Sosyoloji ve Zygmunt Bauman
Felsefe evinden kaçan/ayrılan son bilimlerden olan sosyoloji, aydınlanma ve modernlikle dolaysız bağlantısı olan bir sosyal bilimdir. Sosyoloji ve Zygmunt Bauman; Genel anlamda modernliğin planlı, rasyonel toplum tahayyülüne, diğer bilimlerin yardımları gibi sosyoloji de bu tahayyüle dair motivasyonu kendi içinde taşımaktadır. Nitekim Bauman, Albo in Small’a ait olan “sosyolojinin modern toplumu daha iyi yapma şevkinden doğduğu” fikrine ek olarak, “sosyoloji modern toplumu daha iyi yapma şevkinden sadece ‘doğmamıştır’, aynı zamanda ömrünün çoğunu da bununla sürdürmüş” olduğu görüşünü ortaya koyar. Çünkü modernliğin uygulamalarında soyunduğu toplum mühendisliği, sosyolojiyle iç içedir.
Bauman, iktidarın planlarına hizmet eden bir ürün olarak modern “ampirik sosyolojinin], toplumun “total idaresini” amaçlayan modern devletin taleplerine cevap olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Özellikle bu nedenler etrafında bakıldığında sosyolojinin, çoğunlukla Batılı bir alan/bilim olarak düşünülmesi doğrudur. Her ne kadar Batı dünyası dışında da sosyolojiye kaynak olacak kişiler bulmak mümkünse değilse de sosyolojinin tarihine bakıldığında İbni Haldun gibi Doğulu bir şahsiyet karşımıza çıkar.
Batı Hegemonyası
Fakat günümüzdeki çerçevesine bakıldığında sosyolojide, tartışmasız Batı hegemonyası bulunmaktadır. Bunda hem sosyoloji tarihinde önemli olan Fransız, Alman ve İngiliz düşünürlerin olması hem de toplumsalı inceleyen sosyolojinin ortaya çıkışında etkili olan Aydınlanma, siyasal devrimler (1789’dan itibaren), endüstri devrimi, kapitalizm, kentleşme ve bilimsel gelişmeler gibi siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda yaşanan değişimlerin Batı toplumlarında görülmesinin etkisi vardır. Bu bağlamda Bauman’ın yukarıda aktarılan sözlerine ilaveten kısa ve net bir biçimde açıklandığında sosyoloji, “ilk olarak Batılı, modern, kapitalist toplumun deneyiminden ve bu deneyimin gündeme getirdiği sorunlardan ortaya çık’ an bir sosyal bilimdir denilebilir.
Sosyolojinin yeşerdiği toprak olan Fransa örneğine baktığımızda, hem Aydınlanma yanlılarının hem de Aydınlanma karşıtlarının sosyoloji üzerinde etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Irving Zeitlin’e göre “Sosyoloji ilk döneminde, Aydınlanmaya bir tepki olarak” gelişmiştir. Tepkiler daha sonraları Aydınlanmanın referansları olan; rasyonellik ve bilimsellik özellikleriyle buluşmuştur. Bununla birlikte sosyoloji kavramını ilk kullanan Fransız düşünür Comte’un düşünceleri, sosyolojinin gelişiminde etkili olmuştur.
Comte
Comte, insanlığın gelişimini teolojik, metafizik ve pozitif evreler olarak üç döneme ayırır. Comte’un kendisinin de içinde bulunduğu pozitif dönemin açıklayıcı ve merkezi kavramı, bilimdir. Doğa ya da fizik bilimlerinde ortaya çıkan gelişmeler, misal fiziksel dünya yasalarının keşifleri, Comte’un toplumsal dünyanın da yasaları olduğu (olması gerekir) fikrini düşünmesine yol açar. Bu anlamda toplumsal alanın bir nesne gibi ele alınabileceğini savunan Comte, pozitivizmin ve pozitivist sosyolojinin de kurucusudur.
Fransız sosyolojisinde ön plana çıkan, aynı zamanda modern sosyolojinin kurucu babalarından sayılan Durkheim’dir. Sosyolojinin bilimsel yöntemlerini belirleyen Durkheim, toplumsal işbölümü, mekanik ve organik dayanışma, anomi gibi önemli kavramları sosyolojiye kazandırır. Bunun yanında intihar olayları üzerine yaptığı sosyolojik araştırmayla da öncü olmuştur. Kısaca Durkheim’a göre, toplumsal olgular maddi ve maddi olmayan olgulardan oluşur. Bu nedenle sosyolojinin görevi de bu toplumsal olguları araştırmaktır. Yöntem ve ilkeleri belirlemesi açısından bakıldığında Durkheim, sosyolojiyi felsefeden net bir şekilde ayırarak, sosyolojinin bağımsız bir disiplin olmasını sağlamıştır.
Sosyolojinin ortaya ilk çıkışında her ne kadar Fransız etkisi göze çarpsa da sosyolojide çığır açan üç dev isim Marx, Weber ve Simmel Alman’dır. Burada hemen söylemek gerekir ki, Marx’ın ekonomi politik düşüncesi sonraki Alman sosyolojisi üzerinde derin bir etkiye sahiptir. O toplumu bir çatışma alanı olarak görür. Marx kapitalist toplumu, temelde üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvalar ve emeği dışında hiçbir şeyleri olmayan işçiler-proleter- biçiminde iki sınıflı bir toplum olarak görür. Bu temel belirleme, Marx’ın düşüncelerinin ekonomik indirgemecilikle suçlanmasına da kaynaklık eder. Ayrıca gelecekte devrimle gerçekleştirilecek olan ve sınıfsal çatışmayı ortadan kaldıracağını varsaydığı sınıfsız komünist toplumu işaret etmesi, Marx’ın diyalektik sosyolojisine destek verenleri artırdığı gibi ona karşı çıkanları da artırmıştır.
Marx’ın Devrimci Duruşu
Marx’ın devrimci duruşu, akademik sosyoloji tarafından ideolojik bulunduğundan, Marx’tan sonraki sosyolojinin doğrudan veya dolaylı olarak bir Marx eleştirisi olarak devam ettiğini söyleyebiliriz. Çünkü Marx fotoğrafını çektiği kapitalist toplumun sorunlarına, kabul edilsin ya da edilmesin bir çözüm önermiştir. Oysa sosyolojiye genel yaklaşım biçimi, sosyoloji biliminin herhangi bir çözüm üretmesi değil, sadece toplum analizi yapması görevidir. Nitekim Marx’ın ardıllarından Weber, modern toplumu ekonomik ilişkilerden ziyade bir rasyonelleşme süreci olarak ele alır. Hem Marx’ın hem de Weber’in kuramları yapısı gereği makro kuramlardır.
Oysa Alman sosyolojisinin diğer önemli düşünürü Simmel, birey ve ilişkileri bağlamında toplumdaki mikro yapıları ele alır. Simmel’e göre, iki kişilik bir gruba üçüncünün eklenmesiyle farklı sosyolojik gelişmeler ortaya çıkar. Bir bakıma gerçekte bu üçüncünün gelişiyle ortaya çıkan yeni statüler ve rollerle birlikte sosyolojik analiz veya sosyoloji mümkün görülür. Sonuçta, Marx’ın daha az sosyolojik görülen ekonomi politiğine karşı Weber ve Simmel’in çalışmaları hem tamamen sosyolojik görülmüş hem de sonraki sosyologlar tarafından birer sosyolojik çalışma olarak daha çok kabul görmüştür.
Fransız ve Alman sosyolojisi kadar olmasa da bir İngiliz sosyoloji geleneğinden de bahsetmek mümkündür. Marx’ı da etkilemiş olan Adam Smith’in kuramı dikkate değerdir. Onun kuramına göre, toplumsal alan ve birey davranışları üzerinde politik ekonomi etkilidir. Smith dışında ve belki sosyolog unvanına daha yakın olan Herbert Spencer, toplumu bir organizma olarak görür ve buna bağlı olarak evrimci kuramını geliştirir. Ona göre kısaca, bu organizma/ toplum giderek daha iyi bir aşamaya doğru evrilir. Burada kısaca verdiğimiz bilgiler sosyoloji tarihinin temelinde bulunur. 20. yüzyıldan itibaren sosyolojide giderek daha fazla yaklaşım gelişmiştir. Örneğin: Amerikan sosyolojisi, Feminist sosyoloji gibi.
