Vincent van Gogh (1853 – 1890)
Kırmızı ve yeşille korkunç in san tutkularını anlatmaya çalıştım. / Vincent VAN GOGH
Vincent Van Gogh 30 Mart 1853 tarihinde Hollanda’da Groot-Zundert adındaki bir köyde dünyaya geldi. Çocukluğu zor bir yaşamın koşulları içinde geçti. On altı yaşına geldiği zaman bütün Van Gogh ailesi toplandı: Vincent’i artık bir işe yerleştirmek gerekiyordu. Amcasının adı da Vincent’ti. Eskiden La Haye’in en büyük satıcılarından biri olan Vincent amca şimdi Paris’te, New York’ta, Londra’da, Berlin’de resim galerileri bulunan Goupil ticaret evinin temsilcisiydi. Bu aile toplantısında Vincent amca yeğenini Goupil’in La Haye’deki şubesine yerleştirmek istediğini açıkladı. Vincent kabul etti. İyi bir satıcıydı. Boş zamanlarını da okuyarak ya da müzeleri gezerek değerlendiriyordu.
Vincent 1 Ocak 1873 tarihinde Goupil’in Londra şubesine gönderildi. Kardeşi The da aynı ticaret evinin çeşitli şubelerin de satıcı olarak çalışmaktaydı. İki kardeş mektuplaşmaya başladılar. Vincent Londra’da okumayı, gezmeyi birden bırakmıştı. Bir genç kızı düşünüyordu hep. Ursula’ya aşık olmuştu. Kaldığı evin sahibi Bayan Loyer’in kızıydı Ursula. Genç kız da Vincent’in aşkına karşılık veriyor gibiydi. Mutluluktan uçuyordu Vincent Ve bir akşam kızarıp bozararak Ursula ’yı annesinden istedi. Kızın annesi şaşırdı, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ama Ursula da ha çok şaşırmışa benziyordu.
“Ben nişanlıyım Bay Vincent Van Gogh!” dedi Ursula. “Hem da annemin sizden önceki kiracısıyla. Gelecek yıl evleneceğiz.’’
Şaşkına dönen Vincent genç kızın nişanını bozması için yalvardı. Ama Ursula onu kapı dışarı etti. Genç adam merdiveni inerken genç kızın kahkahaları kulaklarını çınlatıyordu hala…
Van Gogh’un Aşk Acısı
Vincent Van Gogh derin bir yara almış gibiydi. İşinden ayrılarak Hollanda’ya döndü. Aradan aylar geçti. Bu arada yoksulluk içinde yaşayan insanların yaşamlarını izlemiş ve babası gibi rahip olmaya karar vermiştir. Ama bu alanda da ölçüyü kaçırdı. Çocuklara vaazlar veriyor, hastalara bakıyor, gece gündüz demeden yoksul insanların sefaletlerini paylaşıyordu. Zaten geçici olarak rahipliğe başlamıştı. Kilise büyükleri Vincent’in aşırılığını iyi karşılamadılar. En sonundan genç adam rahipliği de bırakmak zorunda kaldı.
Bu arada Vincent resim yapmaya başlamıştı. Köy yaşantısıyla, köylülerin yaşamıyla ilgili desenler yapıyordu. 1880 yılı Vincent Van Gogh için önemli bir yıldır. O yıl Brüksel’e giden Vincent Belçikalı ressamla çalıştı. Roelofs’un da Van Rappard’ın ressamlık yönleri değersizdi ama ikisi de çok iyi öğretmendiler Vincent Van Gogh bu iki ressamla anatomi, perspektif çalıştı. Bir yandan da müzeleri gezdi.
İkinci Reddediliş
Hollanda’ya döndüğü zaman kuzinlerinden biriyle tanıştı. Kuzini Kee duldu. Dört çocuk annesiydi Vincent bu kadına deli gibi aşık oldu. Tıpkı Ursula’ya aşık olduğu gibi Vincent onunla da evlenmek istedi. Ama Kee buna kesin bir hayırla karşılık verdi. Vincent bir daha Kee’yi görmedi.
Vincent Van Gogh fırçalarına, renklerine döndü. 1882 -1886 yılları arasında Vincent kendini coşkun bir çalışmaya verdi. Çok resim yaptı. Bir yandan da Dickens’i, Hugo’yu, Carlyle’ı ve Zola ’yı ve Balzac’ı okuyordu. Ama ne yazık ki otuz iki yaşında bir sokak kadınıyla karı-koca gibi yaşamaya başlamıştı. Christine’di adı kadının. Ama Vincent ona “Sien’’ diyordu. Sürdüğü yaşam yüzünden bitmiş tükenmiş bir yaratıktı Christine. Vincent’i sevmesine karşın Sien şununla bununla yatmaktan geri kalmıyordu. En sonunda kardeşi Theo’yu dinleyen Vincent iki yıl beraber yaşadıktan sonra Sien’den ayrıldı.
1885 yılının Kasım ayında Anvers’e yerleşen Vincent Van Gogh bir atölye kiralayarak Akademi’ye girdi ve Şubat ayına kadar orada çalıştı. Sonra birden bire Paris’e gitmeye karar verdi.
Van gogh’un Paris Günleri
Vincent Paris’te mutluydu. Sihirli bir dünyaya girmiş gibiydi. Gerçekten de renklerin ve biçimlerin sihirli dünyasına girmişti. Ama tabloları satılmıyordu. Daha kötüsü öteki ressamlar onu adam yerine bile koymuyorlardı.
Ressamlar arasında candan bir yakınlık gösteren bir tek kişi vardı. Toulouse Lautrec. Ama o da sıkılmaya başlamıştı Vincent’in konuşmalarından, davranışlarından. Kurnaz bir adamdı Lautrec. Vincent’i başından savmak için güzel bir yol bulmuştu. Fransa’nın Midi bölgesi “olağanüstü” bir yerdi. Orada güneş vardı. Aydınlık vardı. Orada resim yapmak güneşin ışınlarını içmek, bütün benliğine karıştırmak gibi bir şeydi. Lautrec işte böyle kandırdı Vincent Van Gogh’u. Zaten kış bastırmıştı. Zavallı Vincent üşüyordu Paris’te. Üstelik bunca övülen Midi güneşinin parlaklığını, keskinliğini muhakkak görmek istiyordu.
Midi bölgesine doğru inen Vincent, Cezanne’ın memleketi Aix’le Marsilya arasındaki Arles’da bir süre oturmaya karar verdi. Lamartine alanındaki “Sarı Evi” kiraladı. İçerisini süsledi ve döşedi. Çünkü önemli bir konuk bekliyordu Vincent: Ressam Gauguin’di bu… Kasım ayında gelen Gauguin kendini beğenmiş bir adamdı. Resim ve sanat üzerinde kesin düşünceleri vardı ve karşısındakinin de bunları benimsemesini isterdi. Vincent’le Gauguin tam anlamıyla karşıt insanlardı. Çok geçmeden kavga etmeye başladılar.
Vincent van Gogh’un Kulağını Kesmesi
Vincent Van Gogh sık sık buhranlar geçiriyordu. O da Gauguin de çok içiyorlardı. Ve iki ressam arasındaki anlaşmazlık Noel’den bir gün önce en yüksek noktasına ulaştı. İki arkadaş gene kavga etmişlerdi. Bunun üzerine Gauguin evden çıkmıştı. Van Gogh da onun peşinden koşmuştu. Elinde bir ustura vardı Vincent’in. Gauguin yolda yürüyordu. Vincent da elinde usturayla peşindeydi. Birden Gauguin dönerek gözlerini Vincent’e dikti. Şaşıran Vincent geri döndü. Doğru odasına çıktı. Elindeki usturayla sol kulağını kesti. Sonra da doğru her zaman gittiği Bout d’Arles sokağındaki geneleve koştu. Kesik kulağı sermayelerden Rachel’e uzattı.
“Sana benden bir hatıra olsun!” diye bağırdı.
Kulaktan kanlar akıyordu. Dehşet içinde kalan zavallı Rachel bağırmaya başladı. Açık yarasından kanlar durmadan akmasına karşın hiç bir şey olmamış gibi evine dönüp yatan ressamı ertesi sabah yakalayıp hastaneye götürdüler.
Kulağını kesen ressam diye tanıdığımız Van Gogh’un kulağını kesme öyküsü böyle . Bundan sonra Vincent’i krizler sık sık yoklamaya başladı ki kriz arasında ressam çok bilinçliydi. Durumun iyice farkındaydı. Zaten birçok kimseler tarafından “deli” diye damgalanan Vincent’in bu “hastalığına’ eğilen psikiyatrlar ressamın ne çeşit bir deliliğe yakalandığı konusunda hiçbir zaman bir görüş birliğine varamamışlardır.
Vincent’in beş parası yoktu. Yaptığı tabloların hiç biri satılmıyordu. Bütün geçimini kardeşli Théo sağlıyordu. Théo da 1889 yılında evlenmişti. Sık sık buhranlar geçiren Vincent buna da çok üzülmüştü. Zaten çok gariptir: Vincent’in en büyük krizleri Théo ile ilgili olaylara rastlar. Théo nişanlanır Vincent kriz geçirir. Théo evlenir Vincent kriz geçirir. Théo’nun karısı Johan’a gebedir Vincent kriz geçirir. 1890 yılının Ocak ayında Johan’a ile Théo’nun bir erkek evlatları gelir dünyaya Vincent gene kriz geçirir.
Van Gogh’un Hayattayken Satılan Tek Tablosu
Gene Ocak ayında Van Gogh umut etmediği bir mutluluğu tadar. Eleştirmeci Albert Areier Mercure de France dergisinde ressamı öven bir yazı yayınlar. İki ay sonra da “Kırmızı Bağ” adlı tablosu Brüksel’de dört yüz franga satılır. Yaşadığı sürece ressamın satılan tek tablosu budur.
Kırmızı Bağ, Red Vine
Kuzeye Dönmeyi Kafasına Koymuştu
O yıl Vincent Van Gogh artık “kuzeye” dönmeyi kafasına koymuştu. Ama Théo onu bırakmak istemiyordu. Pissarro Théo’ya Auvera sur? Oise’da bir kliniği bulunan Doktor Gachet’den söz eder. Doktor Gachet ressamların dostudur. Vincent üç gün Théo’nun evinde kalır. Yaşantısının belki de en mutlu günlerini geçirir. Sonra Auvers’e gider. Büyük bir coşkuyla çalışır. Doktor Gachet çok iyi, çok anlayışlı bir insandır. Ama ne olursa 6 Temmuz günü olur. O gün Vincent Théo ile karısını görmeye gitmiştir. Acaba Johan’a “neden kardeşine para veriyorsun mu” demiştir? Yoksa Vincent onlara yük olduğu kanısına mı varmıştır?
O akşam Auvers’e dönen Van Gogh Théo’ya bir mektup yazar.
Ama Théo’nun yerine karısı Johan’a karşılık verir buna. Karı koca çok yakında Hollanda’ya gideceklerdir. Vincent kendini lanetlen miş bir insan gibi görmektedir. Ne başkalarına bir faydası vardır ne de kendisine. Üstelik başkalarının mutluluğunu da söndürmektedir.
Temmuz güneşi buğdayların üzerinde yansımaktadır pırıl pırıl. Ayın yirmi dokuzudur. Tek başına tarlalara çıkmıştır Vincent. Kargaların uçuştuğu buğday tarlasıdır bu tarla. İşte bu tarlada göğsüne bir kurşun sıkar.
Théo ile Vincent sanki tek bir kişi gibiydiler. Vincent canına kıyarak öldükten sonra Théo ancak beş ay yirmi üç gün yaşayabildi. Vincent’in sağlığında akıllı uslu, dengeli, ölçülü bir insan olan Théo kardeşinin ölümünden sonra birçok delilik krizi geçirdi. Ve sonunda bir yüzüne felç gelerek bir iki saat içinde son soluğunu verdi. İki kardeşin mezarları Auvers’de küçük bir mezarlıkta yan yanadır.
Vincent Van Gogh’un Sanata Bakış Açısı
“Rengin kendisi doğrudan doğruya bir şeyler anlatır”, sonsuz yapamaz insan, faydalanmak gerek bundan; güzel olan, gerçekten güzel olan gerçektir aynı zamanda.
Ne demektir resim yapmak? Nasıl ulaşır insan buna? “Duyulan” ile “yapılabilen” arasında görünmeyen bir demir duvar var gibidir. Bu duvarın arasından bir geçit açmak eylemidir resim yapmak. Peki, ama bu duvardan nasıl geçmeli? Çünkü bütün gücüyle vurmak işe yaramaz. Bence yavaş yavaş, sabırla delip açmak gerekir duvarı. Oyalanmadan bu zor işin içinden insan böyle çıkabilir ancak. Ama bunu bir yana bırakırsak insan düşünceyle de çözümleyebilir bunu.
Van Gogh eserlerindeki Sanatsal Derinlik
İlkelere göre düzenleyebilir yaşantısını bir insan. Başka şeylerde olduğu gibi sanatla ilgili konularda da bu böyledir. Büyüklük rastlantı değildir üstelik istenerek elde edilmesi gereken bir şeydir. Bir insanın başlangıçtaki eylemleri kendisini ilkelere götürürse ya da il keler eylemleri yöneltirse bence karara varılması güç bir sorun çıkar ortaya. O zaman da tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan gibi bir sorunla karşılaşmış oluruz. Ve bunun üzerinde durmaya değmez doğrusu. Ama ben insanın gücünü harcama istek ve yeteneğini ve düşüncesini geliştirmeye çalışmasını olumlu ve çok önemli bir şey gibi görüyorum.
Japon sanatı incelenince bilge, filozof ve zeki bir insanla karşılaşılır. Su götürmez bir gerçektir bu. Pe ki ne yapar bu adam? Neyle vakit geçirir? Dünya ile ay arasındaki aranın ölçümünü mü inceler? Hayır. Bismarck’ın siyasasını mı inceler? Hayır. Bir ot parçasını inceler.
Ama bu ot parçası bütün bitkilerin resmini yapmaya götürür onu. Sonra evlere, manzaraların büyük görünüşlerine, hayvanlara, en sonunda da insana götürür. Böyle geçer yaşantısı ve yaşantı tümünü yapmak için çok kısadır.
Altı temel rengi (kırmızı, sarı, oran, leylak, mavi, yeşil) dengelemek için kafa patlattıktan sonra içkici ve kaçık diye adı çıkan yetkin ressam Monticelli’yi düşünürüm sık sık.
Bu çalışma ve hesapta insanın kafası alabildiğine gergindir. Sahnede güç bir role çıkan bir oyuncu gibidir. Yarım saat içinde bin çeşit şey düşünmesi gerekli bir durumdur bu.
Yeni sanata, geleceğin sanatçılarına inanıyorsak sezgimiz bizi aldatmıyor Corot Baba ölümünden birkaç gün önce: “Bu gece düşümde pembe gök manzaralar gördüm” gibi bir söz etmişti. Pembe gökler, üstelik sarı ve yeşil gökler impressionniste manzaraya gelmedi mi yani?
Elgar Sanatçıyla İlgili Görüşleri
Cézanne ve Gauguin le beraber Vincent Van Gogh resmin yollarını yeniden ortaya koydu ve böylece Yirminci Yüzyıl sanatını hazırladı. Tabloyu görüntüleri benzetmek ya da kültürlü bir toplumun zevklerini pohpohlamak amacıyla kullanmadı. Kendi zekasına ve duygululuğuna özgü bir dünya yaratmak için bu çabayı harcadı. Cézanne yeni bir uzay, Gauguin de yeni bir kompozisyon kavramım uygulamaya çalışırlarken Vincent Van Gogh en yüksek yoğunluğuna ve anlatımına ulaştırarak rengi özgürlüğüne kavuşturdu. Tablolarında renk deseni güçlendirir, biçimi belirtir, ahengi ortaya çıkarır, orantıları ve derinliği belirler.
Van Gogh’un tüm eserleri
İnternetten tablo satış siteleri, tablo satmak istiyorum, tablo satın alan yerler, internet tablo satış siteleri, all works, all paintings, tüm eserleri, bütün resimleri, çalışmaları