Jean Paul Sartre Varoluşçuluk
Sisifos Söyleri, Sartre Varoluşçuluk
“Takip eden sayfalar, çağımızda hüküm süren saçma duygusunu ele alıyor.” Albert Camus’un Sisifos Söyleri kitabının bu başlangıç cümlesi, Varoluşçuluğun içinden çıktığı havayı aktarmaktadır. Jean Paul Sartre Varoluşçuluk, Herbert Marcuse inceleyerek geniş bir açıdan bu konuyu ele alacağız. Camus varoluşçu okuldan değildir, ancak düşüncesinin içine işlemiş olan temel deneyim, aynı zamanda, Varoluşçuluğun kökenlerinde bulunur. Çağ totaliter terör çağıdır: Nazi rejimi gücünün zirvesindedir; Fransa Alman orduları tarafından işgal edilmiştir. Batı uygarlığının değerleri ve standartları, faşist sistemin gerçekliği tarafından eşgüdümlü hâle getirilmiş ve geçersiz kılınmışlardır. Jean Paul Sartre Varoluşçuluk…
Düşünce, bir kez daha, tüm vaatler ve düşüncelerle çelişen, hem rasyonalizmi hem de dini, hem idealizmi hem de materyalizmi reddeden bir gerçeklik tarafından kendi üzerine geri çevrilir. Düşünce, bir kez daha, kendini kartezyen durum içerisinde bulur ve yaşamasını hâlâ olanaklı kılabilecek kesin ve apaçık bir hakikat arar. Soru herhangi bir soyut düşünceye değil, bireyin somut varoluşuna yöneliktir: Burada ve şimdi, bu dünyada, onun varoluşu için temel sağlayacak kesin ve apaçık deneyim nedir?
Aynen Descartes gibi, bu felsefe de temelini cogitonun öz-ke-sinliğinde, ego bilincinde bulur. Ancak, Descartes için cogitonun öz-kesinliği anlamlı yasalar ve mekanizmalar tarafından yönetilen rasyonel bir evren ortaya koyarken, cogito, şimdi, içinde karşı konulamaz ölüm olgusunun ve Zamanın geri çevrilemez ilerleyişinin tüm anlamı yadsıdığı “saçma” bir dünyaya atılmıştır. Kendi gücünün farkında olan kartezyen özne hesaplamayı, fethetmeyi ve egemenlik altına almayı ödüllendiren bir dünya ile karşı karşıyadır; şimdiyse, öznenin kendisi saçma hâle gelmiştir ve dünyası da amaç ve umuttan yoksundur. Kartezyen res cogitansm karşısına onun bilgi ve eylemlerine karşılık veren bir res extensa konulmuştu; şimdiyse, özne hayal kırıldığı ve başarısızlığın demir çemberinin içerisinde var olmaktadır. Kartezyen dünya, kendi rasyonelliği sayesinde bir arada tutulmasına karşın, aldatmayan bir Tanrı’yı hoş gördü; şimdiyse, dünya tam da özünde Tanrısızdır ve herhangi bir aşkın figüre hiç yer bırakmaz. Sartre Varoluşçuluk.
Düşüncenin Saçma Temelinde Yeniden Kurulması İrrasyonalizme Yol Açmaz
Düşüncenin saçma temelinde yeniden-kurulması irrasyonalizme yol açmaz. Bu felsefe alda karşı bir isyan değildir; o inkâr etmeyi ya da credo quia absürdümü öğretmez. Evrensel yıkım ve hayal kırıklığı içerisinde tek bir şey kendini devam ettirir: Tüm kısa yolları ve kaçışları reddeden zihnin acımasız açıklığı ve berraklığı, yaşamın “cazibesiz” ve korumasız bir şekilde yaşanmak zorunda olduğunun sürekli farkındalığı. İnsan bu meydan okumayı kabul eder ve umudun, anlamın, ilerlemenin ve yarının olmadığı bir dünyada özgürlüğü ve mutluluğu arar.
Yaşam “bilinç ve isyan”dan başka bir şey değildir ve isyan bu dünyanın tek hakikatidir. Camus’nün Sisifos Söyleni Nietzsche’nin felsefesinin havasını anımsatır: “Uyumsuz [absürd] insan yakıcı ve donmuş, saydam ve sınırlı bir evren tasarlar; öyle İd, bu evrende hiçbir şey muhtemel değil ama her şey verilidir, ve ötesinde yok oluş ve hiçlik vardır.” Düşünce gecenin içinde ilerler, ama bu gece “umutsuzluğun berrak kalan gecesi, kutup gecesi, belki de her nesneyi aldın ışığında tasarlayan beyaz ve bütünleyici açıklığının doğacağı arife gecesi olsun.”
‘Saçma Dünya’nın deneyimi, bu düşünce kipini tüm faşist ideolojiden ayıran yeni ve aşırı bir rasyonelliğe neden olur. Ancak bu yeni rasyonalizm sistemleştirmeye karşı koyar. Düşünce, “saçma duygusu” ile bu duygunun kavranması arasında, sanat ile felsefe arasında askıya alınır. Burada yollar ayrılır. Camus Varoluşçu felsefeyi reddeder. Bunlardan İkincisi, zorunlu olarak, açıklanamaz olanı “açıklamak”, saçmalığı rasyonelleştirmek ve onun gerçekliğini yanlışlamak durumundadır. Ona göre, tek yeterli ifade biçimi saçma yaşamı yaşamak ve rasyoneli eştirmeyi reddeden, “anlamsız olanı imgelerle örten” sanatsal yaratımdır. Öte yandan, Sartre bu yeni deneyimi somut insan varoluşuna ait bir felsefeye dönüştürme girişiminde bulunur: “Saçma bir dünyada var olmanın yapısını ve “cazibesiz bir yaşam”ın etiğini incelikle işlemeye çalışır. Sartre Varoluşçuluk.
Sartre’ın Varoluşçuluğunun Gelişimi
Sartre’ın Varoluşçuluğunun gelişimi savaş, Kurtuluş ve yeniden inşa dönemini kapsar. Faşizmin ne zaferi ne de çöküşü varoluşçu kavrayışta önemli bir değişik meydana getirir. Siyasal sistemlerin değişiminde, savaşta ve barışta, totaliter terörden önce ve sonra -“insan gerçekliğinin yapısı aynı kalır. Plus ça change, plus c’est la meme chose Faşizmin yenilgisinden sonra dünyanın yıkılmaması ama öncelde biçimlerine geri dönmesi, dünyanın özgürlük alanına sıçramaması ama gururla esiri yönetimi yeniden kurması olgusuna dayanan tarihsel saçmalık- bu saçmalık varoluşçu kavrayışta yaşar. Ancak, varoluşçu kavrayışta metafizik bir olgu olarak yaşar, tarihsel bir olgu olarak değil. Dünyanın saçmalığının, insanın yetersizlik ve hayal kırıklığının deneyimi bu ontolojik durumun deneyimi olarak görünür.
Böylelikle, bu deneyim insanın tarihsel durumunu aşar. Sartre, Varoluşçuluğu, “varoluşun özü öncelediğini ve onu sürekli olarak yarattığını” söyleyen bir öğreti olarak tanımlar. Ancak, kendi felsefesinde, insanın varoluşunun kendisi, insan kendi özünü yaratırken, insanın sürekli özdeş kalan yapısı tarafından belirlenir ve insan varoluşunun çeşitli somut biçimleri sadece bu yapının örnekleri olma işine yararlar. Sartre’in varoluşçu çözümlemesi, ampirik somutluğu oluşturan tarihsel faktörlerden soyutlama yapması bakımından, tam anlamıyla felsefî bir çözümlemedir. Bunlardan İkincisi sadece Sartre’ın metafiziksel ve meta-tarihsel kavrayışını örnekler.
Varoluşçuluk, felsefî bir öğreti olduğu ölçüde, idealist bir öğreti olarak kalır: İnsan varoluşunun belirli tarihsel koşullarını ontolojik ve metafizik niteliklere büründürür. Böylelikle, Varoluşçuluk tam da saldırdığı ideolojiye dönüşür ve radikalliği yanıltıcıdır. Sartre’nin Varlık ve Hiçlik’i (L’Etre et le Neant), Varoluşçuluğun felsefî temeli, insan özgürlüğü üzerine ontolojik-fenomenolojik bir denemedir ve Alman işgali sırasında yayımlanmıştır (1943). İnsanın özsel özgürlüğü, Sartre’nin anladığı şekliyle, insanın totaliter köleleştirilmesi öncesinde, sırasında ve sonrasında aynı kalır; çünkü özgürlük insanın mutlak yapısıdır ve en olumsuz koşullar- tarafından bile yok edilemez: İnsan, celladın ellerindeyken bile özgürdür. Bu, Luther’in teselli edici Hıristiyan özgürlüğü mesajı değil midir?
Sartre’ın Kitabı Yoğun Bir Şekilde Alman İdealizmini Kullanır
Sartre’ın kitabı yoğun bir şekilde Alman idealizmini kullanır; Luther’in Protestanlığı da transendental istikrarını bu idealizmde bulmuştur. Başlangıçta, Sartre Varoluşçuluk özgür özne kavramı Descartes’ın coç/fosunun bir yeniden yorumlanmasıydı; ama bu kavramın gelişimi Fransız rasyonalizmini değil, Alman rasyonalizmini takip eder; dahası, Sartre’ın kitabının büyük bir bölümü, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi ile Heidegger’in Varlık ve Zaman’ın yeniden bir ifade edilişidir. Fransız Varoluşçuluğu, yirmilerin Almanya’sında yaygın olan ve Nazi sisteminde heba olmuş birçok entelektüel eğilimi yeniden canlandırmıştır.
Ne var ki, bu yönleri Varoluşçuluğu burjuva kültürünün en içteki eğilimlerine bağlıyormuş gibi görünürken, diğer yönleri ise başka bir doğrultuyu işaret ediyor gibi görünüyor. Sartre’ın kendisi, insan özgürlüğünün özünde “içsel” bir özgürlük üzerinden yorumlanmasına karşı çıkmış -kendi çözümlemesinin fazlasıyla ima ettiği bir yorum-ve kendi felsefesinin proletarya devrimi teorisiyle bağım açık bir şekilde kurmuştur.
Böylelikle Varoluşçuluk, birbiriyle açıkça çelişen iki yön sunar: Birincisi ebedî ideolojinin modern bir formülasyonu, gerçekte köleleştirmeye rağmen insan özgürlüğünün transendental istikrarı; diğeri ise, bu ideolojinin tamamının reddi anlamına gelen devrimci teori. Bu iki çelişik yön, varoluşçu düşüncenin içsel devinimini gösterir ki bu düşünce kendi nesnesine, somut insan varoluşuna, sadece “özgür özne” üzerinden çözümlemeyi bıraktığı ve onu gerçekte dönüştüğü şey yani, şeylermiş bir dünyada bir “şey” üzerinden betimlediği zaman ulaşır. Yolun sonunda, başlangıçtaki durum tersine döner: İnsan özgürlüğünün gerçekleşmesi res cogitansta, “Kendi-için-varlık”ta değil, res extensada, şey olarak bedende görünür. Burada Varoluşçuluk, felsefî ideolojinin devrimci teoriye dönüşebileceği noktaya ulaşır. Sartre Varoluşçuluk, aynı noktada, bu devinimi durdurur ve onu ideolojik ontolojiye geri döndürür. Sartre: Varoluşçuluk.
Bu gizli devinimin açıklanması, Varlık ve Hiçlik’in bazı temel kavramlarının eleştirel bir yeniden ifade edilişini gerektirir.
Varlık ve Hiçlik iki tür varlık ayrımıyla başlar -Kendi-için-varlık (Pour-soi, cogito, bilinç) ve Kendinde-varlık (En-soi). Bunlardan İkincisi (kabaca şeylerin dünyasıyla, nesnellikle özdeştir) kendi kendisiyle ilişkisi olmamasıyla, mutlak olumsallık kipi içinde, açık ve basit bir şekilde, tüm oluşun, değişimin ve zamansallığın (ki sadece
Pour-soi ile birlikte ortaya çıkar) ötesinde neyse o olmasıyla nitelendirilir; tersine, insan ile özdeş olan Kendi-için-varlık, kendi varoluşunu sürekli olarak “yaratan” özgür öznedir; Sartre’ın kitabının tamamı bunun çözümlenmesine adanmıştır. Çözümleme bu iki tür varlık arasındaki “ilişki’ye yönelik sorudan kaynaklanır. Heidegger’i takip ederek, öznellik ve nesnellik, sadece aralarındaki ilişkinin kurulması gereken iki ayrı kendilik olarak değil de, özsel bir “birliktelik” olarak anlaşılır ve soru bu birlikteliğin tam ve somut yapısını hedefler. “Somut, bilincin olduğu kadar fenomenin de uğraklarını oluşturduğu, sentetik bütünlükten başka bir şey olamaz. Somut -yani dünya içinde insan …” Sartre: Varoluşçuluk.
Demek İd, soru insanın tam ve somut yapısını dünya-için- de-varlık olarak (la realite humaine) hedeflemektedir.
Bu yapıyı açıklayabilmek için, çözümleme kendini belirli tipik “insan davranışlarına” yönlendirir. Bunlardan ilki sorgulama tutumudur, belirli bir sorgulama, her an kendisi ve kendi durumu üzerine düşünme tutumu. Sorgulama üçlü bir (olası) olumsuzlamayı beraberinde getirir: Bilmeme, daimi bir olumsuz cevap olasılığı, olumlu cevapta açığa çıkan sınırlama: “Böyledir ve başka türlü değildir.” Böylelikle, sorgulayıcı tutum insanın dört bir tarafının olumsuzlukla sarılı olduğu ve olumsuzluğun insanın içine işlediği olgusunu öne çıkarır: “Varlık hakkındaki sorularımızı belirleyen, varlık-olmayanın, bizim dışımızdaki ve içimizdeki, daimi olabilirliğidir”. Bununla birlikte, sorgulayıcı tutumun işaret ettiği olumsuzluk, sadece olumsuzluğun insanın varoluşunun tamamını ve tüm tutumlarını sarıp sarmaladığını ve onlara nüfuz ettiğini örneklemeye hizmet eder. “‘Değil’ demenin olanaklı olması için gerekli koşul, varlık-olmayanın, bizim dışımızda ve içimizde, sürekli mevcut olmasıdır, hiçliğin varlığa musallat olmasıdır”.
İnsanın kendini ve dünyayı deneyimlediği, kavradığı ve üzerinde eylemde bulunduğu bütün bir olumsuzlamalar dizisi içinde kendini ortaya koyan olumsuzluk insandan kaynaklanır ve sürekli olarak ona eşlik eder. Bu olumsuzlamaların bütünlüğü tam da öznenin varlığını oluşturur: İnsan, “kendini sürekli bir şekilde var olandan ayırıyor” olarak var olur kendini ve nesnelerini kendinin ve nesnelerinin olasılıklarına doğru aşar, kendi tam gerçekliğini istediği için, daima kendi durumunun “ötesinde’dir. Aynı şekilde, insan basitçe bir şey (en soi) gibi var olmaz, ama kendisini ve kendi dünyasının var olmasını sağlar, her an ve her durumda kendisini ve kendi dünyasını “yaratır.”
İnsan Gerçekliğinin Nitelendirmesi
İnsan gerçekliğinin bu nitelendirmesi (ki bu, cop i tan un ya da öz-bilincin idealist kavrayışından, özellikle de Tinin Fenomenolojisinin bu kavrayışı geliştirdiği biçim içinde yeniden ifade edilmesinden pek de fazlası değildir), Sartre’ın Varoluşçuluğunun temel terimlerini -felsefesinin daha sonraki gelişimini yönlendiren terimleri- sağlar. Her şeyden önce, insanın özgürlük ile özdeşleştirilmesi var. İnsanın kendisini ve kendi dünyasını onun aracılığıyla kurduğu olumsuzlamalar dizisi, aynı zamanda, insanın gerçek özgürlüğünü de kurar:
“[Özgürlük] dünyanın çekiciliklerinin olumsuzlanmasından doğar, kendi kendimi bir bilinç olarak algılayabilmek için bağladığım dünyayla olan bağımı kopardığım anda özgürlük ortaya çıkar” . Böyle anlaşılan insan özgürlüğü, ne insanın diğer nitelikleri arasında bir nitelik ne de insanın tarihsel durumuna göre sahip olduğu ya da yoksun olduğu bir şeydir, ama insanın kendisidir ve aslında “bizim özgürlük dediğimiz şey, demek İd, ‘insan gerçekliği’nin varlığından [being] ayırt edilemezdir. İnsan sonrasında özgür olmak için önce var olmaz, insanın varlığı ile Özgür-varlığı (free-being) [being-free]” arasında fark yoktur”. Sartre: Varoluşçuluk
İkinci olarak, insanın özgürlük ile özdeşleştirilmesinden insanın kendi varlığı için tam ve koşulsuz sorumluluğu sonucu çıkar. Sartre, kendi özgürlük ve sorumluluk-düşüncesini somutlaştırmak için, Heidegger’in insanın önceden verili bir “durum’un içine fırlatılmışlığa [Geworfenheit) yaptığı vurguya ayak uydurur. İnsan, kendini ve kendi dünyasını, gerçekten dışsalmış gibi görünen bir durum (ailesinin, sınıfının, ulusunun, ırkının vb. durumu) içerisinde bulur.
Köşeli parantez içerisindeki [being-free] ifadesi alıntının yapıldığı sayfada geçmiyor. Marcuse, bunu, Sartre’da insanın özgürlüğü ile varlığı arasında bir öncelik-sonralık ilişkisi olmadığını vurgulamak için eklemiş olabilir.
Aynı şekilde, çevresinin nesneleri de onun değildir: Meta olarak üretilmişlerdir; onların biçimleri ve kullanımları önceden verili ve standartlaştırılmıştır. Yine de, insanın durumunun bu özsel olumsallığı, tam da onun özgürlük ve sorumluluğunun varlığının koşuludur. İnsanın bu olumsal durumu, onunla meşgul olduğu, onu kabul ya da reddettiği sürece, “onun” olur. Ne cennetteki nede dünyadaki hiçbir güç onu özgürlüğünden vazgeçmeye zorlayabilir: O, sadece o, ne olacağına karar verip ne olacağını seçecektir.
İnsan kendi yaratımından başka bir şey değildir.
Üçüncü olarak, insan, doğası gereği (yani, bir Kendi-için-varlık olarak, kendi olanaklarının sürekli gerçekleşmesidir), kendi yaratımından başka bir şey değildir. İnsanın Varlık’ı onun etkinlikleriyle (eylem), ya da, daha doğrusu, onun (Özgür) eylemleriyle özdeştir. L’homme est ce qu’ilfait, ve tersi, var olan her şey bir “insan girişimedir.
İnsan kendi yaşamıyla meşgul olur, onun biçimini tasarlar ve bu biçimin dışında hiçbir şey yoktur… İnsan bir girişimler (taahhütler) zincirinden başka bir şey değildir, bu girişimleri oluşturan ilişkilerin toplamı, düzenlenmesi ve bütünüdür.
İnsan varoluşu her ânında gerçeğe dönüştürülüyor olan, özgürce tasarlanmış, insanın kendisi taralından özgürce uygulanan bir “proje”dir ya da insanın varoluşu kendi temel projesinden başka bir şey değildir. Bu dinamik, insanın gerçek durumunun onun olasılıklarıyla asla örtüşmeyecek olması olgusuna dayanır, yani onun Varlık’ı temelde (manque) istek-duyan-varlıktır. Ne var ki, bu istek duyma, öyle isteğin doyurulmasıyla ortadan kalkacak şekilde, bir şeye yönelik istek duyma değildir; bu insanın temel olumsuzluğunun dışavurumudur: İnsan gerçekliği devamında bunu ya da şunu istemek için önce var olan bir şey değildir; bir istek duyma ve istediği şeyle yakın bir sentetik birliktelik olarak var olur… Var olmaya başlamasıyla, (insan) gerçekliği kendisinin eksik bir varlık olduğunun bilincindedir… İnsan gerçekliği asla başarılmamış bir örtüşmeye yönelik sürekli bir arayıştır.
Varoluşçu dinamik, dolayısıyla, amaçsız ve anlamsız bir dinamik değildir: İnsanın varoluşu olan “asıl proje” her zaman eksik olan kendisiyle örtüşmeyi, kendi tamlığını ve bütünlüğünü amaçlar. Başka bir deyişle, Kendi-için-varlık sürekli olarak Kendin- de-varlık olmaya, kendi varlığının dengeli ve kalıcı hâle gelmesine çabalar. Ancak, Kendi-için-varlık’ı Kendinde-varlık, ve tersi, yapacak olan bu proje, sonsuza kadar hayal kırıldığına mahkûm edilmiştir; ve bu ontolojik hayal kırıldığı, insanın Varlık’ın bütününü biçimlendirir ve bu bütünün tamamına yayılır:
İnsan gerçekliği kendi varlığında ıstırap çeker, çünkü varlığa kendisine sürekli olarak eşlik eden bir bütünlükle geçer İd, aslında Kendi-için-varlık’ı kaybetmeden Kendinde-varlık’a ulaşamayacak olduğundan, bu bütünlük olmaya da muktedir değildir. Dolayısıyla, o aslında mutsuz bilinçtir.
Sartre’in Ontolojik Çözümlemesi
Sartre’in ontolojik çözümlemesi, böylelikle, kendi merkezine ulaşır: İnsanın hayal kırıklığı, Scheitern, echec olarak belirlenmesi. Tüm temel insan ilişkilerine, “insan girişimleri’nin tamamına bu hayal kırıklığı eşlik eder. Ne var ki, hüsran, tam da kalıcı ve kaçınılmaz olduğu için (çünkü bu, insanın ontolojik niteliğidir), aynı zamanda insan özgürlüğünün gerçek dayanağı ve koşuludur. Bunlardan İkincisi, sadece insanla olumsal durumu içindeyken meşgul olduğu derecede neyse odur.
Sonrasında, bu olumsal durum, önceden verili bir durum olduğu için, insanı kendisinin Kendi-için-varlık’ının kurucusu olmaktan kesin bir şekilde alıkoyar. Böylelikle, ontolojik özdeşlikler çemberi kapanmış oluyor: Varlık ile Hiçlik’i, özgürlük ile hayal kırıldığı, kendisinden-sorumlu seçim ile olumsal belirlenimi birleştirir. Coincidentia oppositorum diyalektik bir süreç aracılığıyla değil, onların basitçe ontolojik nitelikler olarak belirlenmesiyle başarılmıştır. Böyle olunca da, bunlar zamansallık ötesi eşzamanlı ve yapısal olarak özdeştirler.
Kendi-için-varlık’ın çözümlemesi Öteki’nin varoluşunun, Ötekinin yorumlanması için çerçeveyi sunar. Bu geçiş belirleyici bir yöntemsel sorun ortaya çıkarır. Sartre, idealist öz-bilinç (cogito) kavramını, tüm Varlık’ın transendent kökeni ve “yaratıcısı” olarak, öylesine yakından izledi ki, sürekli olarak aşkın solipsizm tehlikesiyle yüz yüze kaldı. Bu zorluğun üstesinden kusursuz bir Husserl ve Heidegger (ve Hegel) eleştirisiyle gelir; eleştirisinde, bunların Öteki’nin Varlık’ını bağımsız bir ontolojik olgu olarak kurma çabalarının başarısızlığa uğradığım, bunların tümünde de Öteki’nin varoluşunun, az ya da çok, Egonun varoluşuna bulaşmış olduğunu gösterir.
Sartre’in kendisi, Öteki’nin varoluşunu ontolojik olarak türetmeye yönelik tüm çabalan reddeder: “Ötekinin varoluşu olumsal ve indirgenemez bir olgunun doğasına sahiptir. Öteki ile karşılaşılır; o (Ego tarafından) oluşturulmaz” (EN, s. 307). Bununla birlikte, diye devam eder Sartre, Ötekinin varoluşunu anlamak için tek hareket noktasını cogito sağlar; çünkü tüm olumsal olgu, tüm olgusal zorunluluk sadece cogito için ve cogito sayesinde böyledirler: “(Bir kere daha incelendiğinde) coçitonun beni kendisinin dışına, Ötekinin üzerine fırlatması gerekir… Kendi-için-varlık tan bize Öteki-için-varlık’ı vermesini talep etmemiz ‘ gerekir; mutlak içkinlik bizi mutlak aşkınlığın içine fırlatmalıdır”.
Copitonun Deneyimi
Ötekinin bağımsız varoluşunu kuran copitonun deneyimi, başka bir [insan] tarafından bakılmış-varlık’ın deneyimidir. Başka bir (insan) tarafından görülen-varlık ilişkisi, cogito için, ötekinin-varoluşunu oluşturur. “Benim Ötekini dünya içerisinde muhtemelen (bir) insan gibi algılamam, benim onun-tarafından-görülmüş-olma olasılığımla ilişkilidir… İlke olarak, Öteki bana bakan kişidir). Ötekinin bakışı, temel insanlar-arası ilişkilerin oluşturucusu haline gelir.
Sartre, bunu, anahtar deliğinden dikizleyen kıskanç âşık örneğiyle açıklar. Bu durumdayken, birden bire başka bir insan tarafından görüldüğünü hisseder. Bu bakışla birlikte birisi hâline gelir, başka biri (insan) onu en içteki varlığında bilir; öyle ki, o ötekinin gördüğü kişidir. Onun kendi olasılıkları ondan alınmıştır (saklanmayı planladığı yere saklanamaz, bilmeyi arzuladığı şeyi bilemez vs.); onun tüm dünyası bir çırpıda yeni ve farklı bir odağa, yapıya ve anlama sahip olur: [Bu dünya] ötekinin dünyası olarak ve bir Öteki-için-dünya olarak ortaya çıkar. Onun varlığı, tam anlamıyla, ötekinin “özgürlüğünde” varlık olarak ortaya çıkar. Bundan böyle, “ötekinin özgürlüğü içinde ve aracılığıyla yazıldığı hâliyle benim varlığım söz konusudur. Her şey sanki ondan derin bir boşlukla ayrıldığını bir varlık boyutuna sahipmişim gibi meydana gelir ve bu boşluk Ötekinin özgürlüğüdür”.
Ötekinin bakışı beni nesneye dönüştürür, benim varoluşumu “doğa”ya dönüştürür, benim olasılıklarımı yabancılaştırır, dünyamı “çalar.” “Tam da onun [Ötekinin] varoluşunun ortaya çıkışıyla, bir görünüşe, bir doğaya sahip olurum; Ötekinin varoluşu benim kökensel günahımdır”. Böylelikle, Ötekinin ortaya çıkışı Egonun dünyasını bir çatışma, rekabet, yabancılaşma, “şeyleşme” dünyasına dönüştürür. Öteki, yani “benim olasılıklarımın gizli ölümü”; Öteki, benim dünyamı gasp eden, beni bir “takdir ve değer biçme nesnesi yapan”, bana “değerim”! verendir. Böylece, görülmüş olmak, beni, kendi özgürlüğüm olmayan bir özgürlüğe karşı hiçbir savunması olmayan bir varlık olarak kurar. Bu anlamda, Ötekine göründüğümüz sürece, kendimizi “köleler” olarak düşünebiliriz. Ancak, bu kölelik, soyut bir bilincin yaşamının tarihsel ve aşılabilecek olan bir sonucu değildir.
Egonun, Dünya ile Olan “Aşkın İlişkisi”
Ötekinin, bu şekilde, Egonun uzlaştırılamaz düşmanı olarak kavranışı, Sartre’ın insanlararası ilişkiler yorumunun dayanağı olarak iş görür. Bunlar öncelikle bedensel ilişkilerdir (aynen, bakışa yüklenen kurucu rolün önceden gösterdiği gibi). Ne var ki, beden bu ilişkilere sadece fiziksel-biyolojik bir “şey” olarak değil, ama Egonun, dünya ile olan “aşkın ilişkisi” içinde, bireyselliğinin ve olumsallığının ortaya çıkışı olarak girer. Yabancılaşmanın ve şeyleşmenin kaynağı olarak Ötekinin kökensel deneyimi, insanlar-arası ilişkilerin ild temel tipini oluşturan iki temel tepkiyi gerektirir: (l) Ego tarafında, Ötekinin özgürlüğünü ve efendiliğini reddetmeye ve onu tamamıyla Egoya bağımlı hâle getirmeye çabalamak; ya da (2) onun [Ötekinin] özgürlüğünü benimsemek, bu özgürlüğü Egonun kendisinin özgürlüğünün dayanağı olarak kabul etmek ve böylece özgür Egoyu yeniden kazanmak. İlk tutum Sadizme, İkincisi ise Mazoşizme yol açar.
Egonun tüm varoluşsal “projeleri’ni damgalayan asıl hüsran, aynı zamanda bu çabaları da belirler: Ötekinin tamamen köleleştirilmesi onu bir şeye dönüştürür, onu (bağımsız) bir Öteki olarak yok eder ve böylelikle, tam da Egonun ulaşmayı arzuladığı amacı yok eder. Benzer bir şekilde, Egonun tamamen Ötekine benzemesi, Egoyu bir şeye dönüştürür, onu (özgür) bir Özne olarak yok eder; böylelikle, Egonun yeniden elde etmeye çalıştığı gerçek özgürlüğü de yok eder.
Sadist tutum içerisinde acısı çekilen hayal kırıklığı, mazoşist tavrın benimsenmesine yol açar ve tersi: “Bunların her ikisi de ötekinin ölümüne işaret eder, yani birinin başarısızlığı, diğerinin benimsenmesini motive eder. Bundan dolayı, benim Ötekiyle olan ilişkim diyalektik değil, ama döngüseldir; bununla birlikte, her bir girişim diğerinin başarısızlığı tarafından zenginleştirilir” yanlış yazılmış olma ihtimali var, s. 430 olabilir). İki temel insan ilişkisi kendilerini bir “çember içerisinde” üretir ve yok ederler.Ötekine yönelik geriye kalan tek olası tutum, doğrudan doğruya onun mutlak yok edilişini hedefleyen tutum, yani nefrettir. Ne ki, bu tutum da arzulanan amaca ulaşmayı başaramaz: Egonun özgürleşmesi; çünkü Ötekinin (ya da Ötekilerin) ölümünden sonra bile o [Öteki] (ya da onlar) “var[lar]dı” olarak kalacak ve Egonun vicdanına musallat olacaktır.
Sonuç
“İnsanların birbirlerine yönelik tüm kompleks tutumları, sadece bu iki tutumun (ve nefretin) çeşitlemeleri” ? oldukları için, hayal kırıklığı döngüsünden kurtuluş yoktur. Diğer taraftan, insan bu tutumlardan birini “takınmak” zorundadır, çünkü onun asıl gerçekliği bu “takınma”dan başka bir şeye dayanmaz. Böylece, her girişimin başarısızlığa uğramasından sonra, “Kendi-için-varlık için, döngüye yeniden girmekten ve bu iki temel tutumdan birinden diğerine sonsuza kadar savrulmaktan başka bir seçenek kalmaz”.
Burada, Sisifos ’un imgesi ve saçma görevi, en doğal hâliyle tam da insanın varoluşunun sembolü olarak görünür. Burada, yine, Sartre, bir dipnotta şunları eklemenin uygun olduğunu düşünür: “Bu düşünceler özgürleşme ve kurtuluş ahlakını dışlamaz”; ne var İd böylesi bir ahlak, “burada tartışamayacağımız bir kökten dönüşüm” gerektirir.
Varoluşçuluk, Fenomenoloji, Ontoloji; Belge Yayınları

