Paul Gauguin (1848-1903)
”Sanat doğadan çıkarılan bir soyuttur.” Paul Gauguin
Haziran 1848: Clovis Gauguin o gün çok mutluydu. Karısı bir erkek çocuk getirmişti dünyaya. Oysa o günlerde Paris hiç de huzurlu bir yer değildi. İhtilâl vardı Paris’te- Üstelik Clovis Gauguin aşırı bir cumhuriyetçiydi. Doğan çocuğun adını Paul koydular.
Louis Napolyon imparator olunca Gauguin ailesi Fransa’dan ayrılıp Peru’ya gitmek zorunda kaldı. Paul dört yaşındaydı. Küçük çocuk Lima’nın parlak güneşini, canlı renklerini hiç bir zaman unutmadı. Babası Lima’ya varmadan ölmüştü. Annesi ile Paul 1855 yılında Fransa’ya döndüler.
Paul Gauguin on yedi yaşında denizci olmağa karar verdi. Altı yıl Atlantik’ten Pasifiğe, Rio de Janeiro’dan Grönland’a gidip geldi. 1871 yılında Paris’e dönen Gauguin borsa tellalı Bertin’in yanma girdi. Çok iyi para kazanıyor, çok güzel giyiniyordu. Ama annesi yoktu yanında artık. Ölmüştü.
O sırada Gauguin Kopenhag’dan Paris’e gelen Mette Sophie Gad adında Danimarkalı bir genç kızla tanıştı. Kısa süre sonra evlendiler. Gauguin pazar günleri özellikle manzara resimleri
yapıyordu. Gauguin’le Mette’nin çocukları oldu. Yıllar geçti. Gauguin örnek bir aile babasıydı.
Bir yandan da Gaugııin durmadan resim yapıyordu. Bu arada sergilediği dört tablosu uzmanların dikkatini çekmişti. Degas da beğenmişti Gauguin’in resimlerini. Bir gün de Manet onun atölyesine geldi. Şaşıran Gaugııin: “Ben sadece amatörüm ’ dedi Manet’ye. Manet öfkelendi: “Amatörler kötü resimler yapan ressamlardır” diye karşılık verdi. Aslında Gauguin’in kendine güveni vardı. Manet Gauguin’e çok etkileyici bir şey daha söyledi: “Resim yapınca insan başka şey yapamaz” dedi. Ünlü Fransız romancısı da bir yazı yazarak Gauguin’in sanatını övmüştü.
Gauguin artık borsa tellâllığından bayağı soğumuştu. Yalnız resim yapmak istiyordu. Ve bir gün kararını karısına açıkladı: “Bundan böyle her gün resim yapacağım.”
Paul Gauguin için Serüven başlıyor
Gaugııin işinden ayrıldı. Biriktirdikleri paralar yavaş yavaş tükeniyordu. Mette ile Gauguin çocuklarını da alarak Kopenhag’a gitmek zorunda kaldılar. Mette’nin ailesinin evinde kalıyorlardı Ama Danimarkalıların gözünde Gauguin işsiz güçsüz bir adamdı. Resim yaparak günlerini geçiren, beş para kazanmayan bir adanı gereksiz bir adamdı onlar için. Gauguin de onlara düşman gibi bakıyordu. Kocasına güveni kalmayan Mette de çocuklarının geçimini sağlamak için Fransızca dersleri vermeğe başlamıştı.
Bu durum daha fazla süremezdi. Gauguin, Clovis adındaki en küçük çocuğunu da alarak Paris’e döndü. Korkunç bir soğuk vardı Paris’te, Clovis’i Paris’te bırakarak Bretagnc’a gitti Gauguin. Genç ressamlar Gloanec Ananın Pont-Avan’de otelinde toplanıyorlardı. Gauguin orada birçok manzara ve çocuk resmi yaptı, Ama sanatta henüz kişiliğini bulmamıştı.
Sonra Paris’e dönen Gauguin arkadaşı Laval’i de yanına alarak Martiniaue’e gittiler. Orada da birçok tablo yaptı. Artık sanatta yavaş yavaş amacına yaklaştığını hissediyordu. 1888 yılında Fransaya dönen Gauguin önce Pont-Aven’a gitti. Vincent Van Gogh o sırada Arles’da idi. Gauguin’i yanma çağırdı. Ama Van Gogh un iyice dengesi bozulmağa başlamıştı. Gauguin çok rahatsız oldu bundan. Gauguin bir ara Vincent’in portresini yaptı. Portre bitince zavallı Vincent: “Fivet bu resim benim resmim ama gözlerimi deli gözleri gibi yapmışsın”.
Paul Gauguin’in Paris’e Dönüşü
Gauguin 1889 yılında üçüncü defa Pont’Aven’a gitti. 1890 yılında Paris’e dönen ressam gene güneşli memleketleri düşünmeğe başladı Yeniden vahşi bir yaşantı içine girmek istiyordu. Kendi deyimiyle “benim için bir gençleşme olan bu barbarlığa” dönmek istiyordu Gauguin.
İstediği oldu en sonunda. 1891 yılının Haziran ayında Tahiti’nin başkenti Papeete’deydi. Oradan Mateieu köyüne gitti ve oraya yerleşti Buradaki manzaralar, renkler gözlerini kamaştırmıştı. Burası tam anlamıyla bir cennetti. Gauguin aradığını bulmuştu sonunda Yerliler iyi insanlardı. Tahitili kadınlar güzeldi. “Vahine” diyorlardı bu kadınlara Aşk. Sevgi, cinsel yaşantı bu memleketin ekmeği gibiydi, suyu gibiydi. Her erkeğin bir “vahine”si vardı. Gauguin de kendine bir “vahine’’ buldu. Tehura. On yedi yaşındaydı Tehura İri göğüslü, gür saçlı çok güzel bir kızdı Tehura. Tahitili genç kız Gauguin’in kulübesine geldi. Karısı olmuştu onun. Ressamı seviyordu. Bütün benliğiyle bağlıydı Gauguin’e. Ve ressam kendini adaların mutlu yaşantısına bıraktı. Coşku içinde resim yapıyor, paletindeki renkler her gün biraz daha parlaklaşıyordu. Ama parası tükenmişti. Tehura’dan da bir çocuğu olmuştu. İkisi de sefalet içindeydi.
İki yıl sonra Gauguin Tahiti’den ayrılmak zorunda kaldı. Paris’e döndü. Ama daha sonraları bazı tablolarını satarak topladığı paralarla yeniden Tahiti’ye gitti. Bunu duyan Degas: “Tahiti’ye gidecek ne var.. İnsan Paris’te de pekâlâ resim yapabilir diyordu. Ama Degas’da güneş tutkusu yoktu.
Tahiti’ye varan Gauguin Tehura’yı aradı ama bulamadı. Başka bir “vahine” aldı ve bu defa Pıınasiua’ya yerleşerek bir yerli gibi yaşamağa başladı. Resim yapmak bütün zamanını alıyordu. Ama sıkıntılar yeniden başlamıştı. Hep aynı sıkıntılardı bunlar. Parasızdı. Hastaydı. Üstelik çevresindeki beyazlar çok canını sıkıyordu. Bunların yerlilere yaptıkları baskılar çok öfkelendiriyordu Gauguin’i. Nefret ediyordu Gauguin beyazlardan. Yerlileri korumak işini üzerine almıştı. Durmadan kavga ediyordu beyazlarla Onları kötüleyen yazılar yazıyordu…
Gauguin Yorulmuştu
Ressam yorulmuştu. Tahiti yeterince ilkel gelmiyordu artık Gaııguin’e. Bunun üzerine Punaaiua’dan ayrıldı. Markiz Adalarındaki Hiva-Oa’ya gitti. Tablo satıcısı Ambroise Vollard ressama her ay 300 frank göndermeğe başlamıştı. Para sıkıntısı çekmiyordu artık Gauguin.
Para sıkıntısı çekmiyordu ama her zaman olduğu gibi eli açıktı. Patatesin kilosunun elli santime, tavuğun altmış santime satıldığını bir memlekette Gauguin zengin bir adam sayılırdı. Ve ressam tıpkı Paris’te olduğu gibi parasını har vurup harman savuruyordu. Bütün yerlilere içkiler, yemekler ısmarlıyordu. Kendi de çok içiyordu. Şarap, apsent, rom, viski, bira, ne bulursa içiyordu.
Gauguin’in sefaletten öldüğü söylenemez. Ressamı hastalık ve çektiği fiziksel acılar perişan etmişti. Sağ ayağında korkunç bir yara vardı. Alkol de yapacağım yapmıştı. Eskiden dev gibi görünen bu güçlü adam artık titriyor, çok zaman düşecek gibi oluyordu. Dayanılmaz bir hale gelen ağrılarını dindirmek için morfin kullanmak zorunda kalıyordu.
Ama öfkesinden, canlılığından bir şey yitirmemişti. Gauguin Hiva-Oa’da da durmadan yetkililere çatıyor, her gün onlarla uğraşıyordu. Gauguin bu konuda daha da ileri gitti. 1903 yılının başında sömürgeler müfettişine bir mektup yazarak Gmchenay adındaki Jandarmanın Amerikalı kaçakçılarla işbirliğini yaptığını ihbar etti. Ama Guichenay’nin şefi Ciaverie adamının suçunu örtbas etti İkisi birlik olup Gauguin’i mahkemeye verdiler. Hırsızlar işlerini biliyorlardı. Hırsızlıklarına engel olmağa kalkışan adamı muhakkak ezeceklerdi. Bunu da başardılar. Ve sonunda zavallı Gauguin üç ay hapisle bin frank para cezasına çarptırıldı.
Paul Gauguin’in Hastalık Dönemi
Bu haksızlık zaten hastalığın ve alkolün pençesi altında kıvranan ressamı yıktı denebilir. Haziran ayında arkadaşı Daniel de Monfreid’e yazdığı son mektubunda Gauguin. Bütün bu ilaçlar beni öldürüyor” der.
Gauguin 8 Mayıs 1903 tarihinde dünyaya gözlerini kapadı. Hiva-Oa’daki rahip Vernier ressamın kalb krizinden öldüğünü söyledi. Kimisi morfinden öldüğünü iddia etti. Kimisi de Guılleton adında bir jandarmanın verdiği zehirli bir sigara yüzünden öldüğünü belirtti.
Ama artık her şey boştu. Gauguin sonsuz uykuya dalmıştı.
Kulübenin içinde birçok tablolar arasında ötekilere hiç benzemeyen bir tablo vardı: Karlar Köyü Parlak renklerle çevrili manzaralarla tam bir karşıtlık içindeydi bu tablo. Ve bu tablo Gauguin’in son tablosuydu. Ressamın yurt özlemini bundan daha güzel hiç bir şey yansıtamazdı.
Paul Gauguin’in Sanat görüşü
“Bir tablonun yapımı nerede başlar nerede biter? İnsanın içindeki duygular kaynaşmaya başlar, bu duygular patlayınca ve bütün düşünce yanardağdan çıkan lâvlar gibi çıkıp taşıma birdenbire yaratılan yapıtın çok keskin bile olsa büyük insanüstü bir patlayışı değil midir bu? Usun bilinçli hesaplarının bu patlayıştan öncesiyle bir ilgisi yoktur, ama insanın içinde yapıtın re zaman başladığını kim bilebilir? Bu yapıt belki de bilinçsizliğin doğurduğu bir şeydir?’
(Daniel de Monreid’e yazdığı bir mektuptan)
“Beni düşündüren en önemli şey şudur: İyi bir yolda mıyım, çalışmalarımda gelişme var mı, sanat hataları yapıyor muyum? Çünkü maddeyle ilgili, tablo yapımıyla hazırlanmasıyla ilgili sorunlar gerçektir en son planda yer alır. Bunlar her zaman için düzeltilebilir değil mi?
“Oysa sanat. derinleştirilmesi çok ince ve çok korkunç bir şey (. . . .) ”
(Panielde Moufreiac yazdığı bir mektuptan)
“Sanatçı ya üstün bir kişidir ve boylere sanatını anlayacak sonra da eğer karşılaştırma faydalıysa edebiyat sanatlarıyla karşılaştırabilecek güçtedir; ya da yeteneksiz bir kişidir ki, o zaman da onunla uğraşmaya değmez. Bilmem hangi eleştirmen ona: ” Kuzeye gidin’’ der. Bir başkası: “Güney’e gidin’’ der. Aynı eleştirmen ’’Oturun Şuraya’’ da diyebilir. Hangi yola yönelmeli?”
Frank Elgar’ın Paul Gauguin hakkındaki Düşünceleri
” Gauguin neden Pröraryaya, Panamaya. Martini- ke gitti? Arkadaşı Dantel de Menfreid bunun nedenini bize açıklıyor: ‘ Çok eski alışkanlıklara bağlı sandığı bir memlekette aşırı uygar çevrelerimizden ayrı bir hava arıyordu” Özellikle Antiller ‘de Gauguin Cennet gibi bir dekor, tertemiz çizgiler, yığın etkileri, renklerin sert çelişmelerini buldu. Gauguin o zamana dek res mi etkileyen impressionnisme’le ilişkisini kesti (1887).
Fransaya döner dönmez Monet’nin ve Pissarro’nun bağlandığı natüralizm eğilimini sanatından da, yaşantısından da kaldırıp attı. “Bireşim’’i kendi sanat görüşüne uygun bir biçimde ortaya çıkardı ve öğretti. Belki de bu ad altında tanıtlanan estetik ilkeleri Emile Bernard’ın iddia gibi bu ressamdan esinlenerek benimsemiştir. Böyle de olsa yeni kuramı ilk defa açıklayan ve tam bir yetkiyle uygulayan Gauguin’dir.’’