Liberal Kapitalist Blok ve Sosyalist Blok
20. yüzyılın ikinci yarısı iki kutuplu (liberal kapitalist blok ve sosyalist blok) bir dünyadır. Bu dönem toplumsal, siyasal, ekonomik birçok şeyin, bu iki kutup arasında yaşanan soğuk savaşın etkisine girdiği bir süreçtir. 1960’lardan günümüze kadar geçen sürede ise dünyayı okuma biçimlerinde, yeni perspektiflerin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bauman da bu genişlemeden yararlanır. Nitekim entelektüel gelişiminin ilk yıllarında Marx, Camus, Gramsci ve Habermas gibi düşünürlerden etkilenen Bauman, bu süreçte topluma modern kuramlar -onun sosyolojik zemini ve toplumu ele alışı daha çok Marksist ya da sınıfsal temeldedir- perspektifinden bakmasına karşın, 1980’lerden itibaren Foucault, Adorno, Castoriadis ve Levinas gibi düşünürlere yönelip postmodern perspektife kayarak entelektüel dünyasını iyice genişletmiş olduğu söylenebilir.
Yaşama dünyası, sosyal bilimlerdeki farklı disiplinlerin çalışma alanı olduğu kadar sosyoloji de aynı insan dünyasına bakıp araştırma yapar. Bu disiplinlerin birbirinden ne yönden farklılaştığına bakan Bauman; örneğin tarih, ekonomi, siyaset bilimi vb farklı bilgi kümeleri/çerçevesi ile sosyolojinin bu insan dünyasından elde ettikleri üzerinden yola çıkarak sosyolojiye bir konum arar. Aslında insan dünyasının farklı bilimsel ayrımlar yapılabilecek bir alan olmadığını, bu tür ayrımlar yapılmasının öğrenilmiş olduğunu savunan Bauman’a göre, disiplinlerin sorduğu sorular onları farklılaştıran yönleridir.
Sosyolojiyi diğer disiplinlerden “farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır. Bu görüş, insan dünyasını karşılıklı bağımlılıkların bulunduğu bir alan olarak görür. Dolayısıyla Bauman’a göre sosyoloji “en başta insan dünyası hakkında bir düşünme biçimidir” VI Ofla göre bu düşünme biçimini sağlayan, sosyolojiyi diğer beşeri disiplinlerden farklı kılan temel soruları: “Ne yaparlarsa yapsınlar ya da yapabilir olurlarsa olsunlar, insanların başka insanlara bağımlı olmaları ne anlamda önemlidir; insanların her zaman ve kaçınılmaz olarak başka insanlarla ortaklık, iletişim, mübadele, rekabet, elbirliği halinde yaşamaları ne anlamda önemlidir?” sorularıdır.
Sorumluluk Duyan ve Yargılamayan Bir Yorumlama
Bu sorular, sosyologları toplumsal ilişkiler ağında gerçekleşen gündelik hayat deneyimlerine yöneltir. Buradan elde edilen ise modern ve katı bir bilimsellikten ziyade sorumluluk duyan ve yargılamayan bir yorumlamadır. Çünkü yaşama dünyasında doğruluğu ya da hakikati, modernliğin kesinlik’ anlayışına sıkıştırmak sorunludur. Yorumlar birçok farklı yorumla beraber gelişir, genişler ve böylece hakikatin tek değil çoğul olduğu kavranabilir. Bauman’a göre, bu anlamda bir sosyolog, “her şeyden önce, topluma birey içerisinde, genele de özel içerisinde bakar ve bireysel biyografilerin, genel tarih ile nasıl iç içe geçtiğine bakar.” Söz konusu olan toplum yaşamını ve insan ilişkilerini anlamaksa, önemli olan bu noktada, Bauman hermeneutikten yaralanmasıdır. Zira hermeneutik bizatihi, yaşama ya da kültür dünyasında sergilenen insan eylemelerini “tarihsel ve kültürel bağlamı içinde anlama” gereğini savunur.
Bauman sosyolojisi, modern bilimsel kavrayışın krize girdiği bir dönemde, yani postmodern dönemde hermeneutik bir içeriğe sahip olan “sosyolojik düşünmek” kavramı etrafında şekillenir. Bauman’ın ‘sosyolojik düşünmek’ yöntemi, tam postmodern sürece uygun olarak, ötekiye veya farklılığa açık bir şekilde “herhangi bir yorumun ayrıcalığına ve kusursuzluğuna duyulan güveni zayıflatır. Deneyimlerin, hayat biçimlerinin çoğulluğunu öne çıkardığını söyler. Bu bağlamda Bauman yorumlamanın sosyolojinin tam da “yapmak zorunda olduğu şey” olarak belirler.
Postmodern Toplumu Anlama
Postmodern teorinin karşı çıktığı modern bilim anlayışı ki bir üst anlatı modeli olarak değerlendirilir. Modern sosyolojinin de bu bilim anlayışından etkilendiği düşünülürse, postmodern zamanda sosyolojinin savunusu mümkün görünmez. Postmodernlik ve sosyoloji (modern bilim anlayışı çerçevesi bağlamında) arasında oluşan çelişkiye rağmen; Bauman’ın önemi, bu çelişkinin aşılabileceğine dair düşünceler öne sürmesidir. Gerçekten de “Bauman’ın sosyolojisini ilginç kılan şeylerden en önemlisi, hem postmodernin içinden konuşuyor olması hem de sosyolojiden vazgeçmemiş olmasıdır.” Bauman için sosyoloji, postmodern tüketim toplumunu anlamak adına önemli bir alandır.
Bilhassa, asıl şimdi küreselleşen bir dünyada ve kültürel karşılaşmaların arttığı bir ortamda sosyoloji elzemdir. Her şeyin iç içe geçtiği bu postmodern dünyada insanlar arasındaki anlayışı ve hoşgörüyü artırmak adına herkesi sosyolojik düşünmeye davet eden Bauman için sosyolojik düşünme, “hoşgörüyü besleyen anlayışı ve anlayışı mümkün kılan hoşgörüyü artırmaktan başka bir şey değildir.” Hoşgörü için gerekli inceliği verecek olan ‘sosyolojik düşünmeyi bir sanat olarak tanımlayan Bauman, bu “sosyolojik düşünme sanatının sağlayacağı temel hizmetin her birimizi ve hepimizi daha duyarlı” hale getirerek, böylece postmodern çağın ihtiyacı olan hoşgörünün de gelişebileceğini savunur.
Postmodernitenin Sosyolojisi Kuramı
Bauman, nihai olarak tamamen modern sosyoloji karşıtlığına yerleşen bir postmodern sosyolojiden ziyade, postmodernitenin sosyolojisinin gelişmesinden yanadır. Çünkü Bauman, postmodern sosyoloji tüm modern sosyolojik skalayı reddedebilecekken, modern toplumdan farklı bir deneyim olan postmodernitenin sosyolojisinin modern sosyolojinin bir devamı olduğunu belirtir, fakat postmodern toplumu modern toplumdan ayrı olarak görür. Kısaca Bauman, “postmodernitenin sosyolojisi kuramını” geliştirir. Bu kuramın temel unsurlarını Ritzer’in aktarmasına göre, Bauman şöyle sıralamaktadır:
- Postmodern dünya karmaşık ve tahmin edilemezdir.
- Postmodern dünya merkezi bir hedef örgütü olmadığı ve pek çok tek amaçlı aktör içerdiği için karmaşıktır. Bu aktörlerin hiçbiri diğerlerine kontrol edecek kadar büyük değildir, her biri de kontrole karşı direnç gösterir. Aktörler kısmen birbirlerine bağımlı olsa da bu bağımlılık sabitlenemez; aktörler büyük ölçüde özerktir. Yani kendi kurumsal amaçlarını takip etmekte özgürdürler.
- İçsel olarak düzenlenmiş olsalar bile, aktörler kaotik, belirsiz, müphem ve karşıt anlamların hüküm sürdüğü bir dünyada hareket eder. Postmodern dünyanın çeşitli halleri oldukça tesadüfidir. Yani herhangi bir halin neden öyle olduğuna dair bir sebep yoktur; aktörler farklı davranacak olsa haller de farklı olabilir. Aktörler yaptıklarının dünyayı etkilediğinden haberdar olmalıdır.
- Aktörlerin varoluşsal durumu oldukça akıcıdır. Aktörlerin kimliği sürekli kendileri tarafından deneme yanılma yöntemiyle inşa edilir. Kimlik sürekli değişir fakat herhangi bir doğrultuda ilerlemez. Belli biranda, kimliğin kuruluşu var olan öğelerin yıkımı ve yeni öğelerin bir araya getirilmesini içerir.
- Buradaki tek sabit öğe bedendir. Fakat onda bile aktörler bedenin yeşermesine sürekli dikkat eder. İnsanlar kendilerini kontrol edip, iyileştirecek faaliyetlerde (koşma, diyet) bulunur. Bu faaliyetler dışsal bir örgüt tarafından zorlanacak olsa karşı çıkarlar. Yani bu faaliyetler özgür insan aktörlerinin ürünü olarak algılanır. Daha genel olarak aktörlerin baskı altında olmadığını, cezp edildiğini söyleyebiliriz.
- Önceden tasarlanmış bir hayat projesi olmadığı için, aktörler hayatlarını çizecek bir dizi yönelim noktasına ihtiyaç duyar. Bunlar başka (gerçek veya hayali) aktörler tarafından sunulur. Aktörler bunlara yaklaşmakta veya reddetmekte özgürdür.
- Kaynaklara erişim aktörlerin kişisel varlıklarına, özellikle de sahip oldukları bilgiye göre değişir. Daha fazla bilgi sahibi olanlar daha çok kalıp arasında seçim yapabilir. Postmodern toplumdaki sosyal eşitsizliğin en büyük sebeplerinden biri seçme özgürlüğündeki farklılıktır. Bilgi de kaynakların yeniden bölüştürülmesindeki en temel unsurlardan biridir. Bilgiye yapılan vurgu ve bilginin temel bir kaynak olması, uzmanların konumunu güçlendirir.
Sonuç Olarak
Bauman postmodern dönemin yaşama deneyimine yönelirken, en baştan itibaren yaşanan değişimi ve yeni toplumsallığı anlamaya, yorumlamaya yani sosyolojik düşünmenin gerekliliğine dikkat çeker. Çünkü katı, soğuk ve duygusuz modern bir bilim (özelde pozitivist sosyal bilimler), insanların farklılıklarını anlamaya ve insanlara birlikte yaşama şansı vermeyecek bir yapıdadır.
Bauman hayatı boyunca sosyolojik gelişimini Varşovalı iki öğretmeninden öğrendiği gibi sürdürmeye çalıştığını kendi ifadeleriyle: “Bana öğrettikleri tek, asil ve büyük amacı, insanı anlama ve insanlar arası süren diyalogu olanaklı kılıp kolaylaştırmak olan sosyolojiyi beşeri bilimlerin altında bir disiplin olarak görmek olduğunu” söylerken her zaman pozitivist anlayışa mesafesini koruduğuna dikkat çeker. Ayrıca daha sonraki sayfalarda üstünde duracağımız postmodern toplumun gündelik hayat deneyimleri, insan ilişkileri yani kısaca yeni toplumsal fenomenleri anlamada, Bauman’ın sosyolojik okumalarını hâlâ aynı çizgide devam ettirdiğini göreceğiz. Son olarak, postmodern entelektüelin yorumcu olduğunu belirten Bauman’a istinaden, yorumcu entelektüelin, Bauman’ın sosyoloji anlayışına ve yeni sosyolog tipine uyarlanabileceğim söyleyebiliriz.
Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları
