” yanında yer almış oluyordu.

Edgar Degas Resimleri, Eserleri,
CHARLES BAUDELAIRE: “İnsan vücudunu maddesel bir düzen gibi, hareketin de eklendiği güzel bir mimarlık yapıtı gibi severdi”
FRANÇOIS MATHEY: “Degas’da virtüözlük vardır ama tatmin olmamış sanatçı yönü daha da ağır basar. Yeni yöntem araştırmalarına yönelir. (…) Atak olduğu kadar garip olan görüş açısı hareketi havada yakalar. Deseni bir eylemdir: Mime benzer.”
AMBROISE VOLLARD: ‘‘Bir resim meraklısı Degas’nın atelyesini görmeği çok istediğini söylemişti bana.
“Degas’ya götüreyim sizi, dedim.”
Adam sevincinden yerinde duramıyordu.
“İzin verirseniz bir arkadaşımı da “yanıma almak’’ istiyorum, dedi.
Sözünü ettiği adam da gelince hayır diyemedim. Sonra başka biri daha geldi. Sonra bir kişi daha geldi. Dört kişi olmuşlardı. Adamlardan biri karısını da getirdi. Biri de iki arkadaşını getirince sonunda yedi kişi olduk.
Degas sofradan henüz kalkmıştı, içeri ilk ben girdim. Ötekiler kapının önünde durdular. Durumu kendisine anlattım. Degas beni “benzetmek” için tam ağzını açıyordu ki caydı, istediği zaman son derece terbiyeli olan ressam insanların kapısında beklemesini boş karşılamadı ama kapıyı açmaya giderken de bana:
” Sonra mağazanıza uğrarım. İki çift sözüm olacak size”, dedi. ,
Doğrusunu söylemek gerekirse Degas’nın “konukları” ile ilk dakikaları oldukça soğuk geçti ama ben Durand-Ruel’in önünden geçerken bir “açık hava” sergisi gördüğümüzü söyleyerek sözü başka yöne çevirdim.
“Bana impressionniste’lerden söz etmeyin,” diye bağırdı Degas:
Resim meraklılarından biri:
“Durand-Ruel’de Monet’nin tabloları da var ama Bay Degas!” dedi.
Degas: “Monet’nin kendisini de gördüm orada,” dedi. Monet’’ye: “Ben gidiyorum, tablolardaki su yansımaları gözlerimi bozuyor…” dedim. Sanki her yönden rüzgâr esiyor gibiydi. Biraz daha kalsaydım ceketimin yakasını kaldıracaktım…
Başka bir resim meraklısı: Öyle ama Bay Degas, açık havada resim yaptığınız zaman siz de böyle yapmıyor musunuz? Bay Rouart’da gördüğümüz Plaj tablosunu açık havada yapmadınız mı?
Degas: Gayet basit, diye karşılık verdi. Yün örtümü atölyede yere yaydım. Modelimi üstüne oturttum… Tablo dediğiniz odada bir yere asılmak için yapılır: içerinin havası dışarının havasıyla aynı mıdır?
tarafından Arthipo | 15 Ekim 2016 | Ünlü Ressamların Hayat Hikayeleri
Edouard Manet Kimdir?
Edouard Manet, en yakın arkadaşı Antonin Proust’un ressamla ilgili anıları 1913 yılında yayınlanmıştı. Proust’un bu kitabında Manet’nin şu sözleri yer almaktadır:
“Neden buradayım bilmiyorum. Gözlerimizin önündeki her şey gülünç. Işık sahte, gölgeler sahte. Atölyeye geldiğim zaman mezara giriyormuşum gibi geliyor. Bir modelin sokakta soyulamayacağını biliyorum. Ama tarlalar var. Söylendiğine göre çıplak mademki sanatın ilk ve sonuncu kelimesidir hiç olmazsa yazın kırlarda çıplak etüdleri yapılabilir.”
Manet’nin sözünü ettiği atölye Thomas Coııture’iin atölyesiydi. Bu akademik ressamın atölyesine 1850 yılında yazılan Manet altı yıla yakın bir zaman orada çalıştı. Aynı atölyede tanıştığı Suzan- ne Leenhoff adında bir genç kızdan bir çocuğu oldu. Çocuğu Manet’nin ailesine Suzanne’ın kardeşi diye tanıttılar. Babasının ölümünden sonra Manet bu kadınla 1863 yılında evlendi.
Couture’ün eğitim ve sanat anlayışına çok öfkelenen Manet sonunda atölyeden ayrıldı. Ressam henüz İspanyaya gitmemişti. Ama Manet’nin ilk tablolarında İspanyol ressamlarının etkisi görülür. Bu dönemde İtalyan ressamlar da Manet’yi etkilemiştir.
Manet’in Le Déjeuner sur l’herbe (Otlar Üzerinde Kahvaltı) Yağlı Boya Tablosu
Manet 1863 yılında Salon’da açılacak sergi için “bir tablo hazırlıyordu: Le Déjeuner sur l’herbe (Otlar Üzerinde Kahvaltı). Bütün düşüncesini, bütün sanat yeteneğini bu tabloya yerleştirmişti. Bu tablonun ilgi toplayacağını umut ediyordu. Ama Jüri üyeleri tabloyu sergiye kabul etmediler.

Edouard Manet kimdir? Otlar Arasında Kahvaltı Tablosu
Bu olay genç ressamlar arasında büyük bir tartışma yarattı. Haksızlığın düzeltilmesi için III ncü Napoléon’a başvurdular. İmparator Salonun’daki resmisergiden sonra bir de “Salon des Refusés” nin açılmasına izin verdi. Bu sergi “Salona kabul edilmeyenlerin sergisi” olacaktı.
Edouard Manet Hayatı ve Sanat Dünyası, Acımasız Eleştiriler
Fantin-Latour, Cézanne, Guillaumin, Jongkind, Pissar, Whistler de tablolarını bu salonda sergilemişlerdi. Sergiyi gezenler bu tabloların karşısında öfkelerini gizlemiyorlardı- Katıla katıla gülenlerin sayısı da küçümsenmeyecek kadardı. Ama hiç biri “Otlar Üzerinde Kahvaltı” kadar büyük patırtı yaratmadı. Bu sergiyi de gezen imparator tablonun önünde durmadı bile. İmparatoriçe ise utancından başını hafifçe başka yana çevirdi.
Öfkesini gizleyemeyen Manet bu duygusunu kısa bir süre sonra şu sözlerle belirtti…

Edourad Manet Hayatı ve Sanat Dünyası
“— Ahmaklar! Beni bayağılıkla suçluyorlar. Olağanın dışında bir şey yaptım diye suçluyorlar. Oysa tablomun Giorgione’nin Kır Konseri’nden ve Raphael’in Pâris’in Yargılanmasından esinlenerek yapıldığını görmediler….”
İki yıl sonra ve bu defa resmi Salon’da yeni bir rezalet daha kopuyordu. Ve bu rezaleti yaratan gene Edouard Manet idi. Bu sefer kimse bağırmıyordu. Kimse öfkelenmiyordu. Kimse ileri geri sözler etmiyordu. Ama herkes kahkahalarla gülüyordu. Sanki sergiyi gezenler sanat yapıtlarını izlemeye değil de doyasıya eğlenmeye gelmişlerdi. Çünkü Edouard Manet Olympia adını verdiği tablosunu sergilemişti burada.
Tabloya Victorine Meurend modellik etmişti. Victorine çıplaktı. Ayaklarının dibinde bir kedi vardı. Yanında elinde bir buket çiçek tutan bir zenci kadın duruyordu. Renklerde büyük bir parlaklık yoktu ama desen çok sağlamdı. Aşığını bekliyormuş gibi bir “rehavet” içinde yatan bu genç kadının vücudundan dayanılmaz bir çekicilik dağılıyordu.
O çağın en anlayışsız sanat eleştirmenlerinden, üstelik en kötü romancılarından Jules Claretie L’Artiste dergisinde bu tablo üzerine şunları yazıyordu kısa süre sonra
“Olympia’yı temsil etmeye yeltenen ve ressamın kim bilir nereden bulduğu bu iğrenç model, bu sarı karınlı odalık da nedir?”
Ama aynı düşüncede olan yalnız Claretie değildi. Daha bir çok eleştirmeci Manet’yi yaylım ateşine almışlardı.
Eleştirmecilerin gösterdiği tepkiler, yazdıkları yazılar Manet’nin ününün artmasına, hatta sağlamlaşmasına yaramıştı sadece. Ama ters yönden işleyen bir ündü bu. Manet değerini kabul ettirmek istiyordu. Daha da ileri bir isteği vardı: Öncü bir ressam gibi görünmek istemeyen, herhangi bir okulun, bir akımının şefliğine de hiç bir eğilim göstermeyen bu sanatçı yetkililer tarafından tanınmak istiyor, kendisine Légion d’honneur nişanının verilmesini istiyordu.
Manet Değişimci ve Yenilikçi Kişiliği İki Önemli Düşünürçe Kabul Görüyor
Ama Manet’yi anlamayan ya da anlamaya çalışmayan bir çok eleştirmecinin yanında iki kişi vardı ki bunlar o çağın sanat yaşantısına imzalarım koyarak ilerici çabalara önderlik edeceklerdir: Bunlardan biri Charles Baudelaire, öteki de Emilé Zola idi. Zola sanat yorumlarında bir estet gibi davranan bir yazar değildi. Üstelik çok kişisel görüşleri vardı. Edebiyatta benimsediği yöntemi resme de uygulamaya çalışıyordu. Sanatla ilgili inceleme ve eleştirmelerinin bugün için büyük bir değeri yoktur.
Tarihsel bir açıdan bakınca bunun değerini anlıyoruz çünkü Zola İlerici genç ressamları bilinçle, coşkuyla savunmuştu. Manet’ye yazılarında baş yerlerden birisini vermesi bunu açıkça gösterir.
Baudelaire ise hem büyük bir sanatçı hem de sanat sorunlarını zamanına göre bambaşka bir açıdan ele alarak inceleyen büyük bir yorumcuydu. Hem çağındaki sanat hareketlerini iyi anlamış hem de romantizm ve klasisizm akımlarıyla gelecekteki sanat akımları arasında en güçlü köprüyü kurmuştu.
Edouard Manet Resimleri, Eserleri, Yağlıboya Tablolarına Karşı Hoşnutsuzluk Sürüyor
Ve Manet’nin tablolarını izleyenler çeşitli gösterilerle bunlardan biç hoşlanmadıklarını belirtiyorlardı. Bir gün sergi salonunda yuhalar yükselmişti. İşte o gün Manet ilk defa olarak sapsarı kesildi. Sergiden hemen ayrılarak Guyot sokağındaki atölyesine gitti. Metresi Victorine ressamı orada bekliyordu. Brüksel’den gelen bir mektubu uzattı Manet’ye. Mektupta şunlar yazılıydı:

Edouard Manet Resimleri, Eserleri, Tabloları
“Gene sizden söz etmem gerekiyor. Gene sizin değerinizi tanıtlamam gerekecek. Muhakkak elde etmeyi istediğiniz şey gerçekten budalaca. “Alay ediliyor sizinle, alaylar sizi rahatsız ediyor, değerinizi anlamıyorlar…” Bu durumda olan yalnız siz misi- /ıiz sanıyorsunuz.? Chateaubriand’dan ya da Wagner den daha mı büyük dehanız? Ama gene de onlarla çok alay edildi. Peki ne oldu? Hiç…”
Bu satırların altında Baudelaire imzası vardı.
Manet mektubu okuyunca Victorine’e :
“— Artık dayanamıyorum, İspanyaya bir gezi yapacağım” dedi. “Beni İspanyol ressamlarından benzetmeler yapmakla suçluyorlar. İspanyaya gidip bu ustaları daha iyi tanıyacağım. Bu arada tutkular da dinmiş olur…”
Manet Madrid’e gitti. Goya’yı, Zurbaran’ı, Velasquez’i yakından inceledi. Daha sonra başka geziler de yaptı. Yıllar geçtikçe etkisi de, ünü de, hayranları da artıyordu. Ama Manet mutlu değildi. Yapıtlarını halkın da beğenmesini, sevmesini istiyordu. 1881 yılı bu bakımdan Manet için çok önemli bir yıldır. Çünkü en yakın arkadaşı Antonin Proust Güzel Sanatlar Müsteşarının yardımcısı olmuştu. Manet’nin tabloları artık jüri üyelerinin denetlemesinden geçmiyordu. Ve ressam o yıl gene Proust’un desteklemesiyle Légion d’honneur nişanını da aldı. Yaşamının en bü- yük mutluluğuna erişmişti en sonunda.
Manet’yi inceleyen bir çok eleştirmeci bu ressamın her şey* den önce bir “siyah-beyaz” ustası olduğunu belirtirler. Bu tanıtlamanın gerçek bir yönü vardır. Manet de tıpkı Degas gibi atölyesinden ayrılmayı sevmeyen bir adamdı. Son yıllarına doğru yaptığı tablolarının dışında resimlerinde büyük bir renk zenginliği ve canlılığı yoktur. İtalyan ve özellikle İspanyol ustalarının etkisinde kalan Manet doğrudan doğruya yaşamdan esinlendiği sağlam bir gerçekçiliği yansıtmak istiyordu yapıtlarında.
Ama bu gerçekçilik “akademist” diye tanınan ressamların gerçekçiliğinin tam karşısındaydı. Son yıllarına doğru Monet’nin öğütlerini dinleyen Manet öteki “pleinairiste açıkhavacı” ressamlar gibi fırçalarını, paletini alarak kırlara uzandı. Paletindeki renkler daha bir canlılık kazandı. Ve ressam “impressionniste” diye adlandırılan sanatçılara biraz daha yaklaşmış oldu…

Edouard Manet Sözleri
Edouard Manet Sözleri
“İnsanın söyleyecek bir şeyi olmalı. Yoksa olmaz. Her şeyden çok resmi sevmeyince insan ressam olamaz. Hem sonra mesleğin inceliklerini bilmek de ye-‘ terli değildir. Duygu ve coşku da gerek. Bilim çok iyi ama bizim için imgelem daha da gereklidir… Bir gün Versailles’dan dönerken lokomotifte makinistle ocakçının yanına bindim. İkisi de görülecek şeydi: Soğuk kanlıkları, dayanıklıkları olağanüstüydü! Pis bir meslek bu! Bu adamlar çağımızın kahramanları vallahi’ İyileştiğim zaman onların bir tablosunu yapacağım…”
“Bir şeye başladığım zaman modelden yoksun kalacağım diye, gerektiği kadar ve görmek istediğim koşullar içinde modeli yeniden göremeyeceğim diye titrerim. Model gelir, poz verir, sonra da: “Kendi kendine bitirsin’’ diyerek içinden çekip gider. Ama öyle değil işte! hiç bir şey tek başına bitmiyor. Çünkü zaten başladığım gün bitiremiyor insan. Yeniden ve sık sık başlamak gerekiyor. O zaman da bir gün yetmiyor, günler gerekiyor…
tarafından Arthipo | 15 Ekim 2016 | Sanat Felsefesi
Yapısalcılık, Post-Yapısalcılık
Yapısalcılık, Post-Yapısalcılık, 20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan özelde dilbilimsel bir analiz akımı iken, daha sonra sosyal ya da kültür bilimleri alanlarında kullanılan yöntemlerin eleştirilmesine ve bu yüzden yöntemsel değişikliği iddia eden bir düşünce akımı olarak karşımıza çıkar. Yapısöküm – Yapıbozum nedir, dikkatle inceleyelim.
Yapısalcılık kısaca, insan eylemlerinin gerçekleştiği alan/mekân/ yapının insan eylemleri karşısında önceliğini ve bu insan eylemlerini anlamanın temel şartı olarak yapı analizi gerektiğini anlatan bir yaklaşımdır. Bu haliyle yapısalcılığın, modern bir teorinin üst anlatı ya da indirgemeci özelliğini gösterdiğini söyleyebiliriz. Buna karşın post-yapısalcılık ise, yapı gibi katı bir belirleyiciden uzak durur. Bunun için postyapısalcı düşünürler, yapının bütünlüğünden ziyade parçaların önemine vurgu yaparlar. Velhasıl post-yapı- salcılığa göre her şey parçalardan oluşur ki böylece postyapısalcılar, “parçalılığı/bölük pörçüklüğü yüceltip/bir örnekliliği tanımamalarının derecesi, yönelmiş oldukları görecelilikle” yapıyı parçalamışlardır. Neticede, “yapısalcılar benzerlik ve karşılıklı bağlantılılığı vurgularken, postyapısalcılar farkı ve açık uçluluğu vurguladılar. Yapısalcılık, evrenselleştirici bir teoriydi;” buna karşın postyapısalcılar ise evrenselliği neredeyse tek tek her insana dağıtarak bozmuşlardır.
Hem yapısalcılık hem de postyapısalcılık köken olarak dilbilimseldir. Bu noktada iki akımın ortak atası olarak Saussure ve ona itirazlar görülmektedir. Burada Saussure, Levi-Strauss, Barthes ve Derrida’nın fikirleri etrafında iki akıma bakılacaktır. Saussure, dili bir göstergeler sistemi, yani yapı olarak görür ve bu yapının kendi içinde bir mantığı, kuralı bulunduğunu söyler ki, insan bu mantıksallık ve kurallar çerçevesinde anlamı-mesajı yakalayabilir. Bu, insan özne(si)nin yapı karşısında ikincil bir konuma düşüşüdür.
Saussure’un Dili
Saussure’un dili, göstergeler sistemidir (gösteren ve gösterilen den oluşmaktadır). Gösteren maddi olarak ses ya da yazı iken gösterilen kavramsal ya da imgeseldir. Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki gösterge sistemini oluşturmaktadır. Bu sistem, dil yapısının temeli olduğundan özne ancak bu dil imkânları içerisinde anlam yakalayabilmektedir. Yapısal durum bu açıdan öznenin varlığını dilin gramerine bağlar. Anlamlar dilsel gösterge sisteminin içerisinden çıkmakta olup, öznenin yapacağı iş, bu anlamları oluşturan sistemi kavramaktır. Nitekim özne ya da birey, dilsel bir mekâna doğduğu andan itibaren dünyayı anlamak için yine bu dilden hareket etmek zorunda kalır, bu yüzden öznenin öncelikli işi, kendisini bulduğu bu dilsel mekânın işleyişini öğrenmektir.

Ferdinand de Saussure
Kültürel veya toplumsal olayların yapısal bir zemin üzerinde anlam oluşturduğunu savunan yapısalcı sosyal teori, her toplumsal veya bireysel deneyimi anlamak için bu yapıya bakmak gerektiğini ileri sürer. Bu bağlamda yapısalcılığı toplumsal alanı okuma için kullanan ya da bunu sosyal teori olarak kuran ve yapısalcılığın bir bilim olduğunu belirten Fransız antropolog Levi-Strauss’tur. Ona göre insan, içine doğduğu kültür çevresinin ve kavramsal ağın ürünüdür. İnsan, bir kültürel ortamın ürünü olduğu için Levi-Strauss, insanın felsefi bakımdan varlığın merkezi niteliğine olumsuz bakarak, “insan öznesini felsefenin şımarık veledi” olarak niteleyerek, insanın etkinliğini yapı karşısında düşürür. Nitekim ona göre, insan etkinliğini yapı üzerinde tuttuğumuzda/ele aldığımızda, insan dünyası için nesnel yasalara ulaşacak bilimsellik yakalanabilecektir.
Levi-Strauss’a göre yapısalcılık, “değişmez olanın ya da yüzeysel farklılıklar arasındaki değişmez öğelerin araştırılma- sı”dır. Aslında bu noktada tüm toplumlarda var olan toplumsal kurumlar, buna örnek gösterilebilir. Aile, din/mit ve eğitim (yani dil) gibi sosyal kurumların ya da yapıların tüm toplumlarda varlığı evrensel insanın özelliğini yakalamada örnek gösterilebilir. Son kertede, Levi-Strauss’up yapısalcılığı, değişik kültür ortamlarına rağmen insanoğlunun Ortak evrensel bir yapı özelliği bulma girişimidir diyebiliriz.
Roland Barthes
Başka bir Fransız düşünür olan Roland Barthes, yapısalcılığı edebiyat alanında kullanan, aynı zamanda post-yapısalcılığı da içinde değerlendiren ve bu yüzden postmodern düşüncenin membalarından biri olarak görülebilecek olan edebiyat eleştirmenidir. Barthes, edebiyat gibi diğer sosyal, kültürel fenomenlerini de dil sistemi içinde değerlendirmeye tabi tutar. Dil, Barthes’ta tekil insanı aşan kendi başına bir yazardır. Göstergebilimsel bağlamda, ideolojileri, kapitalizmi ve burjuva kültürünü inceleyen Barthes’a göre, bu alanlarda gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkinin kültürel fenomenlerde mit ya da söylencenin analiziyle ortaya çıktığı söylenebilir. Ona göre, söylenen şeylerin yanında, bu söylenenlerin nasıl söylendiği, ifade edildiği de önemlidir.

Roland Barthes, Yapısalcılık, Post Yapısalcılık
Barthes’ın düşüncesinde, postmodernite açısından da, en önemli nokta yorumların varlığıdır. Düşünür, metnin asıl kurucusu olarak yazarın değil, dilin olduğunu söyleyerek okurun klasik pasif duruşunu yıkar. Bu bağlamda dil ve yorumlayan okur metnin anlamını belirlemede dinamik olandır. Bir bakıma burada, her metin, okur tarafından okuma sürecinde, okuma zamanı ve bağlamında, anlamsal olarak yeniden yazılmaktadır diyebiliriz. Yazarın niyeti ya da metnin temel anlamı gibi tek bir anlam ya da çıkarılacak mesaj yoktur, zira yazar ölmüştür. Yazarın ölümü, özgür okurun doğuşuna, dolayısıyla yorum çeşitliliğine yol açmıştır. Neticede Barthes’ın yoruma açtığı kapının, postmodern kültürün de eleştirdiği bilim- sellik/nesnellik yada otoriter üst ve tek anlatı/bilgi/anlam alanlarına karşı çıkmada bir yol olduğunu söyleyebiliriz.
Jacques Derrida
Postyapısalcılık içinde önemli bir yere sahip olan diğer bir Fransız düşünür Jacques Derrida’dır. O da diğer yapısalcılar ve postyapısalcılar gibi dile yaslanan ya da dilden beslenen düşünceler öne sürmüştür. Derrida, Batı metafizik geleneğini değerlendirdiğinde, metafiziğin yaslandığı logosantrik-sözmerkezcilik- bir hâkimiyet görür. Logos, bilindiği üzere hem akıl hem de söz anlamlarına gelen Yunanca bir kelimedir. Bu noktada dil ve düşünce, konuşmada kendi ‘mevcudiyet’ini kurar. Ona göre Batı metafiziği, bu ‘mevcudiyet metafiziği ne (ki aynı zamanda özdeşlik metafiziği olarak görülmektedir) yaslanmaktadır.

Jacques Derrida, Yapısalcılık, Post-Yapısalcılık
Derrida, felsefe tarihinde yazı karşısında söze öncelik veren yapının (aynı zamanda bu ‘sözün Tanrısallığını da düşünelim) yanlış bir tasarıma yol açtığını ileri sürer. Derrida, Batı düşüncesinde, sözün yazı karşısında önemli veya üstün görülmesine dair, “Yazı, kavranılabilir kayıt, Batı geleneği tarafından her zaman tine, nefese, konuşmaya ve logos a dışsal olan beden ve madde olarak görülmüştür,” der. Ayrıca bu bağlamda Derrida Batı geleneğinde görülen ikiliklerin de bu sözmerkezci düşünmeye yaslandığını belirtir. Bunlar: “episteme-doksa, form-madde, içerisi-dışarısı, numen-fenomen, varlık-yokluk, gerçeklik-görünüş, olgu-değer, erkek-kadın” gibi ikiliklerdir ki bu ikiliklerdeki ilk kavramların metafizik sistemin merkezinde bulunduğunu belirtir. Yapısalcılık, Post-Yapısalcılık
Yapısöküm – Yapıbozum
Derrida, bu felsefe ya da metafizik geleneğin nasıl oluştuğunu veya onların yanlışlığını göstermek için ‘dekonstrüksiyon’ –yapısöküm – yapıbozum yöntemini geliştirir. Yöntemin sağlayacağı şey, bir bütünün nasıl yapılandığını anlamaya çalışmaktır. Bir metafizik kavram olan bütün (ve diğer kapsayıcı anlam öncelikleri), Derrida için ‘bütün ‘ün tamamen bütünsel olması yani kapsayıcı olması imkânsızdır. Bu nedenle ‘bütün ’den söz edilemez, gerçekte sadece bir kesit/kesim söz konusudur hep. Anlamsal statiklik/ katılığın oluşturduğu bu ‘bütünlüklü metafiziksel yapı, dekonstrüksiyona uğratırken gündeme Derrida’nın önemli bir kavramı çıkar: differance (“hem farklı olmak, hem de ertelemek anlamlarına gelen differer fiilinden Derrida’nın türettiği bir söz oyunu” olarak görülmektedir.” Differance (farklılık) ile dilsel yapıda oluşturulan anlamla kesinlik zinciri bozulmaya uğratılır. Derrida, differance ile dilde oluşan anlamsal farklılıkları, belirsizlikleri ve anlam vermenin ertelenmesi gerektiğini göstererek mevcudiyet metafiziğinin hatalı olduğunu, dolayısıyla Batı düşüncesinin baştan beri bu hatayla oluştuğunu söylemektedir.
Böylece Derrida’nın temel savı olan “dünya bir metindir, metnin dışında hiçbir şey yoktur ve bütün metinlerin birden fazla anlamı vardır. Bu yüzden bir metnin tam ve en son yorumunun yapılması imkansız’dır görüşü elde edilir. Yani sonsuz anlam ve yorum imkânının olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Derrida’nın kuram olmayan yapıbozumcu yöntemin, anlamı bulmak, yakalamak için tavrını Megill, “parodik olarak asla eve dönmeyecek olan Ulysses’i beklerken, sabah ördüğünü gece söken ya da hem ören hem söken bir Penelope’ye benzetir.” Başka bir analoji yaparsak Derrida hilelinde kalemle yazarken, diğer eliyle onu silmeye başlayan bir düşünür olarak anlamsal alanın değişip farklılaştığını göstermeye çalışır. İşte bu aşamada Derrida ile postmodernizm arasındaki ilişki de açığa çıkmaktadır. Postmodernitenin kültürel farklılıklara ya da kimliklere vurgusuyla anlam üretmedeki farkları göstermesi bakımından Derrida’nın dekonstrüksiyon tekniğinin, modernite veya üst anlatıları/kimlikleri yıkmada/dağıtmada bir benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz. Yapısalcılık, Post-Yapısalcılık
Sonuç olarak, yapısalcılık ve post-yapısalcılık yukarıda adı geçenlerle sınırlı değildir. En azından psikanalizde Lacan, politik anlamda Althusser gibi düşünürler ilk akla gelenlerden bazılarıdır. Buna karşın konu açısından daha çok ön plana çıkan düşünürlerden bahsetmeyi yeterli bulduk. Neticede postyapısalcılığın, postmodernizm ile yakın dönemde çıkan bir akım olarak, postmodern epistemolojik tavrını destekleyen bir akım olduğunu söyleyebiliriz. Bu, kesinlikten uzak, değişebilen bir bilgidir.
Son olarak postyapısalcılığın temel tezleri vermek gerekirse bunlar:
- Tarih ve kültürün yapıları koşullandırdığından “yapıların”, yanlış yorumlara ve önyargılara maruz kaldığını ileri sürer.
- Dolayısıyla bir nesneyi anlamak için hem nesnenin kendisini hem de bu nesneyi üreten bilgi sistemleri bir arada incelenmelidir. Bu bağlamda Post-yapısalcılık, bilginin nasıl üretildiğini temel araştırma sorunsalı olarak kabul eder.
- Post-yapısalcılık, yapısalcılığın aksine arkeolojiktir; kültürel kavramların zaman içinde nasıl değiştiğine odaklanarak aynı kavramlardan şimdi ne anlaşıldığını bulmaya çalışır. Örneğin Foucault’nun Deliliğin Tarihi adlı eseri, delilikle ilgili kültürel tutumların bir tarihidir. Yapısalcılık, Post-Yapısalcılık
- Post-yapısalcılar “benliğin” ayrı, tekil ve tutarlı bir varlık olduğu görüşüne katılmazlar. Aksine birey, birbiriyle çatışan bilgi hükümleri (toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, kariyer vb gibi) arasındaki gerilimlere sahiptir. Dolayısıyla bireyin benlik algısı onun nesnelerin anlamlarını yorumlamasında kritik bir rol oynar. Her ne kadar farklı düşünürlerin benlik hakkındaki görüşleri farklılaşsa da post-yapısalcı- lar benliğin söylemlerle inşa edildiği görüşünü sıklıkla paylaşılır.
- Bir metin yazarının amacı, okuyucu için ikincildir. Postyapısalcılar bir metnin tek bir amacının, anlamının ve tekil bir varoluşa sahip olduğu fikrini reddederler. Her birey; herhangi bir metinle ilgili olarak yeni ve bireysel amaç, anlam ve varoluş yaratabilir. Anlam, yani gösterilen, birey tarafından; yani gösteren tarafından inşa edilir. Böylelikle, gösterilen gösterenin önceliğine göre konuşur. “Yapısalcılık, doğruluğu metnin ‘arkasında’ ya da ‘içinde’ görürken post-yapısalcılık okuyucu ile metnin karşılıklı etkileşimini üretkenlik olarak görmektedir. Dolayısıyla postyapısalcılıkta bir kültür nesnesinin ne anlama geldiğini anlamada, onun belli değişkenlerle (örneğin kimlik bağlamında) olan ilişkisinin analizi büyük önem arz eder.
- Post-yapısalcı metin analizlerinde okuyucu, yazarın yerini alır. Bu yer değiştirme yazan merkezden alma olarak değerlendirilir; böylelikle yazara sabitlenmeden diğer anlam kaynakları da araştırılır (farklı okuyucular, kültürel normlar ya da diğer metinler bağlamında). Bu alternatif kaynakların birbirleriyle tutarlılık göstermeleri de gerekmez.
- Post-yapısalcılar, hiyerarşi içinde “baskın olanın temel niteliği” kavramını reddederler. Daha ziyade amaçları, bu ilişkileri analiz ederken baskın olan ile itaat eden arasındaki bağımlılığı açığa çıkarmaktır. Bu ilişkileri anlamanın tek yolu, tekil anlamlar illüzyonunu üreten bilgi sistemlerini ve kabullerini “yerinden çıkarmak”tır. Yapısalcılık, Post-Yapısalcılık
Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları