Sihirli Kutu: Televizyon Nedir?

Postmodern bir hazcının robot resmini çizmek kolaydır: maksimum üç dakika dikkat süresi olan, prototip merkezsiz özne. O halde sihirli kutu: Televizyon nedir? Parçalanmış şizofrenik bir anlar dünyasında yaşayan bu özne, uzaktan kumandasını zıplayarak ve zaman, mekân ya da türle bağlantılı olmayan kanallar ve programlar arasında atlayarak, kullanımına hazır aşırı sayıda kanalda gezinir. Bu özne, anlatıyla, tutarlılıkla ya da rasyonel anlayışla ilgilenmez; daha çok, yalnızca sıkıntıyla ve çılgınca birbirine bağladığı bölük pörçük televizyon kanallarından büyük ölçüde keyfi bir brikolaj kurar.

Modern toplum, matbaayla birlikte yazı kültürünün öne çıktığı bir toplumdur. Enformasyon, modern öncesinin toplum kültüründe konuşmaya, sözlü kültür içinde akarken, modern toplumda konuşmanın kâğıda dökülmesiyle yazının iktidarı başlar. İletişim araçlarından gazetenin basılması, modern toplumda medyanın başlangıcı olmuştur. Kısıtlı iletişim ve seyahat imkânları, yazılı basının ilk dönemlerinde haberlerin yerelle sınırlı kalmasına neden olmuştur. Ama telgraf ve telefonun icadı enformasyon alanını kısıtlı çevreden kurtaran ilk gelişmeler olmuştur. Artık “bütün ülke bir mahalledir.”  Başka yerlerden gelen haberlerin değeri daha yüksektir. Telgraf ve telefon ile birlikte mekân algısında değişme başlamıştır. Bu araçlar, mekân üzerinde hızlı dolaşımın enformatik ilişkinin sağlanmasına olanak tanıyarak, mekânı aşındırdığını (aştığını) ileri sürebiliriz. Bu gelişmeler, modern toplum kültürüne eklenmekte sorun çıkarmamıştır.

Görüntü Çağı

Fotoğraf ve sonra sinema ile etkin olmaya başlayan görüntü çağı diyebileceğimiz zamanda, insan bu etkinliklerin içinde tamamen pasif bir konuma henüz düşmemiştir. Çünkü sinemaya gitme düşüncesi bile insana bir eylem alanı bırakmaktadır. Asıl nokta, görüntünün bir kutu içinde gelip evlere yerleşmesidir. Farklılık yaratan ya da postmodern bir gelişme olarak televizyon, iletişimde (konuşmada) sözcüklerin yerine görüntüyü, görsel imajları, üstün kılan bir özelliktedir ve insan bu ilişkide diğer araçlara oranla daha edilgen bir konumdadır. Sözün veya yazının hükmü kalmamıştır, görüntü karşısında. Gerçeklik bu anlamda, televizyonda olan olarak yeniden kurulmuştur diyebiliriz. Zira; dünya gösteri dünyasıdır (show business) artık ve gerçeklik bu gösteride sergilenen bir şeydir.

kitle-silahi-televizyon

İlk başlarda etkili olmayan televizyonun, 1970’lerden itibaren hem bir eğlence aracı hem de tüketim biçimlerini belirleyen bir unsur olarak postmodernitenin sahnesi olmaya başlamıştır. Bireyi edilgen bir iletişim ya da ilişkinin (ilişkisizlik) içine sokan televizyon, toplumun ekonomik tabakasının en alt kesimindeki evde başköşeyi kaptığından beri postmodern kültürün temeli olan tüketici ve amorf (ya da daha çok biçimlenebilir) insanını büyüten bir ebeveyn rolü üstlenmiştir. Dahası küreselleşmenin de ilk örneği bu ekranda başlar diyebiliriz. Nitekim “dünyayı eve getiren” televizyonda küresel bir nokta bulunurken, aynı zamanda da postmodern evsizliği (mekânsızlığı) de yaratmıştır: Dünya evimizdeyse evimiz nerede?  Her yerde ve hiçbir yerdedir. Açıkçası gerçeğin imaja dönüştüğü yerdir televizyon.

Evimize Düşen Görüntüler

Ekrandan evimize düşen görüntüler ile yediklerimiz, giydiklerimiz, dilimiz, ilişkilerimiz değişmiştir artık. Tüketim alışkanlıklarımızı belirleyen reklamlar veya imgelemimize yerleşen cama vuran karakterlerdir. Kimi yakın bulursak onun gibi yaşamaya, tüketmeye başladığımızda gerçek kimlik, yerini imajlara bırakır. Televizyon bu anlamda modaları üreten ve bunların yerleşmesini sağlayan bir araç olarak, insanlara nasıl bir kiloda veya boyda olunacağını bile dayatarak, kişileri büyüsüne alabilmektedir. Örneğin; politik liderlerin televizyondaki görünümleri ve eğlenceli (dikkat çeken olması bakımından) olmaları, seçimlerde onların puanlarını artıran bir unsurdur. Aynı bağlamda gerçeğin yitirildiği ve kurgunun egemen olduğu postmodern kültüre bir örnek vermek gerekirse:

Gerçek ile imaj dünyası arasındaki sınırın belirsizleşme sine örnek olarak 1989 yılı yazında Nijmegen şehrinde yaşanan bir olayı aktarmak ilginç olacaktır. Burada, cafe’nin terasında içeceklerini yudumlayan büyük bir grubun gözleri önünde bir adam öldürülür. Katil, olaydan hiç etkilenmemiş olacak ki, işi bitirdikten sonra cafe’ye yönelir ve bir cola ısmarlar. Tam bu sırada, bunun gerçek olmaktan ziyade senaryo gereği bir oyun sahnesi olduğunu zanneden grup katili alkışlamaya başlar…

Dünyanın televizyon ya da sinema için bir sahne olması ve gerçekliğin ancak ekranda görülebilecek bir şey olduğu düşüncesinin yerleşmesiyle, insanın sokakta gerçekleşen, bilfiil yaşanan olaylara gözlerinin kapanmasına ve duyarlılığın kaybolmasına yol açmıştır. Duygularımız ancak ekrandan uyarılırsa harekete geçiyor, televizyonda senaryoya göre, ayrılan âşık bir çift (fonda hüzünlü bir müzik eşliğinde) izleyicilerin gözlerinde biber gazı etkisi yaparken; sokakta bir insanın ölümü aynı insana ancak iğrenç gelebiliyor ya da görmezden gelinebileceği, umursanmaz bir olay olarak görülebiliyor. Özellikle erken yaşlarda televizyonla fazla zaman geçiren çocukların, örneğin “günde ortalama iki ilâ dört saat televizyon izliyorsa ilkokulu bitirdiğinde toplam sekiz binden fazla cinayete tanık olmuş” olacağından, cinayeti kanıksayarak normal bir davranışmış gibi algılamaya başlayacağı söylenebilir.    Öte yandan televizyon kanallarının çoğalması ve yirmi dört saat yayında olması, onu sürekli açık bırakılması/tutulması gereken elzem bir konuma getirmiştir. Neredeyse insanlar, özellikle çocuk ve gençler, televizyonun üstündeki kapatma düğmesinden habersizlerdir. Çok yakında kumandadaki kapatma düğmesinin fonksiyonunu yitirecek olmasından, yeni nesil ürünlerde olmayacağını bile düşünebiliriz. Kısaca insan televizyon karşısında bu kadar edilgenleş(tiril)miştir.“

Sonuç

Sonuçta; televizyonun tüm evlere girmesi ile beraber hayata dair her şey ekranla buluştuğunda anlam(sızlık)a kavuşur bir mahiyete bürünmüştür. Ekranın görünen yüzleri seyircilere değişen rol modeller ve bunların alışkanlıklarını sunarken, gerçeklik bu anlamda objektifin karşısında yakalanan bir durumdur. Herhangi bir konu, eğer televizyonda bahsi geçiyorsa ve bunu sunan kişi aşina olunan veya etiketi olan biriyse gerçeklik ya da doğruluk daha kolay üretilebiliyor. Televizyondan izleyicilere sunulan yemekler, daha lezzetli; mekânlar, daha güzel; insanlar, daha cezbedici olabiliyor.

Modernite, Postmodernite ve Bauman, Mehmet E. Şimşek, Belge Yayınları