Vincent van Gogh, Hayatı, Çelişkileri, Eserleri

Vincent van Gogh (1853 – 1890)

Kırmızı ve yeşille korkunç in san tutkularını anlatmaya çalıştım. / Vincent VAN GOGH

Vincent Van Gogh 30 Mart 1853 tarihinde Hollanda’da Groot-Zundert adındaki bir köyde dünyaya geldi. Çocukluğu zor bir yaşamın koşulları içinde geçti. On altı yaşına geldiği zaman bütün Van Gogh ailesi toplandı: Vincent’i artık bir işe yerleştirmek gerekiyordu. Amcasının adı da Vincent’ti. Eskiden La Haye’in en büyük satıcılarından biri olan Vincent amca şimdi Paris’te, New York’ta, Londra’da, Berlin’de resim galerileri bulunan Goupil ticaret evinin temsilcisiydi. Bu aile toplantısında Vincent amca yeğenini Goupil’in La Haye’deki şubesine yerleştirmek istediğini açıkladı. Vincent kabul etti. İyi bir satıcıydı. Boş zamanlarını da okuyarak ya da müzeleri gezerek değerlendiriyordu.

Vincent 1 Ocak 1873 tarihinde Goupil’in Londra şubesine gönderildi. Kardeşi The da aynı ticaret evinin çeşitli şubelerin de satıcı olarak çalışmaktaydı. İki kardeş mektuplaşmaya başladılar. Vincent Londra’da okumayı, gezmeyi birden bırakmıştı. Bir genç kızı düşünüyordu hep. Ursula’ya aşık olmuştu. Kaldığı evin sahibi Bayan Loyer’in kızıydı Ursula. Genç kız da Vincent’in aşkına karşılık veriyor gibiydi. Mutluluktan uçuyordu Vincent Ve bir akşam kızarıp bozararak Ursula ’yı annesinden istedi. Kızın annesi şaşırdı, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ama Ursula da ha çok şaşırmışa benziyordu.

“Ben nişanlıyım Bay Vincent Van Gogh!” dedi Ursula. “Hem da annemin sizden önceki kiracısıyla. Gelecek yıl evleneceğiz.’’

Şaşkına dönen Vincent genç kızın nişanını bozması için yalvardı. Ama Ursula onu kapı dışarı etti. Genç adam merdiveni inerken genç kızın kahkahaları kulaklarını çınlatıyordu hala…

Van Gogh’un Aşk Acısı

Vincent Van Gogh derin bir yara almış gibiydi. İşinden ayrılarak Hollanda’ya döndü. Aradan aylar geçti. Bu arada yoksulluk içinde yaşayan insanların yaşamlarını izlemiş ve babası gibi rahip olmaya karar vermiştir. Ama bu alanda da ölçüyü kaçırdı. Çocuklara vaazlar veriyor, hastalara bakıyor, gece gündüz demeden yoksul insanların sefaletlerini paylaşıyordu. Zaten geçici olarak rahipliğe başlamıştı. Kilise büyükleri Vincent’in aşırılığını iyi karşılamadılar. En sonundan genç adam rahipliği de bırakmak zorunda kaldı.

Bu arada Vincent resim yapmaya başlamıştı. Köy yaşantısıyla, köylülerin yaşamıyla ilgili desenler yapıyordu. 1880 yılı Vincent Van Gogh için önemli bir yıldır. O yıl Brüksel’e giden Vincent Belçikalı ressamla çalıştı. Roelofs’un da Van Rappard’ın ressamlık yönleri değersizdi ama ikisi de çok iyi öğretmendiler Vincent Van Gogh bu iki ressamla anatomi, perspektif çalıştı. Bir yandan da müzeleri gezdi.

İkinci Reddediliş

Hollanda’ya döndüğü zaman kuzinlerinden biriyle tanıştı. Kuzini Kee duldu. Dört çocuk annesiydi Vincent bu kadına deli gibi aşık oldu. Tıpkı Ursula’ya aşık olduğu gibi Vincent onunla da evlenmek istedi. Ama Kee buna kesin bir hayırla karşılık verdi. Vincent bir daha Kee’yi görmedi.

Vincent Van Gogh fırçalarına, renklerine döndü. 1882 -1886 yılları arasında Vincent kendini coşkun bir çalışmaya verdi. Çok resim yaptı. Bir yandan da Dickens’i, Hugo’yu, Carlyle’ı ve Zola ’yı ve Balzac’ı okuyordu. Ama ne yazık ki otuz iki yaşında bir sokak kadınıyla karı-koca gibi yaşamaya başlamıştı. Christine’di adı kadının. Ama Vincent ona “Sien’’ diyordu. Sürdüğü yaşam yüzünden bitmiş tükenmiş bir yaratıktı Christine. Vincent’i sevmesine karşın Sien şununla bununla yatmaktan geri kalmıyordu. En sonunda kardeşi Theo’yu dinleyen Vincent iki yıl beraber yaşadıktan sonra Sien’den ayrıldı.

1885 yılının Kasım ayında Anvers’e yerleşen Vincent Van Gogh bir atölye kiralayarak Akademi’ye girdi ve Şubat ayına kadar orada çalıştı. Sonra birden bire Paris’e gitmeye karar verdi.

Van gogh’un Paris Günleri

Vincent Paris’te mutluydu. Sihirli bir dünyaya girmiş gibiydi. Gerçekten de renklerin ve biçimlerin sihirli dünyasına girmişti. Ama tabloları satılmıyordu. Daha kötüsü öteki ressamlar onu adam yerine bile koymuyorlardı.

Ressamlar arasında candan bir yakınlık gösteren bir tek kişi vardı. Toulouse Lautrec. Ama o da sıkılmaya başlamıştı Vincent’in konuşmalarından, davranışlarından. Kurnaz bir adamdı Lautrec. Vincent’i başından savmak için güzel bir yol bulmuştu. Fransa’nın Midi bölgesi “olağanüstü” bir yerdi. Orada güneş vardı. Aydınlık vardı. Orada resim yapmak güneşin ışınlarını içmek, bütün benliğine karıştırmak gibi bir şeydi. Lautrec işte böyle kandırdı Vincent Van Gogh’u. Zaten kış bastırmıştı. Zavallı Vincent üşüyordu Paris’te. Üstelik bunca övülen Midi güneşinin parlaklığını, keskinliğini muhakkak görmek istiyordu.

Midi bölgesine doğru inen Vincent, Cezanne’ın memleketi Aix’le Marsilya arasındaki Arles’da bir süre oturmaya karar verdi. Lamartine alanındaki “Sarı Evi” kiraladı. İçerisini süsledi ve döşedi. Çünkü önemli bir konuk bekliyordu Vincent: Ressam Gauguin’di bu… Kasım ayında gelen Gauguin kendini beğenmiş bir adamdı. Resim ve sanat üzerinde kesin düşünceleri vardı ve karşısındakinin de bunları benimsemesini isterdi. Vincent’le Gauguin tam anlamıyla karşıt insanlardı. Çok geçmeden kavga etmeye başladılar.

Vincent van Gogh’un Kulağını Kesmesi

Vincent Van Gogh sık sık buhranlar geçiriyordu. O da Gauguin de çok içiyorlardı. Ve iki ressam arasındaki anlaşmazlık Noel’den bir gün önce en yüksek noktasına ulaştı. İki arkadaş gene kavga etmişlerdi. Bunun üzerine Gauguin evden çıkmıştı. Van Gogh da onun peşinden koşmuştu. Elinde bir ustura vardı Vincent’in. Gauguin yolda yürüyordu. Vincent da elinde usturayla peşindeydi. Birden Gauguin dönerek gözlerini Vincent’e dikti. Şaşıran Vincent geri döndü. Doğru odasına çıktı. Elindeki usturayla sol kulağını kesti. Sonra da doğru her zaman gittiği Bout d’Arles sokağındaki geneleve koştu. Kesik kulağı sermayelerden Rachel’e uzattı.

“Sana benden bir hatıra olsun!” diye bağırdı.

Kulaktan kanlar akıyordu. Dehşet içinde kalan zavallı Rachel bağırmaya başladı. Açık yarasından kanlar durmadan akmasına karşın hiç bir şey olmamış gibi evine dönüp yatan ressamı ertesi sabah yakalayıp hastaneye götürdüler.

Kulağını kesen ressam diye tanıdığımız  Van Gogh’un  kulağını kesme öyküsü böyle . Bundan sonra Vincent’i krizler sık sık yoklamaya başladı ki kriz arasında ressam çok bilinçliydi. Durumun iyice farkındaydı. Zaten birçok kimseler tarafından “deli” diye damgalanan Vincent’in bu “hastalığına’ eğilen psikiyatrlar ressamın ne çeşit bir deliliğe yakalandığı konusunda hiçbir zaman bir görüş birliğine varamamışlardır.

Vincent’in beş parası yoktu. Yaptığı tabloların hiç biri satılmıyordu. Bütün geçimini kardeşli Théo sağlıyordu. Théo da 1889 yılında evlenmişti. Sık sık buhranlar geçiren Vincent buna da çok üzülmüştü. Zaten çok gariptir: Vincent’in en büyük krizleri Théo ile ilgili olaylara rastlar. Théo nişanlanır Vincent kriz geçirir. Théo evlenir Vincent kriz geçirir. Théo’nun karısı Johan’a gebedir Vincent kriz geçirir. 1890 yılının Ocak ayında Johan’a ile Théo’nun bir erkek evlatları gelir dünyaya Vincent gene kriz geçirir.

Van Gogh’un Hayattayken Satılan Tek Tablosu

Gene Ocak ayında Van Gogh umut etmediği bir mutluluğu tadar. Eleştirmeci Albert Areier Mercure de France dergisinde ressamı öven bir yazı yayınlar. İki ay sonra da “Kırmızı Bağ” adlı tablosu Brüksel’de dört yüz franga satılır. Yaşadığı sürece ressamın satılan tek tablosu budur.

Kırmızı Bağ, Red Vine

Kuzeye Dönmeyi Kafasına Koymuştu

O yıl Vincent Van Gogh artık “kuzeye” dönmeyi kafasına koymuştu. Ama Théo onu bırakmak istemiyordu. Pissarro Théo’ya Auvera sur? Oise’da bir kliniği bulunan Doktor Gachet’den söz eder. Doktor Gachet ressamların dostudur. Vincent üç gün Théo’nun evinde kalır. Yaşantısının belki de en mutlu günlerini geçirir. Sonra Auvers’e gider. Büyük bir coşkuyla çalışır. Doktor Gachet çok iyi, çok anlayışlı bir insandır. Ama ne olursa 6 Temmuz günü olur. O gün Vincent Théo ile karısını görmeye gitmiştir. Acaba Johan’a “neden kardeşine para veriyorsun mu”  demiştir? Yoksa Vincent onlara yük olduğu kanısına mı varmıştır?

O akşam Auvers’e dönen Van Gogh Théo’ya bir mektup yazar.

Ama Théo’nun yerine karısı Johan’a karşılık verir buna. Karı koca çok yakında Hollanda’ya gideceklerdir. Vincent kendini lanetlen miş bir insan gibi görmektedir. Ne başkalarına bir faydası vardır ne de kendisine. Üstelik başkalarının mutluluğunu da söndürmektedir.

Temmuz güneşi buğdayların üzerinde yansımaktadır pırıl pırıl. Ayın yirmi dokuzudur. Tek başına tarlalara çıkmıştır Vincent. Kargaların uçuştuğu buğday tarlasıdır bu tarla. İşte bu tarlada göğsüne bir kurşun sıkar.

Théo ile Vincent sanki tek bir kişi gibiydiler. Vincent canına kıyarak öldükten sonra Théo ancak beş ay yirmi üç gün yaşayabildi. Vincent’in sağlığında akıllı uslu, dengeli, ölçülü bir insan olan Théo kardeşinin ölümünden sonra birçok delilik krizi geçirdi. Ve sonunda bir yüzüne felç gelerek bir iki saat içinde son soluğunu verdi. İki kardeşin mezarları Auvers’de küçük bir mezarlıkta yan yanadır.

Vincent Van Gogh’un Sanata Bakış Açısı

“Rengin kendisi doğrudan doğruya bir şeyler anlatır”, sonsuz yapamaz insan, faydalanmak gerek bundan; güzel olan, gerçekten güzel olan gerçektir aynı zamanda.

Ne demektir resim yapmak? Nasıl ulaşır insan buna? “Duyulan” ile “yapılabilen” arasında görünmeyen bir demir duvar var gibidir. Bu duvarın arasından bir geçit açmak eylemidir resim yapmak. Peki, ama bu duvardan nasıl geçmeli? Çünkü bütün gücüyle vurmak işe yaramaz. Bence yavaş yavaş, sabırla delip açmak gerekir duvarı. Oyalanmadan bu zor işin içinden insan böyle çıkabilir ancak. Ama bunu bir yana bırakırsak insan düşünceyle de çözümleyebilir bunu.

Van Gogh eserlerindeki Sanatsal Derinlik

İlkelere göre düzenleyebilir yaşantısını bir insan. Başka şeylerde olduğu gibi sanatla ilgili konularda da bu böyledir. Büyüklük rastlantı değildir üstelik istenerek elde edilmesi gereken bir şeydir. Bir insanın başlangıçtaki eylemleri kendisini ilkelere götürürse ya da il keler eylemleri yöneltirse bence karara varılması güç bir sorun çıkar ortaya. O zaman da tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan gibi bir sorunla karşılaşmış oluruz. Ve bunun üzerinde durmaya değmez doğrusu. Ama ben insanın gücünü harcama istek ve yeteneğini ve düşüncesini geliştirmeye çalışmasını olumlu ve çok önemli bir şey gibi görüyorum.

Japon sanatı incelenince bilge, filozof ve zeki bir insanla karşılaşılır. Su götürmez bir gerçektir bu. Pe ki ne yapar bu adam? Neyle vakit geçirir? Dünya ile ay arasındaki aranın ölçümünü mü inceler? Hayır. Bismarck’ın siyasasını mı inceler? Hayır. Bir ot parçasını inceler.

Ama bu ot parçası bütün bitkilerin resmini yapmaya götürür onu. Sonra evlere, manzaraların büyük görünüşlerine, hayvanlara, en sonunda da insana götürür. Böyle geçer yaşantısı ve yaşantı tümünü yapmak için çok kısadır.

Altı temel rengi (kırmızı, sarı, oran, leylak, mavi, yeşil) dengelemek için kafa patlattıktan sonra içkici ve kaçık diye adı çıkan yetkin ressam Monticelli’yi düşünürüm sık sık.

Bu çalışma ve hesapta insanın kafası alabildiğine gergindir. Sahnede güç bir role çıkan bir oyuncu gibidir. Yarım saat içinde bin çeşit şey düşünmesi gerekli bir durumdur bu.

Yeni sanata, geleceğin sanatçılarına inanıyorsak sezgimiz bizi aldatmıyor Corot Baba ölümünden birkaç gün önce: “Bu gece düşümde pembe gök manzaralar gördüm” gibi bir söz etmişti. Pembe gökler, üstelik sarı ve yeşil gökler impressionniste manzaraya gelmedi mi yani?

Elgar Sanatçıyla İlgili Görüşleri

Cézanne ve Gauguin le beraber Vincent Van Gogh resmin yollarını yeniden ortaya koydu ve böylece Yirminci Yüzyıl sanatını hazırladı. Tabloyu görüntüleri benzetmek ya da kültürlü bir toplumun zevklerini pohpohlamak amacıyla kullanmadı. Kendi zekasına ve duygululuğuna özgü bir dünya yaratmak için bu çabayı harcadı. Cézanne yeni bir uzay, Gauguin de yeni bir kompozisyon kavramım uygulamaya çalışırlarken Vincent Van Gogh en yüksek yoğunluğuna ve anlatımına ulaştırarak rengi özgürlüğüne kavuşturdu. Tablolarında renk deseni güçlendirir, biçimi belirtir, ahengi ortaya çıkarır, orantıları ve derinliği belirler.

Van Gogh’un tüm eserleri

İnternetten tablo satış siteleri, tablo satmak istiyorum, tablo satın alan yerler, internet tablo satış siteleri, all works, all paintings, tüm eserleri, bütün resimleri, çalışmaları

PAUL GAUGUIN – Hayatı eserleri ve sanat görüşü

PAUL GAUGUIN – Hayatı eserleri ve sanat görüşü

Paul Gauguin (1848-1903)

Sanat doğadan çıkarılan bir soyuttur.”  Paul Gauguin

Haziran 1848: Clovis Gauguin o gün çok mutluydu. Karısı bir erkek çocuk getirmişti dünyaya. Oysa o günlerde Paris hiç de huzurlu bir yer değildi. İhtilâl vardı Paris’te- Üstelik Clo­vis Gauguin aşırı bir cumhuriyetçiydi. Doğan çocuğun adını Paul koydular.

Louis Napolyon imparator olunca Gauguin ailesi Fransa’dan ayrılıp Peru’ya gitmek zorunda kaldı. Paul dört yaşındaydı. Kü­çük çocuk Lima’nın parlak güneşini, canlı renklerini hiç bir za­man unutmadı. Babası Lima’ya varmadan ölmüştü. Annesi ile Paul 1855 yılında Fransa’ya döndüler.

Paul Gauguin on yedi yaşında denizci olmağa karar verdi. Altı yıl Atlantik’ten Pasifiğe, Rio de Janeiro’dan Grönland’a gi­dip geldi. 1871 yılında Paris’e dönen Gauguin borsa tellalı Bertin’in yanma girdi. Çok iyi para kazanıyor, çok güzel giyiniyordu. Ama annesi yoktu yanında artık. Ölmüştü.

O sırada Gauguin Kopenhag’dan Paris’e gelen Mette Sophie Gad adında Danimarkalı bir genç kızla tanıştı. Kısa süre sonra evlendiler. Gauguin pazar günleri özellikle manzara resimleri
yapıyordu. Gauguin’le Mette’nin çocukları oldu. Yıllar geçti. Gauguin örnek bir aile babasıydı.

Bir yandan da Gaugııin durmadan resim yapıyordu. Bu arada sergilediği dört tablosu uzmanların dikkatini çekmişti. Degas da beğenmişti Gauguin’in resimlerini. Bir gün de Manet onun atölyesine geldi. Şaşıran Gaugııin: “Ben sadece amatörüm ’ dedi Manet’ye. Manet öfkelendi: “Amatörler kötü resimler yapan ressam­lardır” diye karşılık verdi. Aslında Gauguin’in kendine güveni vardı. Manet Gauguin’e çok etkileyici bir şey daha söyledi: “Re­sim yapınca insan başka şey yapamaz” dedi. Ünlü Fransız roman­cısı da bir yazı yazarak Gauguin’in sanatını övmüştü.

Gauguin artık borsa tellâllığından bayağı soğumuştu. Yalnız resim yapmak istiyordu. Ve bir gün kararını karısına açıkladı: “Bundan böyle her gün resim yapacağım.”

Paul Gauguin eserleri nereden geldik nereye gidiyoruz

Paul Gauguin, Yağlı Boya Tablo, Nereden Geldik Nereye Gidiyoruz

 

Paul Gauguin için Serüven başlıyor

Gaugııin işinden ayrıldı. Biriktirdikleri paralar yavaş yavaş tükeniyordu. Mette ile Gauguin çocuklarını da alarak Kopenhag’a gitmek zorunda kaldılar. Mette’nin ailesinin evinde kalıyorlardı Ama Danimarkalıların gözünde Gauguin işsiz güçsüz bir adamdı. Resim yaparak günlerini geçiren, beş para kazanmayan bir adanı gereksiz bir adamdı onlar için. Gauguin de onlara düşman gibi ba­kıyordu. Kocasına güveni kalmayan Mette de çocuklarının geçi­mini sağlamak için Fransızca dersleri vermeğe başlamıştı.

Bu durum daha fazla süremezdi. Gauguin, Clovis adındaki en küçük çocuğunu da alarak Paris’e döndü. Korkunç bir soğuk var­dı Paris’te, Clovis’i Paris’te bırakarak Bretagnc’a gitti Gauguin. Genç ressamlar Gloanec Ananın Pont-Avan’de otelinde toplanı­yorlardı. Gauguin orada birçok manzara ve çocuk resmi yaptı, Ama sanatta henüz kişiliğini bulmamıştı.

Sonra Paris’e dönen Gauguin arkadaşı Laval’i de yanına ala­rak Martiniaue’e gittiler. Orada da birçok tablo yaptı. Artık sa­natta yavaş yavaş amacına yaklaştığını hissediyordu. 1888 yılın­da Fransaya dönen Gauguin önce Pont-Aven’a gitti. Vincent Van Gogh o sırada Arles’da idi. Gauguin’i yanma çağırdı. Ama Van Gogh un iyice dengesi bozulmağa başlamıştı. Gauguin çok rahat­sız oldu bundan. Gauguin bir ara Vincent’in portresini yaptı. Portre bitince zavallı Vincent: “Fivet bu resim benim resmim ama gözlerimi deli gözleri gibi yapmışsın”.

Paul Gauguin

Paul Gauguin, Yağlı Boya Tablo, Karma, Buda, İnanç

 

Paul Gauguin’in Paris’e Dönüşü

Gauguin 1889 yılında üçüncü defa Pont’Aven’a gitti. 1890 yı­lında Paris’e dönen ressam gene güneşli memleketleri düşünmeğe başladı Yeniden vahşi bir yaşantı içine girmek istiyordu. Kendi deyimiyle “benim için bir gençleşme olan bu barbarlığa” dönmek istiyordu Gauguin.

İstediği oldu en sonunda. 1891 yılının Haziran ayında Tahiti’nin başkenti Papeete’deydi. Oradan Mateieu köyüne gitti ve ora­ya yerleşti Buradaki manzaralar, renkler gözlerini kamaştırmıştı. Burası tam anlamıyla bir cennetti. Gauguin aradığını bulmuştu sonunda Yerliler iyi insanlardı. Tahitili kadınlar güzeldi. “Vahi­ne” diyorlardı bu kadınlara Aşk. Sevgi, cinsel yaşantı bu mem­leketin ekmeği gibiydi, suyu gibiydi. Her erkeğin bir “vahine”si vardı. Gauguin de kendine bir “vahine’’ buldu. Tehura. On yedi yaşındaydı Tehura İri göğüslü, gür saçlı çok güzel bir kızdı Te­hura. Tahitili genç kız Gauguin’in kulübesine geldi. Karısı ol­muştu onun. Ressamı seviyordu. Bütün benliğiyle bağlıydı Gauguin’e. Ve ressam kendini adaların mutlu yaşantısına bıraktı. Coşku içinde resim yapıyor, paletindeki renkler her gün biraz da­ha parlaklaşıyordu. Ama parası tükenmişti. Tehura’dan da bir ço­cuğu olmuştu. İkisi de sefalet içindeydi.

Paul Gauguin

Paul Gauguin, Yakup’un Melekle Mücadelesi, Vaazdan Sonraki Hayal, Yağlı Boya Tablo, 1888

 

İki yıl sonra Gauguin Tahiti’den ayrılmak zorunda kaldı. Paris’e döndü. Ama daha sonraları bazı tablolarını satarak topla­dığı paralarla yeniden Tahiti’ye gitti. Bunu duyan Degas: “Tahiti’ye gidecek ne var.. İnsan Paris’te de pekâlâ resim yapabilir diyordu. Ama Degas’da güneş tutkusu yoktu.

Tahiti’ye varan Gauguin Tehura’yı aradı ama bulamadı. Baş­ka bir “vahine” aldı ve bu defa Pıınasiua’ya yerleşerek bir yerli gibi yaşamağa başladı. Resim yapmak bütün zamanını alıyordu. Ama sıkıntılar yeniden başlamıştı. Hep aynı sıkıntılardı bunlar. Parasızdı. Hastaydı. Üstelik çevresindeki beyazlar çok canını sı­kıyordu. Bunların yerlilere yaptıkları baskılar çok öfkelendiri­yordu Gauguin’i. Nefret ediyordu Gauguin beyazlardan. Yerlileri korumak işini üzerine almıştı. Durmadan kavga ediyordu beyaz­larla Onları kötüleyen yazılar yazıyordu…

Gauguin Yorulmuştu

Ressam yorulmuştu. Tahiti yeterince ilkel gelmiyordu artık Gaııguin’e. Bunun üzerine Punaaiua’dan ayrıldı. Markiz Adaların­daki Hiva-Oa’ya gitti. Tablo satıcısı Ambroise Vollard ressama her ay 300 frank göndermeğe başlamıştı. Para sıkıntısı çekmiyor­du artık Gauguin.

Para sıkıntısı çekmiyordu ama her zaman olduğu gibi eli açıktı. Patatesin kilosunun elli santime, tavuğun altmış santime satıldığını bir memlekette Gauguin zengin bir adam sayılırdı. Ve ressam tıpkı Paris’te olduğu gibi parasını har vurup harman savu­ruyordu. Bütün yerlilere içkiler, yemekler ısmarlıyordu. Kendi de çok içiyordu. Şarap, apsent, rom, viski, bira, ne bulursa içiyordu.

Paul Gauguin

Paul Gauguin, Üç Kulübe, The Tree Huts, Yağlı Boya Tablo

 

Gauguin’in sefaletten öldüğü söylenemez. Ressamı hastalık ve çektiği fiziksel acılar perişan etmişti. Sağ ayağında korkunç bir yara vardı. Alkol de yapacağım yapmıştı. Eskiden dev gibi görü­nen bu güçlü adam artık titriyor, çok zaman düşecek gibi oluyor­du. Dayanılmaz bir hale gelen ağrılarını dindirmek için morfin kullanmak zorunda kalıyordu.

Ama öfkesinden, canlılığından bir şey yitirmemişti. Gauguin Hiva-Oa’da da durmadan yetkililere çatıyor, her gün onlarla uğraşıyordu. Gauguin bu konuda daha da ileri gitti. 1903 yılının başında sömürgeler müfettişine bir mektup yazarak Gmchenay adındaki Jandarmanın Amerikalı kaçakçılarla işbirliğini yaptığı­nı ihbar etti. Ama Guichenay’nin şefi Ciaverie adamının suçunu örtbas etti İkisi birlik olup Gauguin’i mahkemeye verdiler. Hır­sızlar işlerini biliyorlardı. Hırsızlıklarına engel olmağa kalkışan adamı muhakkak ezeceklerdi. Bunu da başardılar. Ve sonunda zavallı Gauguin üç ay hapisle bin frank para cezasına çarptırıldı.

Paul Gauguin’in Hastalık Dönemi

Bu haksızlık zaten hastalığın ve alkolün pençesi altında kıv­ranan ressamı yıktı denebilir. Haziran ayında arkadaşı Daniel de Monfreid’e yazdığı son mektubunda Gauguin. Bütün bu ilaçlar beni öldürüyor” der.

Gauguin 8 Mayıs 1903 tarihinde dünyaya gözlerini kapadı. Hiva-Oa’daki rahip Vernier ressamın kalb krizinden öldüğünü söy­ledi. Kimisi morfinden öldüğünü iddia etti. Kimisi de Guılleton adında bir jandarmanın verdiği zehirli bir sigara yüzünden öldüğünü belirtti.

Ama artık her şey boştu. Gauguin sonsuz uykuya dalmıştı.

Kulübenin içinde birçok tablolar arasında ötekilere hiç ben­zemeyen bir tablo vardı: Karlar Köyü Parlak renklerle çevrili manzaralarla tam bir karşıtlık içindeydi bu tab­lo. Ve bu tablo Gauguin’in son tablosuydu. Ressamın yurt özle­mini bundan daha güzel hiç bir şey yansıtamazdı.

Paul Gauguin

Paul Gauguin, Domuz Çobanı, Swineherd, Yağlı Boya Tablo,

Paul Gauguin’in Sanat görüşü

“Bir tablonun yapımı nerede başlar nerede biter? İnsanın içindeki duygular kaynaşmaya başlar, bu duygular patlayınca ve bütün düşünce yanar­dağdan çıkan lâvlar gibi çıkıp taşıma birdenbire ya­ratılan yapıtın çok keskin bile olsa büyük insanüstü bir patlayışı değil midir bu? Usun bilinçli hesap­larının bu patlayıştan öncesiyle bir ilgisi yoktur, ama insanın içinde yapıtın re zaman başladığını kim bile­bilir? Bu yapıt belki de bilinçsizliğin doğurduğu bir şeydir?’

(Daniel de Monreid’e yazdığı bir mektuptan)

“Beni düşündüren en önemli şey şudur: İyi bir yolda mıyım, çalışmalarımda gelişme var mı, sanat hataları yapıyor muyum? Çünkü maddeyle ilgili, tab­lo yapımıyla hazırlanmasıyla ilgili so­runlar gerçektir en son planda yer alır. Bunlar her zaman için düzeltilebilir değil mi?

“Oysa sanat. derinleştirilmesi çok ince ve çok korkunç bir şey (. . . .) ”

(Panielde Moufreiac yazdığı bir mektuptan)

“Sanatçı ya üstün bir kişidir ve boylere sanatını anlayacak sonra da eğer karşılaştırma faydalıysa edebiyat sanatlarıyla karşılaştırabilecek güçtedir; ya da yeteneksiz bir kişidir ki, o zaman da onunla uğraşmaya değmez. Bilmem hangi eleştirmen ona: ” Kuzeye gidin’’ der. Bir başkası: “Güney’e gidin’’ der. Aynı eleştirmen  ’’Oturun Şuraya’’ da diyebilir. Hangi yola yönelmeli?”

Frank Elgar’ın Paul Gauguin hakkındaki Düşünceleri

” Gauguin neden Pröraryaya, Panamaya. Martini- ke gitti? Arkadaşı Dantel de Menfreid bunun nedenini bize açıklıyor: ‘ Çok eski alışkanlıklara bağlı sandığı bir memlekette aşırı uygar çevrelerimizden ayrı bir hava arıyordu” Özellikle Antiller ‘de Gauguin Cennet gibi bir dekor, tertemiz çizgiler, yığın etkileri, renklerin sert çelişmelerini buldu. Gauguin o zamana dek res mi etkileyen impressionnisme’le ilişkisini kesti (1887).
Fransaya döner dönmez Monet’nin ve Pissarro’nun bağlandığı natüralizm eğilimini sanatından da, yaşantısından da kaldırıp attı. “Bireşim’’i kendi sanat görüşüne uygun bir biçimde ortaya çıkardı ve öğretti. Belki de bu ad altında tanıtlanan estetik ilkeleri Emile Bernard’ın iddia gibi bu ressamdan esinlenerek benimsemiştir. Böyle de olsa yeni kuramı ilk defa açıklayan ve tam bir yetkiyle uygulayan Gauguin’dir.’’

Modernlik, Müphemlik ve Belirsizlik

Modernlik, Müphemlik ve Belirsizlik

Modernlik ve Belirsizlik

Modernlik, müphemlik ve belirsizlik nedir? İnsan nerede durduğunu nasıl anlar? Modernlik, akıl ve bilim ışığında öncelikle doğayı sonra toplu­mu (insanı) ‘nesne’leştirerek tanımlama ve sınıflandırma girişimi­dir. Bu anlamda modernlik bir düzenlemedir. Düzenleme: Bir tasnif etme şekli ve bilimsel, rasyonel dolayısıyla öncelikle epistemolojik bir faaliyettir. Düzenlemenin asıl amacı, belirlenen ve sınırları çizi­len alanı, yapıyı veya konuyu istenen şekilde tutma arzusudur. Dü­zenleme arzusunun sonucunda yapılan, düzenlemeye bağlı oluşan sınırın dışında kalanı, ‘ötekiyi yok saymak ya da yok etmektir. Öteki burada “tanımlanmazlık, tutarsızlık, uyumsuzluk, bağdaşmazlık, mantıksızlık, irrasyonellik, ikircim, karmaşa, kararlaştırılamazlık, belirsizliktir. Şayet düzenleme olumsallık taşıyorsa, bu öteki­lere yüklenen kaotik durumun yarattığı olumsuzlamaya bağlıdır. Müphemlik-belirsizlik, muğlaklık-, modernliğin bitmez tükenmez oluşma isteğini hep sıcak tutan bir alandır.

Müphemlik bilhassa dil bağlamında ortaya çıkar. Her dilsel ifadeye eşlik eden bir belirsiz­likten bahsetmek mümkündür, çünkü her dilsel ifade aslında bir ayıklamadır ki bu dilsel pratikte var olan ve dilin adlandırma-sınıflandırma işleminde bizatihi bulunan boşluktur ya da dilde tutuna- mayandır. İşte bu nedenle Bauman, müphemliği “dilin alter ego’su, daimi yoldaşı, düpedüz normal hali” olarak görür.

Boşluk

Dilsel her tanımlama ve adlandırma girişimiyle oluşan belir­sizlik durumu, anlamın önündeki en büyük engeldir. Çünkü dü­zensizliğin varlığındaki bir olguyu ya da olayı ‘doğru’ bir biçimde okumak/yorumlamak mümkün değildir. Bu nedenle söz konusu anlam alanında ortaya çıkan boşluk, yargıda bulunma esnasında, karar verilemezlik sorunsalını doğurduğu kadar, aynı bağlamda eylemsel alanda da seçim yapılamazlık sorununun duruma hâkim olmasına yol açar. Öyleyse dilsel ve eylemsel bağlamda müphem­lik, modernliğin kendi içinde bitiremediği bir kanserojen yapıdır.

Diyebiliriz ki bu yapı, dilsel anlamda kendini gösteren karşıtlıklar­da daha açık bir şekilde görülebilir. Herhangi bir şeyi tanımlamak için aynı bağlamda bir şeyleri dışarıda bırakarak tanımlamanın yapıldığını (o şeyle doğrudan ilgili veya değil)düşünürsek, dışa­rıda kalanların/bırakılanların, tanımı yapılanlar üzerine bıraktığı muğlaklık, dilin düzen kurmadaki eksikliğidir. Bu bağlamda müp­hemlik, modernlik için aşılması gereken bir sorun olarak görülse de Bauman için müphemlik bir sorun değildir, aksine müphemlik pozitif bir durumdur ve yoruma izin verir.

 

belirsizlik

belirsizlik

Modernliğin Sınıflandırma Girişimi

Modernliğin sınıflandırma girişimi, dünyayı, doğayı, toplumu parçalayarak ayırır ve bu ayırdığı, tanımladığı her parçayı ken­di sınırları içinde tutmayı amaçlar. Modernlik, birbirinden farklı olduğunu gösterdiği varlıkları, bir grup altında toplayıp karşıtlık konumlandırmasıyla onlara kategorik roller yükler. Bu açıdan dün­yayı ve toplumu bir yapıya oturtan, oturtmak isteyen modernite- nin sınıflandırma girişimi, “dahil etme ve dışlama eylemlerinden oluşur. Her bir adlandırma eylemi dünyayı ikiye ayırır: Verilen isme uyan ve uymayan varlıklar. Belli varlıklar, yalnızca öteki varlıklar dışlandığı, dışarıda bırakıldığı takdirde bir kategoriye dahil edile­bilir – bir kategori oluşturabilirler. Böylece bir dahil etme/dışlama operasyonu, her halükârda, dünyaya uygulanan bir şiddet eylemi­dir.”  İşte bu noktada modernliğin akli ve dilsel anlamda karşılaş­tığı kısırdöngü müphemlik krizi olarak kendini gösterir. Başka bir deyişle dil ve akıl bağlamında yaratılmaya başlanan modern düze­nin kendi doğası içinde düzensizliği doğurması olarak görülebilir.

Keskin Rahatsızlık

Bauman’a göre düzensizliği, müphemliği gösteren en temel işareti, herhangi bir şeyin-olay, nesne- tek bir kategoriye sığmamasından, yani kategorileştirmeyi yıkmasından dolayı “belli bir durumu doğru biçimde okuyamadığımız ve alternatif eylemler arasında se­çim yapmadığımız zaman hissettiğimiz keskin rahatsızlıktır.”49 Bu bağlamda modernliğin dünyayı tanımlama ve onu verilen tanım içinde tutma isteği müphemliği doğurduğu kadar, onu daha da sorunsallaştırıldığı da aşikârdır. Bunun yanında modernliğin, her doğurduğu müphemlik durumuyla baş etmek için giriştiği yeni­den bir adlandırma veya sınıflandırma uygulaması söz konusudur. Böylelikle modernlik ne kadar çok tanımlama yaparsa aynı oranda da belirsizliğe neden olmuştur diyebiliriz.

Sözgelimi ‘normarik kavramı etrafında değerlendirildiğinde modernite için ‘normal’ in­san, rasyonel düşünen, çalışan, yasalara uyan kişi diye belirlendi­ğinde, bu tanımın dışarıda bıraktığı pek çok kişi anormal kavramı içine girer. Halbuki insan dünyası için oluşturulacak tanımlamalar, doğa-nesne dünyası kadar değişmez bir kesinliğe işaret etmez. Bu yüzden bir tanımın eksik kalan yanları varsa ya da o tanımı yetersiz kılacak yeni gelişmeler doğarsa tabiatıyla belirsizlik baş gösterir.

Modernlik insanların, toplumların, kültürlerin yani yaşam alanının kendi içinde taşıdığı anlamsal birliktelikleri/iç içelikleri, birer karşıtlık şeklinde konumlandırarak kesin bir çizgiyle iç-dış, sınır-sınır ötesi, yerli-yabancı, yararlı-zararlı, burası-orası, yakın-uzak ve benzeri gibi ayrılabileceğini ya da bu ayrımların yapılması gerekliliğini varsayar.51 Bu noktada oluşturulacak her karşıtlık, Bauman’ın deyişiyle: dikotomik yapı, “müphemlik üretir; her düzen arayışında zorunlu olarak boy gösteren dikotomik görüş olmasaydı, müphemlik de olmazdı.”

Modern Biat

Bu ikilikler bağlamında dünyayı, yaşa­mı okuma girişimi, kendi içinde tek bir doğruluğun varlığına dair modern biati gösterir ki bizatihi bu durum yanlıştır. Çünkü yaşam, tek biçimli ya da tek nedenli okumaları aşan bir karmaşaya ve be­lirsizliğe sahiptir. İnsanoğlu yaşamı süresince bir şekilde belirsiz­liğe düşer ya da sonucunu kestiremediği, dolayısıyla neyi yapması konusunda karar veremediği, bir anla karşılaşır. Bu yüzden düzen isteği gibi müphemlik de insan yaşamında olan bir şeydir. Birinin olduğu yerde mutlaka diğeri de vardır, ama burada kastettiğimiz sorun kendiliğinden olan bu birliktelik değildir. Sorun, modernli­ğin düzeni ve kaosu-belirsizliği tamamen rasyonel olarak ürettiği bir durum olmasıdır.

Modernlik, belirsizlik

Modernlik, belirsizlik

Taşkın Hayal Gücü

Modernliğin gelişiminde ön plana çıkan doğa-fen-teknik bi­limlerdeki gelişmeleri düşündüğümüzde, aslında modern düzen arayışının -sosyal mühendisliğin- da kaynağı olduğunu görürüz. Nitekim toplumsal alana müdahale isteği, bu alanlarda elde edilen başarıların ışığında şekillenmektedir. Modern düşüncenin erken örneklerinden olan ütopyalar (ki Bauman’a göre birer fanteziden, taşkın hayal gücünün atıklarından ibarettir), modernitenin proje­sine dönüşerek insana, elde ettiği teknik ve bilimsel gelişmelerle birlikte, dünyayı denetim altına alabileceği ve böylece geleceği be­lirleyebileceği düşüncesini verir.54

Her ne kadar modern dönemle beraber insanın bu dünyaya seküler bir anlam verme ve form biçme süreci başlamışsa da sürecin zamanımıza yaklaşan bölümlerinde, modernliğin bu arzusu çıkmaza girmiştir. 20. yüzyıl, modernli­ğin kaosu, belirsizliği bitirme çabalarının olumsuz sonuçlarına tanıklık etmiştir. Modernlik, akıl-bilim mabedinden gelen kutsal emirler çerçevesinde insanları homojen kılmak ister. Modernlik uygulamaları, yaşamdaki çeşitliliği, farklılığı, kategori dışı kalan ve tanımsız olanı, kendisinden olmayanı, yani kısaca heterojenliği birer tehlike olarak algılar ve onları dönüştürüp aynılaştırmaya çalışır, özellikle modern kurumlar bunu sağlamaya çalışan, giri­şimde bulunan sistemliliktedir. Bu nedenle modern dönem aynı zamanda “eğitmenin ve talimin, terbiyenin, ‘uygarlaşmanın, ye­tiştirmenin ve dönüştürmenin çağı” olarak da tanımlanır.

Düzen Kaos

Bu çağın kendisinin, düzen zorbalığıyla kaos ürettiğini söylemek yanlış olmaz. Zira şekle sokulmak istenen insanın yaşam alanı olan toplumsal, kültürel alanı için üretilen şablonların, yeni sorunlar üretmek dışında bir etkilerinin olmadığı tecrübeyle sabitlenmiştir. Bizatihi müphem olan insan tercihleri ya da yaşamı, modernliğin netleştirme girişimine rağmen flu görüntüsünü korur. Dolayısıyla insanın yaşama dünyasında kendisini gösteren ve tek tek her in­san için değişebilecek olan müphemlik veya kaos hali, akıl ve bilim ışığında atlatılabilecek bir durum değildir. Bu noktada Bauman’a baktığımızda insan dünyasındaki düzenin kaosla ilişkisi daha net görülebilir:

Kaos Yerine Düzen Getirme

Kaos yerine düzen getirme, yakın çevremizdeki dünya parçasını kural tanır, kestirilebilir ve denetlenebilir kıl­ma mücadelesi sonuçsuz kalmaya mahkûmdur çünkü bu mücadelenin kendisi kendi başarısına en önemli engeli oluşturur: Kaos, düzensiz (kuralı çiğneyen, kestirilemez ve denetlenemez) olguların çoğu özellikle dar bir alana odaklanmış, hedefli, görev yönsemeli, tek sorun çözücü eylemlerden doğar. İnsan dünyasının bir parçasını, insan etkinliğinin özgün bir alanım düzenli kılma yönünde atı­lan her yeni adım, eski sorunları ortadan kaldırsa bile, yeni sorunlar yaratır. Her yeni adım yeni türden müphemlikler doğurur ve böylelikle -benzer sonuçlar doğu­racak- daha başka adımların atılmasını zorunlu kılar.56

Bauman’a göre modernlik, pratikte ikilikler üzerinden insanla­rı, kültürleri ve bilgiyi kısaca yaşamsal olan her şeyi tasnif ederek toplumsal alanı tanımlayıp kontrol etmeye çalışır. İnsan yaşamında müphemlik ve kaos hali her ne kadar modernlikten önce de var olan bir durum olsa da modernlikle beraber müphemlik-kaos bir disiplin, düzen karşıtı bir sorun olarak algılanmıştır. Bu açıdan ba­kıldığında modernliğin kurduğu ikiliklerde sarkaç daima istenen ya da öne çıkarılan özelliklere doğru hareket ederken, istenmeyen ve zararlı görülen, ama tanımlanmış ve tasnif edilmiş olması bakı­mından da modernliğin kendini konumlandırabilmesi için elzem olan ötekileri görürüz. Bauman, modernliğin düzen kurgusundaki ikili yapıyı şu şekilde gösterir:

İtibarsız, Bastırılmış, Sürgün Edilmiş

Toplumsal düzen vizyonu ve pratiği için yaşamsal olan ikiliklerde, farklılaştırıcı güç, kural olarak, muhalefet üyelerinden birinin arkasına saklanır. İkinci üye, birinci­nin ötekisinden, birincinin karşıt (itibarsız, bastırılmış, sürgün edilmiş) tarafından ve bunun yaratımından başka bir şey değildir. Nitekim anormallik normun, sapkınlık yasaya itaatin, hastalık sağlığın, barbarlık uygarlığın, hayvan insanın, kadın erkeğin, yabancı yerlinin, düşman dostun, “onlar” “biz”in, delilik aklın, ecnebi vatandaşın, sıradan adam uzmanın ötekisidir. Bunlar birbirlerine ba­ğımlıdır; fakat bağımlılık simetrik değildir. İkinci taraf, tasarlanmış, zoraki tecrit edilmişliğinden dolayı birinci­ye bağımlıdır. Birinci ise, kendini doğrulamak için, İkin­ciye bağımlıdır.57

Bu ikiliklerle modern pratik, “taksonomi, sınıflandırma, envanter çıkarma, kataloglama ve istatistik” veri sağlama stratejisi ile her insanı ustalıkla yaptığı, oluşturduğu kategorik şablonlardan birine sıkıştırmadır. Yukarıda verilen pasajdaki ‘birinci’ ve ‘ikinci’ kavramlar arasında oluşan karşıtlığın paradoksal olarak insanlar arasında dolaşması müphemliğin, modernliğin karnında sürekli bir sancı gibi durmasına yol açmıştır. Bunun yanında modern in­san, bu ikilikler arasında istenmeyene, itilmiş olana kayma ihti­malinin, bir anlamda sınırın diğer tarafına geç(iril)me olasılığının, verdiği endişe, modernliğin bitiremediği müphemlikten aldığı ve insana yüklediği en önemli kaygı verici duygudur.58

Düzen getir­me girişimi, modernliğin her zaman ileriye ve daha iyiye yönelik beklentisinin sonucu olduğu gibi müphemliğin varlığı da bu gi­rişimleri tetikleyen temel bir korkudur. Belirsizliğe karşı modern refleks kesinlik sağlayarak rahatlayabilir, ancak modernliğin dünya veya insan için var olan tüm boşlukları-belirsizlikleri tahammül edilebilir hale getirme veya onlara şekil verme çalışmaları, aynı za­manda modern pratiğin uygulandığı zemini yok eden ve dolayısıyla modernliğin boşluğa düşmesine yol açan bir çelişkidir.

Modernliğin Müphemliğe Karşı Duyduğu Nefret ve Onu Yok Etme İsteği

Modernliğin müphemliğe karşı duyduğu nefret ve onu yok etme isteği, modern bilimin, siyasetin, aklın ve epistemolojinin hep birlikte kurguladıkları modern yaşamın özündeki kesinlik ve tanımlamalardan doğar. Karanlıkta kalan ve bu yüzden tanımlanmaktan-kesinlikten- uzak kalan yanları baskı altına almak ya da yok etmek modernliğin müphemlikle mücadelesinde kullandığı yöntemdir. Müphemliğin her şeye karşın bir hayalet gibi ortaya çıkması modernlik projesinin yeterince gelişmeyen deneyimleri ve dahası modernliğin ufukta beklediği günlerin geldiğinde dünyaya daha fazla acı bırakması ile modern projenin çizdiği yollarda mo­dernliği tökezleten ve bu nedenle de ilerlemek için atılan adımların daha saplantılı ve dehşet saçıcı bir hale gelmesine sebebiyet verdi­ğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda modernliğin filmi insanlık adına kahraman bir edayla çıkılan ve uzun soluklu bir yürüyüş olmasına karşın trajik bir sona dönüşmüştür.

Doyumsuz ve Maceraperest Mo­dernlik

Filmin başrol oyuncusu olan, doyumsuz ve maceraperest mo­dernlik, dünyanın efendiliğine soyunduğundan Prokrustes’in yata­ğı gibidir. Mitolojik hikâyeye göre Prokrustes, kendi boyuna göre olan yatağını misafirlerine sunar. Nazik bir davranış olarak görü­lebilecek bu hareketle birlikte bir sorun doğar. Sorun misafirlerin boyu ile yatağın boyunun birbirine uygun olmamasıdır. Çözüm, yatağa kısa gelenlerin de uzun gelenlerin de yatağa uygun hale getirilmesidir. Bu durum, misafirlerin türlü işkencelerden geçiril­diği bir konuk ağırlama şekli olmuştur.59 Prokrutes’in misafirleri­ne uyguladığı gibi modernlik de beklemediği-istemediği misafiri olan müphemlikle karşılaştığında, onu kendine uygun yöntemlerle karşılar. Bauman’a göre bütün sorun modernliğin kendine biçtiği düzenleyici roldedir. Çünkü bir düzenleyici bir düzenlenecek şey gerektirir. Bu bakımdan müphemliği sürekli artıran bir modernlik söz konusudur:

Modernlik, bütün düzenleme faaliyetlerinin yok etmeye yemin ettiği ve bu umutla çalıştığı şeydir. Müphemlik, bütün düzenleme kaygılarının sebebidir. Yaşama işi du­rumun açıklığım gerektirir ve işte düzen kurma -yani, ka­rışıklıkları açığa kavuşturmadır. Her nesneyi ve her durumu kendi sınıfına ve sadece kendi sınıfına hapsetme- girişi­mini ve dolayısıyla da karanlığı saydam ve karmaşığı be­lirgin kılma çabasını tetikleyen müphemlik olarak ortaya çıkan şey tam da bu açıklık ve kesinliğin yokluğudur. Ancak müphemlik aynı zamanda düzenleme telaşının so­nucudur da.

Muhtelif Kalın Bir Dosya

Düzen üretiminin kendi zehirli atığı vardır; ayrık olmayan zaman-uzam üzerine boşu boşuna ayrık sınıflar dayatma çabası dolayısıyla da, kaçınılmaz olarak, bütün sınıflandırmaların, sınıflar arasındaki dokunulmaz bölünmeyi aşan kendi atıkları olmalıdır: Dosyalar arasın­da çapraz referanslar ve ciddi dosyalama işi ile alay eden “muhtelif’ adlı kalın bir dosya olmadan hiçbir dosyalama tam ve doğru olamaz. Ve hiçbir bahçe düzenlemesi, ne denlice zeki olursa olsun, bazı bitkileri yabani sınıfına koymaktan kendini alamaz. Düzen ve müphemlik kadar boşanmaya dirençli bir eş daha zor bulunur. Müphemlik, düzenin onsuz edemediği bir düşmandır.60

Modern paradigmanın düzenleme faaliyeti, müphemlik so­rununu daha karmaşık toplumsal ve siyasal sorunlara dönüştür­müştür. Müphemlik, modernliğin algısında kamusal/toplumsal veya siyasal dolayısıyla bireyi aşan bir konumdayken postmodern zamanların küresel dünyasında bireyin tek başına kalmasıyla da her insanın kendi yaşamında karşılaştığı ve çözmeye çalıştığı bir sorunsala dönüşmüştür. Çünkü üst anlatıların, merkez odaklı dü­şüncelerin dağıldığı bir döneme girilmiştir. Günümüzde bireyin toplumsal bağları, postmodern süreçle birlikte giderek azalmış bir hale gelmenin yanında, bireyi aynı zamanda küresel ve toplumsal kaynaklı sıkıntılarla da bireysel olarak mücadele etmek zorunda bırakmıştır.

Akışkan Modernlik

Bu aşamada Bauman’a göre, akışkan modernlikte özel alana kaymış bir müphemlikten söz etmek mümkündür. Ne var ki o, her bireyin küresel ve toplumsal sorunlar karşısında çözüm üretmede veya sıkıntılarla baş etmede yeterli olanaklara, donanıma sahip ol­madığını belirtir. “Bugün artık müphemlik genel anlamda özel bir meseledir. Tıpkı diğer birçok küresel toplumsal sorun gibi, artık bununla da bireysel olarak savaşmak, mümkünse, özel araçlarla çözmek gerekiyor. Amaç ve anlamın kesinliğine ulaşmak, bireysel bir iş ve kişisel bir sorumluluktur artık.

Gösterilen çaba kişisel bir çabadır. Müphemliğin özelleştirilmesinin bireyin omuzlarına yük­lediği yük, çok az bireyde bulunabilen bir kemik yapısı gerektiri­yor. Zayıf bir bel kemiği bu yükün altında kırılabilir. Bunu önlemek için yapay desteklerden yardım almak gerekiyor. Kesinliğe giden özel yol, birçok toplumsal hizmet gerektiriyor: Ayrıntılı haritalar, güvenilir yol işaretleri, mesafe sayaçları gibi. Neticede modern­liğin müphemlikle mücadelesinde ortaya çıkan problematike ba­kıldığında, toplumsal, siyasal tanımlar ve düzenlemeler ilk başta karşımıza çıkar. Bu aşamada, yabancılar, dostlar, düşmanlar, biz ve onlar gibi yapılan ayrımların öne çıktığını görürüz. Şimdi Bau- man’ın düşüncesinde modernliğin ürettiği bu kavramlar eşliğinde düzenleme faaliyetine bakabiliriz.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları

Sosyoloji ve Zygmunt Bauman

Sosyoloji ve Zygmunt Bauman

Sosyoloji ve Zygmunt Bauman

Felsefe evinden kaçan/ayrılan son bilimlerden olan sosyoloji, ay­dınlanma ve modernlikle dolaysız bağlantısı olan bir sosyal bilim­dir. Sosyoloji ve Zygmunt Bauman; Genel anlamda modernliğin planlı, rasyonel toplum tahayyü­lüne, diğer bilimlerin yardımları gibi sosyoloji de bu tahayyüle dair motivasyonu kendi içinde taşımaktadır. Nitekim Bauman, Albo in Small’a ait olan “sosyolojinin modern toplumu daha iyi yapma şevkinden doğduğu” fikrine ek olarak, “sosyoloji modern toplumu daha iyi yapma şevkinden sadece ‘doğmamıştır’, aynı zamanda öm­rünün çoğunu da bununla sürdürmüş” olduğu görüşünü ortaya ko­yar. Çünkü modernliğin uygulamalarında soyunduğu toplum mü­hendisliği, sosyolojiyle iç içedir.

Bauman, iktidarın planlarına hizmet eden bir ürün olarak modern “ampirik sosyolojinin], toplumun “total idaresini” amaçlayan mo­dern devletin taleplerine cevap olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Özellikle bu nedenler etrafında bakıldığında sosyolojinin, çoğun­lukla Batılı bir alan/bilim olarak düşünülmesi doğrudur. Her ne kadar Batı dünyası dışında da sosyolojiye kaynak olacak kişiler bul­mak mümkünse değilse de sosyolojinin tarihine bakıldığında İbni Haldun gibi Doğulu bir şahsiyet karşımıza çıkar.

Batı Hegemonyası

Fakat günümüzdeki çerçevesine bakıldığında sosyolojide, tartışmasız Batı hegemonyası bulunmaktadır. Bunda hem sosyo­loji tarihinde önemli olan Fransız, Alman ve İngiliz düşünürlerin olması hem de toplumsalı inceleyen sosyolojinin ortaya çıkışında etkili olan Aydınlanma, siyasal devrimler (1789’dan itibaren), en­düstri devrimi, kapitalizm, kentleşme ve bilimsel gelişmeler gibi siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda yaşanan değişimlerin Batı toplumlarında görülmesinin etkisi vardır. Bu bağlamda Bauman’ın yukarıda aktarılan sözlerine ilaveten kısa ve net bir biçimde açık­landığında sosyoloji, “ilk olarak Batılı, modern, kapitalist toplu­mun deneyiminden ve bu deneyimin gündeme getirdiği sorunlar­dan ortaya çık’ an bir sosyal bilimdir denilebilir.

Sosyolojinin yeşerdiği toprak olan Fransa örneğine baktığımız­da, hem Aydınlanma yanlılarının hem de Aydınlanma karşıtlarının sosyoloji üzerinde etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Irving Zeitlin’e göre “Sosyoloji ilk döneminde, Aydınlanmaya bir tepki olarak” gelişmiştir.  Tepkiler daha sonraları Aydınlanmanın refe­ransları olan; rasyonellik ve bilimsellik özellikleriyle buluşmuştur. Bununla birlikte sosyoloji kavramını ilk kullanan Fransız düşünür Comte’un düşünceleri, sosyolojinin gelişiminde etkili olmuştur.

Sosyoloji ve Zygmunt Bauman

Sosyoloji ve Zygmunt Bauman

Comte

Comte, insanlığın gelişimini teolojik, metafizik ve pozitif evreler olarak üç döneme ayırır. Comte’un kendisinin de içinde bulunduğu pozitif dönemin açıklayıcı ve merkezi kavramı, bilimdir. Doğa ya da fizik bilimlerinde ortaya çıkan gelişmeler, misal fiziksel dünya yasalarının keşifleri, Comte’un toplumsal dünyanın da yasaları ol­duğu (olması gerekir) fikrini düşünmesine yol açar. Bu anlamda toplumsal alanın bir nesne gibi ele alınabileceğini savunan Com­te, pozitivizmin ve pozitivist sosyolojinin de kurucusudur.

Fransız sosyolojisinde ön plana çıkan, aynı zamanda modern sos­yolojinin kurucu babalarından sayılan Durkheim’dir. Sosyolojinin bilimsel yöntemlerini belirleyen Durkheim, toplumsal işbölümü, mekanik ve organik dayanışma, anomi gibi önemli kavramları sos­yolojiye kazandırır. Bunun yanında intihar olayları üzerine yaptığı sosyolojik araştırmayla da öncü olmuştur. Kısaca Durkheim’a göre, toplumsal olgular maddi ve maddi olmayan olgulardan oluşur. Bu nedenle sosyolojinin görevi de bu toplumsal olguları araştırmaktır. Yöntem ve ilkeleri belirlemesi açısından bakıldığında Durkheim, sosyolojiyi felsefeden net bir şekilde ayırarak, sosyolojinin bağım­sız bir disiplin olmasını sağlamıştır.

Sosyolojinin ortaya ilk çıkışında her ne kadar Fransız etkisi göze çarpsa da sosyolojide çığır açan üç dev isim Marx, Weber ve Simmel Alman’dır. Burada hemen söylemek gerekir ki, Marx’ın eko­nomi politik düşüncesi sonraki Alman sosyolojisi üzerinde derin bir etkiye sahiptir. O toplumu bir çatışma alanı olarak görür. Marx kapitalist toplumu, temelde üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvalar ve emeği dışında hiçbir şeyleri olmayan işçiler-proleter- biçiminde iki sınıflı bir toplum olarak görür. Bu temel belirleme, Marx’ın düşüncelerinin ekonomik indirgemecilikle suçlanmasına da kaynaklık eder. Ayrıca gelecekte devrimle gerçekleştirilecek olan ve sınıfsal çatışmayı ortadan kaldıracağını varsaydığı sınıfsız komünist toplumu işaret etmesi, Marx’ın diyalektik sosyolojisine destek verenleri artırdığı gibi ona karşı çıkanları da artırmıştır.

Marx’ın Devrimci Duruşu

Marx’ın devrimci duruşu, akademik sosyoloji tarafından ide­olojik bulunduğundan, Marx’tan sonraki sosyolojinin doğrudan veya dolaylı olarak bir Marx eleştirisi olarak devam ettiğini söyleye­biliriz. Çünkü Marx fotoğrafını çektiği kapitalist toplumun sorun­larına, kabul edilsin ya da edilmesin bir çözüm önermiştir. Oysa sosyolojiye genel yaklaşım biçimi, sosyoloji biliminin herhangi bir çözüm üretmesi değil, sadece toplum analizi yapması görevidir. Nitekim Marx’ın ardıllarından Weber, modern toplumu ekonomik ilişkilerden ziyade bir rasyonelleşme süreci olarak ele alır. Hem Marx’ın hem de Weber’in kuramları yapısı gereği makro kuram­lardır.

Oysa Alman sosyolojisinin diğer önemli düşünürü Simmel, birey ve ilişkileri bağlamında toplumdaki mikro yapıları ele alır. Simmel’e göre, iki kişilik bir gruba üçüncünün eklenmesiyle farklı sosyolojik gelişmeler ortaya çıkar. Bir bakıma gerçekte bu üçüncü­nün gelişiyle ortaya çıkan yeni statüler ve rollerle birlikte sosyolojik analiz veya sosyoloji mümkün görülür. Sonuçta, Marx’ın daha az sosyolojik görülen ekonomi politiğine karşı Weber ve Simmel’in çalışmaları hem tamamen sosyolojik görülmüş hem de sonraki sosyologlar tarafından birer sosyolojik çalışma olarak daha çok ka­bul görmüştür.

Fransız ve Alman sosyolojisi kadar olmasa da bir İngiliz sos­yoloji geleneğinden de bahsetmek mümkündür. Marx’ı da etkile­miş olan Adam Smith’in kuramı dikkate değerdir. Onun kuramına göre, toplumsal alan ve birey davranışları üzerinde politik ekonomi etkilidir. Smith dışında ve belki sosyolog unvanına daha yakın olan Herbert Spencer, toplumu bir organizma olarak görür ve buna bağlı olarak evrimci kuramını geliştirir. Ona göre kısaca, bu organizma/ toplum giderek daha iyi bir aşamaya doğru evrilir. Burada kısaca verdiğimiz bilgiler sosyoloji tarihinin temelinde bulunur. 20. yüz­yıldan itibaren sosyolojide giderek daha fazla yaklaşım gelişmiştir. Örneğin: Amerikan sosyolojisi, Feminist sosyoloji gibi.

Liberal Kapitalist Blok ve Sosyalist Blok

20. yüzyılın ikinci yarısı iki kutuplu (liberal kapitalist blok ve sosyalist blok) bir dünyadır. Bu dönem toplumsal, siyasal, eko­nomik birçok şeyin, bu iki kutup arasında yaşanan soğuk savaşın etkisine girdiği bir süreçtir. 1960’lardan günümüze kadar geçen sürede ise dünyayı okuma biçimlerinde, yeni perspektiflerin or­taya çıktığını söyleyebiliriz. Bauman da bu genişlemeden yararla­nır. Nitekim entelektüel gelişiminin ilk yıllarında Marx, Camus, Gramsci ve Habermas gibi düşünürlerden etkilenen Bauman, bu süreçte topluma modern kuramlar -onun sosyolojik zemini ve toplumu ele alışı daha çok Marksist ya da sınıfsal temeldedir- perspektifinden bakmasına karşın, 1980’lerden itibaren Foucault, Adorno, Castoriadis ve Levinas gibi düşünürlere yönelip postmodern perspektife kayarak entelektüel dünyasını iyice genişletmiş olduğu söylenebilir.

Yaşama dünyası, sosyal bilimlerdeki farklı disiplinlerin ça­lışma alanı olduğu kadar sosyoloji de aynı insan dünyasına bakıp araştırma yapar. Bu disiplinlerin birbirinden ne yönden farklılaş­tığına bakan Bauman; örneğin tarih, ekonomi, siyaset bilimi vb farklı bilgi kümeleri/çerçevesi ile sosyolojinin bu insan dünyasın­dan elde ettikleri üzerinden yola çıkarak sosyolojiye bir konum arar. Aslında insan dünyasının farklı bilimsel ayrımlar yapılabile­cek bir alan olmadığını, bu tür ayrımlar yapılmasının öğrenilmiş olduğunu savunan Bauman’a göre, disiplinlerin sorduğu sorular onları farklılaştıran yönleridir.

Sosyolojiyi diğer disip­linlerden “farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır.  Bu görüş, insan dünyasını karşılıklı bağımlılık­ların bulunduğu bir alan olarak görür. Dolayısıyla Bauman’a göre sosyoloji “en başta insan dünyası hakkında bir düşünme biçimidir” VI Ofla göre bu düşünme biçimini sağlayan, sosyolojiyi diğer beşeri disiplinlerden farklı kılan temel soruları: “Ne yaparlarsa yapsın­lar ya da yapabilir olurlarsa olsunlar, insanların başka insanlara bağımlı olmaları ne anlamda önemlidir; insanların her zaman ve kaçınılmaz olarak başka insanlarla ortaklık, iletişim, mübadele, rekabet, elbirliği halinde yaşamaları ne anlamda önemlidir?” so­rularıdır.

Sorumluluk Duyan ve Yargıla­mayan Bir Yorumlama

Bu sorular, sosyologları toplumsal ilişkiler ağında gerçekleşen gündelik hayat deneyimlerine yöneltir. Buradan elde edilen ise mo­dern ve katı bir bilimsellikten ziyade sorumluluk duyan ve yargıla­mayan bir yorumlamadır. Çünkü yaşama dünyasında doğruluğu ya da hakikati, modernliğin kesinlik’ anlayışına sıkıştırmak sorunlu­dur. Yorumlar birçok farklı yorumla beraber gelişir, genişler ve böylece hakikatin tek değil çoğul olduğu kavranabilir. Bauman’a göre, bu anlamda bir sosyolog, “her şeyden önce, topluma birey içerisin­de, genele de özel içerisinde bakar ve bireysel biyografilerin, genel tarih ile nasıl iç içe geçtiğine bakar.”  Söz konusu olan toplum yaşamını ve insan ilişkilerini anlamaksa, önemli olan bu noktada, Bauman hermeneutikten yaralanmasıdır. Zira hermeneutik biza­tihi, yaşama ya da kültür dünyasında sergilenen insan eylemelerini “tarihsel ve kültürel bağlamı içinde anlama” gereğini savunur.

Bauman sosyolojisi, modern bilimsel kavrayışın krize girdiği bir dönemde, yani postmodern dönemde hermeneutik bir içeriğe sahip olan “sosyolojik düşünmek” kavramı etrafında şekillenir.  Bauman’ın ‘sosyolojik düşünmek’ yöntemi, tam postmodern süre­ce uygun olarak, ötekiye veya farklılığa açık bir şekilde “herhangi bir yorumun ayrıcalığına ve kusursuzluğuna duyulan güveni za­yıflatır. Deneyimlerin, hayat biçimlerinin çoğulluğunu öne çıkar­dığını söyler.  Bu bağlamda Bauman yorumlamanın sosyolojinin tam da “yapmak zorunda olduğu şey” olarak belirler.

Postmodern Toplumu Anlama

Postmodern teorinin karşı çıktığı modern bilim anlayışı ki bir üst anlatı modeli olarak değerlendirilir. Modern sosyolojinin de bu bilim anlayışından etkilendiği düşünülürse, postmodern zaman­da sosyolojinin savunusu mümkün görünmez. Postmodernlik ve sosyoloji (modern bilim anlayışı çerçevesi bağlamında) arasında oluşan çelişkiye rağmen; Bauman’ın önemi, bu çelişkinin aşılabi­leceğine dair düşünceler öne sürmesidir. Gerçekten de “Bauman’ın sosyolojisini ilginç kılan şeylerden en önemlisi, hem postmodernin içinden konuşuyor olması hem de sosyolojiden vazgeçmemiş olma­sıdır.” Bauman için sosyoloji, postmodern tüketim toplumunu anlamak adına önemli bir alandır.

Bilhassa, asıl şimdi küreselleşen bir dünyada ve kültürel karşılaşmaların arttığı bir ortamda sosyoloji elzemdir. Her şeyin iç içe geçtiği bu postmodern dünyada insanlar arasındaki anlayışı ve hoşgörüyü artırmak adına herkesi sosyolojik düşünmeye davet eden Bauman için sosyolojik düşünme, “hoşgörü­yü besleyen anlayışı ve anlayışı mümkün kılan hoşgörüyü artırmak­tan başka bir şey değildir.”  Hoşgörü için gerekli inceliği verecek olan ‘sosyolojik düşünmeyi bir sanat olarak tanımlayan Bauman, bu “sosyolojik düşünme sanatının sağlayacağı temel hizmetin her birimizi ve hepimizi daha duyarlı” hale getirerek, böylece postmo­dern çağın ihtiyacı olan hoşgörünün de gelişebileceğini savunur.

Postmodernitenin Sosyolojisi Kuramı

Bauman, nihai olarak tamamen modern sosyoloji karşıtlığına yerleşen bir postmodern sosyolojiden ziyade, postmodernitenin sosyolojisinin gelişmesinden yanadır. Çünkü Bauman, postmo­dern sosyoloji tüm modern sosyolojik skalayı reddedebilecekken, modern toplumdan farklı bir deneyim olan postmodernitenin sos­yolojisinin modern sosyolojinin bir devamı olduğunu belirtir, fakat postmodern toplumu modern toplumdan ayrı olarak görür. Kısaca Bauman, “postmodernitenin sosyolojisi kuramını” geliştirir.  Bu kuramın temel unsurlarını Ritzer’in aktarmasına göre, Bauman şöyle sıralamaktadır:

  1. Postmodern dünya karmaşık ve tahmin edilemezdir.
  2. Postmodern dünya merkezi bir hedef örgütü olmadığı ve pek çok tek amaçlı aktör içerdiği için karmaşıktır. Bu aktörlerin hiçbiri diğerlerine kontrol edecek kadar büyük değildir, her biri de kontrole karşı direnç gösterir. Aktörler kısmen birbirlerine bağımlı olsa da bu bağımlılık sabitle­nemez; aktörler büyük ölçüde özerktir. Yani kendi kurum­sal amaçlarını takip etmekte özgürdürler.
  3. İçsel olarak düzenlenmiş olsalar bile, aktörler kaotik, be­lirsiz, müphem ve karşıt anlamların hüküm sürdüğü bir dünyada hareket eder. Postmodern dünyanın çeşitli halle­ri oldukça tesadüfidir. Yani herhangi bir halin neden öyle olduğuna dair bir sebep yoktur; aktörler farklı davranacak olsa haller de farklı olabilir. Aktörler yaptıklarının dünyayı etkilediğinden haberdar olmalıdır.
  4. Aktörlerin varoluşsal durumu oldukça akıcıdır. Aktörlerin kimliği sürekli kendileri tarafından deneme yanılma yön­temiyle inşa edilir. Kimlik sürekli değişir fakat herhangi bir doğrultuda ilerlemez. Belli biranda, kimliğin kuruluşu var olan öğelerin yıkımı ve yeni öğelerin bir araya getiril­mesini içerir.
  5. Buradaki tek sabit öğe bedendir. Fakat onda bile aktörler bedenin yeşermesine sürekli dikkat eder. İnsanlar kendile­rini kontrol edip, iyileştirecek faaliyetlerde (koşma, diyet) bulunur. Bu faaliyetler dışsal bir örgüt tarafından zorlana­cak olsa karşı çıkarlar. Yani bu faaliyetler özgür insan aktör­lerinin ürünü olarak algılanır. Daha genel olarak aktörlerin baskı altında olmadığını, cezp edildiğini söyleyebiliriz.
  6. Önceden tasarlanmış bir hayat projesi olmadığı için, ak­törler hayatlarını çizecek bir dizi yönelim noktasına ihti­yaç duyar. Bunlar başka (gerçek veya hayali) aktörler tara­fından sunulur. Aktörler bunlara yaklaşmakta veya reddet­mekte özgürdür.
  7. Kaynaklara erişim aktörlerin kişisel varlıklarına, özellik­le de sahip oldukları bilgiye göre değişir. Daha fazla bilgi sahibi olanlar daha çok kalıp arasında seçim yapabilir. Postmodern toplumdaki sosyal eşitsizliğin en büyük se­beplerinden biri seçme özgürlüğündeki farklılıktır. Bilgi de kaynakların yeniden bölüştürülmesindeki en temel un­surlardan biridir. Bilgiye yapılan vurgu ve bilginin temel bir kaynak olması, uzmanların konumunu güçlendirir.

Sonuç Olarak

Bauman postmodern dönemin yaşama deneyi­mine yönelirken, en baştan itibaren yaşanan değişimi ve yeni top­lumsallığı anlamaya, yorumlamaya yani sosyolojik düşünmenin gerekliliğine dikkat çeker. Çünkü katı, soğuk ve duygusuz modern bir bilim (özelde pozitivist sosyal bilimler), insanların farklılıkla­rını anlamaya ve insanlara birlikte yaşama şansı vermeyecek bir yapıdadır.

Bauman hayatı boyunca sosyolojik gelişimini Varşovalı iki öğretmeninden öğrendiği gibi sürdürmeye çalıştığı­nı kendi ifadeleriyle: “Bana öğrettikleri tek, asil ve büyük amacı, insanı anlama ve insanlar arası süren diyalogu olanaklı kılıp ko­laylaştırmak olan sosyolojiyi beşeri bilimlerin altında bir disiplin olarak görmek olduğunu” söylerken her zaman pozitivist anlayışa mesafesini koruduğuna dikkat çeker. Ayrıca daha sonraki sayfa­larda üstünde duracağımız postmodern toplumun gündelik hayat deneyimleri, insan ilişkileri yani kısaca yeni toplumsal fenomen­leri anlamada, Bauman’ın sosyolojik okumalarını hâlâ aynı çizgide devam ettirdiğini göreceğiz. Son olarak, postmodern entelektüelin yorumcu olduğunu belirten Bauman’a istinaden, yorumcu entelek­tüelin, Bauman’ın sosyoloji anlayışına ve yeni sosyolog tipine uyar­lanabileceğim söyleyebiliriz.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları

Zygmunt Bauman, Hayatı, Eserleri

Zygmunt Bauman, Hayatı, Eserleri

Zygmunt Bauman

Zygmunt Bauman, bir asra dayanan yaşamı birkaç sayfaya sığdırmak imkânsız olsa da kısa bir biyografi ile tanıtmak gerekirse: Günümüzün yaşayan en üretken sosyolog/düşünürlerinden olan Zygmunt Bauman, 1925’te Polonya’nın Poznan şehrinde dünyaya gelmiştir.

Zygmunt Bauman Kimdir? Hayatı, Eserleri, Hayatı

Yahudi olan Bau­man, II. Dünya Savaşı nedeniyle 1939’da ailesiyle birlikte Sovyetler Birliği ne taşınmak zorunda kalmıştır. Eğitimine Rusya’da devam eden Bauman, Kızıl Ordu’nun bir parçası olan Halkın Ordusu ile Polonya’ya geri dönmüştür. Polonya ordusunda binbaşılığa kadar yükselmesine rağmen Yahudi düşmanlığı nedeniyle görevinden alınmıştır. Orduyla bağlarının kesilmesi Bauman’ın sosyal bilim­lere dönüşünü sağlamıştır. Doktorasını Varşova Üniversitesi’nde yapan ve aynı Üniversitede 1954 yılından itibaren Sosyoloji dersleri veren Bauman, bir süre bu üniversitede Sosyoloji bölüm başkanlığı da yapmıştır.

Bu süreçte, sansür kurulu tarafından iki kitabının yayımlan­ması engellendiği gibi yurt dışından gelen davetlerde pasaport iste­ği geri çevrilen Bauman, Yahudilere yönelik baskının olduğu 1968 yılında Polonya Komünist Partisi’nden ayrılmıştır. Aynı zamanda politik nedenlerden dolayı kendisi gibi Yahudi olan beş arkadaşıyla birlikte sosyolojik unvanları da alınarak Varşova Üniversitesi’nden atılmıştır. Devamında ailesiyle birlikte Polonya vatandaşlığından çıkarılan Bauman, sınır dışı edilmiştir. Bu süreçte İsrail’e taşınan Bauman, burada Tel Aviv ve Hayfa üniversitelerinde ders vermiştir. 1971 yılından itibaren gelen davet üzerine Leeds Üniversitesi’nde çalışan Bauman, 1990’da emekli olmuştur.

Bauman, 1948 yılında, yazdığı anı kitabıyla Modernite ve Holocaust adlı eserine ilham veren, kendisi gibi Yahudi olan Janina’yla evlenir. Uzun (ve hâlâ devam eden) entelektüel hayatında Bau­man, yaptığı çalışmaları için bazı ödüller almıştır. Bu ödüller: 1989 yılında Amalfı ödülü; 1998’de Adorno Ödülü; 2010’da Asturias Prensliği ödülü’dür (Alain Touraine ile birlikte). Ayrıca emekli ol­duğu Leeds Üniversitesi Sosyoloji ve Sosyal Politika Okulu bünye­sinde 2010 yılında Bauman Enstitüsü adında bir araştırma merkezi kurulmuştur.

Zygmunt Bauman Kimdir?

Zygmunt Bauman Kimdir? Hayatı, Eserleri

Zygmunt Bauman’nın Eserleri

Uzun entelektüel ömrüne, ellinin üzerinde kitap ve birçok ma­kale sığdıran Bauman, hâlâ yoğun bir şekilde üretmeye devam eden bir düşünürdür. Aşağıda Bauman’ın kitap olarak basılmış ve özel­likle Türkçeye çevrilmiş olan çalışmalarının yanında ön plana çık­mış bazı eserleri verilmiştir. Bauman’ın kitapları dışında bulunan makaleler, söyleşiler ve televizyon programları-videolar gibi listeyi epeyce kabartacak çalışmaları da vardır.

Eserlerinden Öne Çıkanlar:
  • Akışkan Aşk -İnsan İlişkilerinin Kırılganlığına Dair-, çev. Işık Ergüden, Versus Kitap, İstanbul, 2009
  • Akışkan Gözetim (David Lyon ile Birlikte), çev. Elçin Gen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2013
  • Akışkan Korku (Liquid Fear)
  • Akışkan Modern Dünyada Kültür (Culture in a Liquid Mo­dern World)
  • Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup, çev. Pelin Siral, Ha- bitus Yayıncılık, İstanbul, 2011
  • Akışkan Modernlik (Liquid Modernity)
  • Akışkan Yaşam (Liquid Life)
  • Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?, çev. Hakan Keser, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2014
  • Bireyselleşmiş Toplum, çev. Yavuz Alogan, Ayrıntı Yayınla­rı, İstanbul, 2005
  • Bu Bir Günlük Değildir, çev. Didem Kızan, jaguar Kitap, İstanbul, 2014
  • Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar, çev. Ümit Öktem, Sarmal Yayı nevi, İstanbul, 1999
  • Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Kurtuluş Üzeri­ne Bir Deneme (Towards a Critical Sociology: An Essay on Commonsense and Emancipation)
  • Etiğin Tüketiciler Dünyasında Bir Şansı Var Mı?, çev.Çoban-İ.Katırcı, De Ki Yayınları, Ankara, 2010
  • Kuşatma Altında Toplum (Society Under Siege)
  • Küreselleşme-Toplumsal Sonuçları, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2b. 2006
  • Modernite ve Holocaust, çev. Süha Sertabiboğlu, Versus Kitap, İstanbul, 2007
  • Modernite, Kapitalizm, Sosyalizm-Küresel Çağda Sosyal Eşitsizlik, çev. F. Doruk Ergun, Say Yayınları, İstanbul, 2013
  • Modernlik ve Müphemlik, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Ya­yınları, İstanbul, 2003
  • Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri, çev. Nurgül Demirdöven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000
  • Özgürlük, çev. Vasıf Erenus, Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1997
  • Parçalanmış Hayat-Postmodern Ahlak Denemeleri, çev. İs­mail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001
  • Postmodern Etik, çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, İstan­bul, 1998
  • Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000
  • Sınıf ile Seçkinler Arasında: Britanya İşçi Hareketinin Evri­mi (Between Class and Elite: The Evolution of the British Labour Movement)
  • Sınıfın Anıları: Sınıfın Öncesi ve Sonrası (Memories of Class: The Pre-History and After-Life of Class)
  • Siyaset Arayışı, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstan­bul, 2000
  • Sosyalizm: Etkin Ütopya (Socialism: The Active Utopia)
  • Sosyolojik Düşünmek, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayın­ları, İstanbul, 3.b 2002
  • Yasa Koyucular ile Yorumcular, çev. Kemal Atakay, Metis Yayınları, İstanbul, 2.b, 2003
  • Yaşama Sanatı, çev. Akın Sarı, Versus Kitap, İstanbul, 2011
  • Yaşamı Tüketme (Consuming Life)

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları